Ara

Üzgün kediler gazeli



1. Metin Altıok Şiir Ödülü'nü Haydar Ergülen'in Üzgün Kediler Gazeli kitabı aldı. Onu okuyunca Cemal Süreya'dan birkaç kadeh almış gibi oldum...
Şair, geçen sene bu zamanlar kitabı hakkında şunları yazmış:



'29 Ekim 1998'de, Cumhuriyet'in 75. Yılı şerefine, İdil elinde bir kutuyla çıkageldi: 75. Yıl armağanı küçücük bir kedicik! Ankara ve Tekir kırması üç aylık bir yavru. O yaptığı yolculuktan ve korkudan miyavlamıyor, bense onunkinden de beter bir korkuyla ağzımı bile açamıyordum. İlk gün, adı üç gün sonra Mısır olacak yavru arka odada, ben de salonda durduk. Kedi ve merak, bilirsiniz, ertesi gün Mısır yeni yuvasını keşfe çıkmıştı bile. Küçük adımlarıyla salonun kapısında belirdiğini gördüm, bir an durdu ve o güzelim sürmeli gözleriyle, 'Hak'tan sürmeli' gözleriyle bana öyle bir baktı ki, ancak âşıkken böyle güzel bakılır ya da böyle güzel bir bakışa ancak âşık olunur. Öyle de oldu. 'Hoşgeldin evine' dedim. Şimdi İdil ve ben, Mısır'la Kiraz'ın, yani kızlarımızın evinde oturuyoruz!' Bu yazıyı geçen yıl yazmıştım, Mısır 8, İran kırması kızı Kiraz'sa 7 yaşındaydı.
***
Mısır 1 yaşındayken trenle bir Eskişehir yolculuğu yapmıştık. Bu hikâye de o yolculuğun anısınadır: "Meselleri, hikâyeleri çoktu babaannemin. Çok kardeştik, o meselleri dinleye dinleye büyüyemedik bir türlü. Hep çocuk kalmak istedik. Büyüdükten sonra yeniden dinledim onları babaannemden. Belki de beni en çok etkileyeni en son meseli oldu, daha önce hiç anlatmadığı bir mesel. Babaannem, Mısır'ı görünce gülmüş, sonra da yalnız kaldığımız bir vakit, 'Dur sana bir mesel vereyim' deyip, kediyi niye sevmek gerektiğine dair etkileyici bir mesel anlatmıştı: 'Muaviye'nin
adamları, Hazreti Ali'yi camiye girerken sırtından hançerlemişler. Ali dönmüş, kendisini hançerleyen yezide bakmış, 'Sen sonsuza kadar fare ol!' demiş, elindeki mendili de yere bırakmış, 'Sen de kedi ol, bunun peşini sonsuza kadar bırakma!' demiş. Nazlı Babaannem 'İşte böyle yavrum' demişti, 'Kedi, Ali'nin mendilidir, bizim kedi sevgimiz Ali'den gelir.' Pek hoşuma gitmişti bu mesel de, 'Bizimkiler oyuncak fareyle bile oynamıyorlar babaannecim' deyince pek gülmüştü 'Kürt kızı'.
Kiraz doğduğunda Mısır'ın yarasını çocukluk mendilimle sarmıştık.
'Gencölen' dayıma kız istemeye götürmüşlerdi beni de, en küçük 'görücü' olarak. Mendilim o gün kendini bir 'büyük adam' gibi hisseden o çocuktan kaldı bana."
***
Geçen yıl sokakta baktığım kedilerden Kılçık, kışın kaybolup da bir daha gelmeyince 'Kayıp Rüya' diye bir yazı yazmıştım. Şair arkadaşım Fergun Özelli de dokunaklı bir şiirle taziyede bulunmuştu bana: "Kediler, aşklar, kelimeler/ürperen ve ürperten notalarla/büyütürler şairi/.../-ya kayıp kediler !/evet, onlar da/gitmeden suretlerini bırakırlar/düşlere, şiir evin köşesine usulca". Mısır, Mayıs'ın son günü o 'sonsuz turne'ye çıkınca öyle dedim İdil'e: 'Biz de büyüdük artık, büyümek buysa! Acıları büyütüyor insanı, kaybettikleri de...' Hem yalnızca suretlerini bırakmıyorlar, ruhlarını bırakıyorlar bir de. Sanki yalnızca ruhtan ibaret gibiler, ama ruhun da canı acır. Acıtır. İsmet Özel'in "Kuş öldü/ küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce" dizeleri iki gündür değiştirdiğim haliyle dilimde geziniyor: "Kedi öldü/küçücük bir kuştu ölmeden önce." Kedinin içinde de bir kuş var çünkü, kedilerin yüreği kuşüzümü kadar. Bir kediyi elinize aldığınızda, yalnızca onun kuşuzümü yüreğini değil, ruhunu da hissedersiniz.
***
Yakınlarda bir şiir kitabım yayımlandı, adı da, en güzel şiiri de şair kardeşim Engin Turgut'a ait. Bir edebiyat dergisi ısrarla şiir istiyordu Engin aracılığıyla, hiç şiirim yoktu, ona 'Benim yerime bir şiir yazar mısın?' dedim, sağolsun, 'Üzgün Kediler Gazeli'ni yerime yazdı: "Hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey/Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin/.../ Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın/Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok/.../Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim/Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular." Beni de.
Mısır, iki uzun yolculuğa çıkmıştı, biri trenle Eskişehir'e, biri de uçakla İzmir'e. Şimdi üçüncü ve en uzun yolculuğuna çıktı. 'Üzgün Kediler Gazeli'ne bıraktı bizi, evimizi, kızı Kiraz'ı. O şimdi sürmeli gözleriyle en derin uykusunda, kuşüzümü ruhu ise evde, odalarda, aramızda.

26 haziran 2007, Radikal

Özlemedim Seni

Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni

Sıcaklığını bulmalıyım
dokunuşlarını, kenetlenişi
Terimizle sulanmalı yeryüzü
güneş terimizle ışıldamalı sabah olunca

Apansız fırtınalar çıkmalı
sarsılmalıyım

Özlemek
yanında olmak isteğidir
gülüşünü görmek biraz da
Hiç özlemedim seni

Saçlarına gül takmam
bir ırmak gibi akıtırım ovaya
soluğunla yanar
dudaklarımın bozkırı

Akkor halindeki ufuk
bakır bir tel gibi eriyip gider
kraterler ortasında kalırım

Toprak yarılır birden
su kirlenir

Ürpertir bu coğrafya
bu serüven
ikimizi bir anda
yaşadığımı duyarım

Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni

Ahmet Telli

Bir İkinci Yıl Yazısı: Avuşmalar







Yokluğunun ikinci dönümüne yarın uyanacağız;
aynı günaydınlardan, kahvaltılardan, hoşçakallardan, mezarlıkta buluşmalardan, mevlitlerden, dostlar sağolsunlardan oluşacak bir törendeyiz; birbirimizi avutacağız, avuşacağız seni hatırlama seanslarıyla… Hatırladıkça kimimiz bugününe şükredecek, yarınki işinde ne yapacağını arada bir kulağına çalınan dualar eşliğinde düşünecek, kimimiz neden burada olduğunu sorgulayacak, halı motifine bakıp bakıp sıkılarak gitmek isteyecek, merasim’i zorunlu mesai görme aymazlığına düşecek… Ayrı uğraşlardaki insanların aynı sıkılganlık sofrasından pay kapmak için birbirlerini itmesi; farklı dilleri konuşan ortak lehçeler… Kimimizse paylaşabileceği bir şeyler kaldığını senin sayende anımsayacak, ben de…

Geçen seneki yazıda demiştim ya, demir gibi bir sabahtı; hava kapalı, bilerek konuşmayı unutan, aynı evin içinde birbirinden köşe bucak kaçan iki adamın; dayımla benim suskunluklarımızın toplamı senin soğumaya henüz yüz tutan bedeninmiş, kuzenime artık hiç buralarda olmayacağının haberini verdiğinde anlamıştım…

Uzaklığının birimini iki sene geçmesine rağmen belirleyemiyorum, işime de gelmiyor açıkçası… İki bacağının önüne her diz çöküşümde saçımı kendiliğinden okşamaya başladığın zamanlardaki gibi pervasızca, yokluğunun hissettirdiklerini anlatmayı istiyorum, hepsi bu… Belki de en zor anlarımda beni uysallaştırdığın, o özenle giydiğin eteğinin üzerine başımı koyup gözümü kapadığım, feri çekilmiş ellerinle saçımı okşamanı beklediğim dakikaları özlemem bundandır…

Mesafeyi; yokluğunun terekesini ölçme korkumdan kaçmak için hatıralarımı aklımda daha da netleştiriyorum, bazı akşamlar seni hatırlama ayinlerim oluyor… Biliyorum, geçen senekine göre daha zor bir yazı, belki sıkılıp elinden düşüreceksin… Belki de uykun gelecek yine, horultunun rahatsız edici sertliği ile iki dudağının arasından çıkardığın ilginç “puf”lama sesi arasında bir tını çıkacak senden… Ama olsun, küçükken ders çalışırken aklımda kalsın diye ezberlediklerimi sesli sesli sana anlatırken beni usanmadan dinlediğin gibi bu yazıyı da okuyacağını umuyorum, kıramazsın beni, biliyorum…

İyi günler geçirmiyorum… İş, okul, yazma se(v)dası derken kafam iyiden iyiye şişti ve normal cümleler kuramaz oldum. Sağlığım da pek iyi değil, kafa karışıklıklarımın hırsını vücudumdan çıkarıyorum, suçlu o imiş gibi… Kafam başka, elim başka yerde… Daha fenası, geçen seneye göre daha suskunum ama insanları kırmamak için susmayı tercih eden tavrımdan artık eser yok, lafı esirgemeden yanlışlarını söylüyorum, artık zarar verdiklerini anlayabilmeliler. Ev limoni; üzerine titrediğim bazı bağlar iyiden iyiye inceldi, yine kopmasından korkuyorum, anladın onu… Uzun süre bir yerde kalamıyorum, sürekli terk edip gitme isteği ağır basıyor ama her nereye olursa olsun “gitme”nin o ilk tiksindirici adımı beni yerime mıhlıyor, hatırlayacaksın… Annemi en rahat gördüğüm yer, sana geldiği, taşına kapanarak bacakları titreye titreye ağladığı zamanlar… Aranızda ne geçiyor, bilmiyorum ama bu buluşmalarınız ona huzur veriyor. Sana geldiğimde konuştuklarımız yine ikimizin arasında, oradakilere açmayacağına söz vermiştin…

Akrabalık ilişkileri iyiden iyiye sınırlandı, herkes ‘zamansızlık’ yalanına sarılıyor… Halbuki birçoğu o bağı kuranın gittiğinin farkında değil hâlâ… Meğer, hiçbirimizin doğum gününü, evlilik yıldönümünü, kimin nesi olduğunu unutmadığın, bu insanları etrafına toplayabildiğin ölçüde birlikteymişiz… Çok azımız bunu devam ettirebildi, mirasını çabucak harcayıverdik… Öyle ki, bu mevlidi ev dışında okutup da işi ‘uzmanı’na bırakmayı düşünen, evinin ‘senden sonrası’na alışan ve artık ‘geriye dönmek’ istemeyen ehilperestler de oldu… Unutmanın hatırlamaya tercih edilişinin mekânda bıraktığı iz… Ne izole bir anma, güneş gözlüklü bir ağlama töreni ama!... Şükür ki bizdesin yarın, gözüm ellerini iki bacağının üstüne yaslayıp, edilen lafları köşedeki koltuğunda huşûyla dinleyen o hanımefendiyi, seni gözleyecek.

Tek farkla… Yemeği fazla kaçırdığında elleri dizinden destek alarak, belirgin kamburuyla boynunu vücudunun önüne katıp odama gelip de hatırımı soran sakin sesin olmayacak…

İyi uykular anneannemmmmm…

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra


Günce-öykü-anlatı arasında gidip gelen, su gibi bir öykü...
Yazar, duruluğu ve içtenliğiyle daha ilk sayfadan
bir şeyler içip sohbet etmek üzere önceden
sözleşmişsiniz gibi karşılıyor sizi,
elinizden düşüremiyorsunuz.
Kitabı okumaya ayırdığınız zamandan çok daha fazlasını
onun üzerine düşünmeye ayırabilirsiniz.
Ağdalı anlatımlardan sıyrılmış, 'maksat muhabbet'i öne almış bir çalışma...
Semih Gümüş'ün düştüğü not gibi;
bu kitap, içerik ve üslubuyla okuma alışkanlıklarınızı değiştirebilir...

2 Mayıs

1 Mayıs kutlu olsun...

Olsun elbet ama bir yaraya değinmeden geçemeyeceğim...
Haftalardır sendikaların, bazı sivil toplum örgütlerinin ve partilerin bayramı ısrarla
Taksim'de kutlama girişimleri bana başka bir gerçeği çağrıştırıyor.
Hele hele hükümet karşısında bu kadar alternatifsizlik, çaresizlik içinde çırpınılan bir devirde…

Neden Taksim, neden bu ısrar?

Taksim'de toplanmayı, ulaşılması gereken hedef olarak sorgusuzca önüne koymuş bir topluluk için (sınıf diyemem buna) bu sorunun mantığı elbette yoktur. Çünkü orası katliamın alanıdır, çünkü orası bir merkezdir ve ses en iyi oradan duyurulur, çünkü orası en büyük meydanlardandır, çünkü orası derin ya da sığ devlete karşı 77’nin bir tür rövanş mekânıdır. Orada söz söyleme tekelini eline geçiren bir topluluk, ‘alternatif siyaset’i devlete karşı üretmenin de anahtarını edinmiş olacaktır.

Peki, gerçekten öyle mi?
Biraz basite indirgersek,
tüm öfkelerimizi somurtkan bir idareye yükleyerek aslında kendimizi kandırmış olmuyor muyuz? Gerçekten de hükümet, 1 Mayıs'ı tatil ilan etseydi, genel anlamda da devlet buna tüm güçleriyle –uygulamada- selam dursaydı, alanları sorgusuz sualsiz işçilere bir günlüğüne terk etseydi, bu bayramın adına "dayanışma" değil de "işçi bayramı" deseydi, göstermelik Nevruz kutlamalarında el ele tutuşan "asker-vali-emniyet müdürü" triosu bu defa da işçi bayramında ellerini havaya kaldırarak yumruk sallasaydı, neler olurdu acaba şu memlekette, hiç düşündük mü?...


Bir anda bütün engellerin ortadan kalkması, tüm Taksimcileri bir anda “Yahu bi dakika, biz napcaz şimdi, alanda ne diyecez bu insanlara?” diye düşünmeye sevk eder miydi? Üzerinizden baskı kalkıyor ve artık kendinizi neye karşı olduğunuzla değil de ne olduğunuzla tanımlamak durumunda bırakılıyorsunuz… Haydaa, buyurun bakalım asıl zor göreve! Otuz yıldır sendikaların 1 Mayıs gelince ezberleri Taksim’e yürüme fikriyle özdeşleşirken, bu kez devlet elini kolunu bağladı ve sizi merakla izlemeye başladı; napacak bu adamlar, ne diyecekler acaba? İstemezükçü, her şeye alerjik yaklaştığına inanılan idare işçinin önünden çekiliverseydi acaba parti ve sendikaların işine mi gelirdi bu hamle? Yoksa tam tersine, ceberutluğuyla nam salan idare ve onun ajanlarının tavır değişikliği sendika-stk-parti üçlemesinin bütün planlarını bozar mıydı?


Bence bozardı... Bugün meclis içi ve dışı alanda hükümete, genel anlamda da devletin katı tutumuna; sosyal güvenliğimizin hiçe sayılmasına; özlük haklarımızın uzun vadede kuşa çevrilmesine, gündelik yaşamımızda özgürlüklerimizin kısıtlanmasına dair hiçbir somut adım atamayan ama buna karşın sürekli emperyalizm-antikapitalizm-anti AKPcilik üzerine mangalda kül bırakmayan kurum ve kuruluşlar, ‘vatan elden gidiyor’ edebiyatını esasında böyle bir yasaklama zihniyetine borçlular... Siyaset üretememenin verdiği boşluğu, Mayıs 77 Katliamı’nın nostaljisini canlı tutarak doldurmaya çalışıyorlar… ‘Bir şeyler yapabiliyorum’ kandırmacası, dostlar alışverişte görsüncülük… Bugünkü eylemsizliğin, hükümet karşısında bakakalma halinin ‘77 romantizmiyle doldurulma mesaisi… Darbecilerini yargılayamamanın utancını imza kampanyaları düzenleyerek atma sevdası… Boş sözlerle ezeli mağlupluk kurmanın, bir ağıt yakma halinin ötesine geçilemiyor… Siyaset yapabilme şansları, ancak ve ancak kendilerini mağdur durumda gösterebilmelerine bağlı... Yaratıcı bir direniş hak getire… Bu açıdan 77 Katliamı’nı hatırla(t)mak, onu canlı tutarak Taksim’e yolcu almak, güncele gözünü kapamanın afyonu…

En basitinden, sağlıklı bir çevrede yaşayabilme hakkımı ıskalayan Çankaya Belediyesi, anayollarımı tamir etmeyen ya da en fazla yamalayıp bırakan Ankara Belediyesi'ne diş geçiremeyince, alternatif çözüm üretmek yerine belediye başkanlığının binasına Gökçek'i şikâyet eden afişler asmaktan başka ne yapıyor! Ara sokaklar kendisine ait olmakla birlikte, en küçük yağmur suyunda kanalizasyon şebekesinin devredışı kalması, çöplerin sokaklarda cirit atması, ulaşım sorunumun çözülememesi karşısında, yürüyüş yolumun hala ve hala oturtulamamasında hiç mi pay sahibi değil ki, her türlü hükümet ve Gökçek’i yuhalama korosunda kendisine en ön sıradan yer biçiyor!

Kimlik kartına sol takısını iliştiren partiler, bugün gençlerin sosyal imkânları, çalışma yaşamlarının iyileştirilmesi, Tuzla ölümleri konusunda yakınmaktan ve küfre yakın pankartlar açmaktan gayrı ne eyliyor! Çalışma saatleri artarken, sigortasızlık kol gezerken, onlarca 16 yaş altında çocuk işçi üç kuruşa çalıştırılırken, bu çocukların yemek servisi yaptığı restoran masalarında parti delegeleri arasında hangi pazarlıklar dönüyor?

Konur Sokak, Ankara'nın avucundan kayarken, her bir dükkân genişlettiği balkonuyla sokağı kaplarken, Kızılay'da kültür, ardı sıra açılan 1 milyoncu dükkânlarla, bazaarlarla takas edilirken, Türkiye üzerine büyük eleştiriler getirmeyi başlıca hedef sayan Mülkiyeliler Birliği ve Mimarlar Odası, daha kendi sokağının önünü temizleyemeden nasıl olur da memleket sevdasına düşer! Bu stk'lar nasıl olur da kendileriyle bu konuda paralel düşündüğünü sandıkları Çankaya Belediyesi ile işbirliğine giderek Kızılay'ın çölleşmesine karşı ses çıkaramazlar! Evet, önce Ulus'a tecavüz eden sapık, son bir yıldır Kızılay'a tacize başladı ve korkarım mangalda kül bırakmayan, 1 Mayıs yürüyüşleri için üyelerine davetiyeler gönderen parti ve sendika ve stk’lardan oluşan külhanbeyleri bu sapığa ses çıkarmazsa, mahalle(li)nin namusunu korumazsa, Kızılay'da adım atacak mekân bulmakta dahi güçlük çekeceğiz.

Basit, anti-emperyalizmle, kapitalizmle ilgisi olmayan(?), gayet gündelik sorunlarımız bir yanda; Taksim'de toplanmaya odaklanan fakat kendi önünü göremeyen cenahın körleşmesi diğer yanda...

Taksim’e çıkmaya uğraşanlara kolay gelsin,
Ne var ki herkes ertesi sabah kendi mahallesinde sabaha uyanacak,
Otobüste tıklım tıkış birbirinin terini soluyarak ayılacak,
Polis ceza yazmasın diye sabah jimnastiğini dolmuşçunun ‘çök-kalk’ komutlarıyla yapacak,
Sömürü dediği şeyi işyerinde tadacak,
Pis havayı bile Taksim’de değil, memleketinde soluyacak…
İşçi değil, “çokluk”ların birliği belli bir mekâna, Taksim’e sabitlenemez,
Sömürünün gündelik hayata etkisini engellemeye uğraşmayan,
Elbet Taksim’i sorgusuzca ‘işgal’ etmeyi birinci hedef sayacak,
Zira Taksim’den başka bir yerde söyleyecek sözü, icraatı olmadığını biliyor…

Ne güzel kondurmuş lafı bir İzmitli işçi:
“Neden Taksim’e gidiyorlar ki,
Benim fabrikam burada, İzmit’te…”

1 Mayıs ve daha da önemlisi sonraki günler kutlu olsun…

Bütün erkek üyelerinin adı Gabriel olan bir ailenin sonuncu temsilcisi, atalarından farklı davranmaya, kendine bir düzen kurup yüreğinin isteklerine kulaklarını tıkamaya kararlıdır. 'Gitme' duygusunu hatırlatan her şeyden uzak durur; yerleşik düzenin kaynağı olan toprağa yönelir; bahçe mimarı olur. Ancak Eros'un okları Gabriel'i tam da kalesinde vurur: bir botanik bahçesinde. Yüksek dereceli bir memur olan evli, iki çocuklu Elizabeth'le arasında fırtına gibi bir aşk başlar. Yüzlerce ayrılık mektubu, binlerce 'ben döndüm' fısıltısı, kararsızlıklar ve vicdan azapları. Aldatmanın büyülü çizgisinde can bulan, iç burkucu ama eğlenceli, sonsuz bir aşktır onlarınki. Uzun Zamandan Beri, güzel bir masal. İnsanların bilinçaltında 'aşk' gerçekten de ortak bir imgeyse ve aslında herkesin beklediği aynı aşksa...
http://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=19061

Nurettin Topçu ve/veya Sosyalizm





Mollaer'in bu çalışmasını Michael Löwy ve Robert Sayre'nin "İsyan ve Melankoli: Modernleşmeye Karşı Romantizm" (Versus Yay., 2007), Max Blechmann'ın derlediği "Devrimci Romantizm" (Versus Yay. 2007) ve Ernst Bloch'un "Umut İlkesi" (İletişim, 2008) ile karşılaştırmalı olarak inceleyen Tanıl Bora'nın sol bir romantizm arayışı güttüğü "Romantik anti-kapitalizme ihtiyacımız yok mu?: Kapitalizme kahretmek" (Birikim, S. 228) ve "Otomobilin Şerri: Nurettin Topçu'da Anti-modernist Buğz, Teknoloji Sıkıntısı ve Otomobil Nefreti", Ünal Nalbantoğlu'na Armağan içinde (İletişim, 2008) ve "Peygamberâne ve 'geveze'?: Ernst Bloch ve Eleştirel Teori: Akrabalıklar ve mesafeler" (Toplum ve Bilim, S. 110) başlıklı kafa karıştırıcı yazılarını ayrıca öneriyorum.




Nurettin Topçu'nun düşünceleri, dünyada ve ülkemizde izlerini gördüğümüz, maddi ve manevi birçok konulardaki sorunlar açısından düşünüldüğünde, temel öğeleriyle insanlığın karşısındaki toplu tehditlere karşı belirli bir bakış açısını insana gösterir. Kitapta, Nurettin Topçu'nun düşüncelerinin kuramsal bir analizini yapmaya çalışılmış ve iki temel kavram öncelikli olarak göz önünde bulundurulmuştur: 'Anadolu sosyalizmi' ve 'romantik anti kapitalizm'. Anadolu sosyalizmi, Topçu'nun bazı yazılarında kullandığı ve düşüncelerinin üç önemli ayağı olan İslamiyet, Anadoluculuk ve sosyalizmi kapsayan bir kavram. Romantik anti kapitalizm ise gerek Topçu�nun yazılarında, gerekse Topçu üzerine yapılmış çeşitli araştırmalarda daha önce değerlendirilmemiş bir analitik kavram. Dolayısıyla bu çalışmanın özgün iddiası, Topçu�nun düşüncelerinin Türkiye�de romantik anti kapitalizmin önemli boyutlarından birini oluşturduğu ya da Anadolu sosyalizmini çözümlemek için romantik anti kapitalizmin önemli bir analitik (ve eleştirel) kavram sunabileceğidir. Çalışma, Topçu literatürünü ve onun düşüncesindeki temel kavramları, Anadolu sosyalizminin ahlâk felsefesi olan �isyan ahlâkı�nı, ahlâk felsefesi, hareket felsefesi, tasavvuf felsefesi ve rasyonalite gibi temalar birlikte, Anadolu sosyalizmi, modern Türkiye�de siyasi düşünce, Topçu�nun düşünceleri çeşitli yazılarla birlikte karşılaştırmalı olarak ele alıyor.

İçindekiler

SUNUŞ / 5
1. BÖLÜM :ANADOLU SOSYALİZMİNE GİRİŞ / 15
Nurettin Topçu Literatürüne Eleştirel Bir Bakış / 17
İsyan Ahlâkı / 21
Entelektüel Tasavvufçuluk / 26
Eleştirel ve Kurucu Felsefe / 28
Anadolu Sosyalizmi / 31

2. BÖLÜM: RUHUN METAFİZİK AYAKLANMASI / 35
Anadolu Sosyalizminin Ahlâkı ya da İsyan Ahlâkı�nın Etik ve Felsefi Temelleri / 37
Giriş / 37
Hareket Felsefesi: Deontolojinin Ardından / 38
Spiritüalist Pozitivizm Geleneği: Modern Bilimin Evcilleştirilmesi ve Pozitivizme Karşı Metafizik / 40
İsyan Ahlâkı: Yeni Bir Etiğe Doğru / 47
İsyan Ahlâkının Metafiziği: Tasavvuf / 56
İsyan Ahlâkı Versus Araçsal Rasyonalite / 64
Sonuç / 74

3. BÖLÜM: TÜRKİYE SOSYALİZMİNE BİR KATKI / 77
Türkiye'nin Düşünce Dünyasında Anadolu Sosyalizmi / 79
Solun Sınırları / 79
Türkiye Sosyalizmine Katkı / 81
Erken Cumhuriyet Döneminde Hareket Dergisi: Devrim Kendi Evlatlarını Yiyor / 87
Birinci ve Üçüncü Yolun Geriliminde Muhafazakârlık / 92
Nurettin Topçu'da Sol Düşünce / 95
Türkiye�nin Düşünce Dünyasında Anadolu Sosyalizmi / 105

4. BÖLÜM: NURETTİN TOPÇU JANUS'U ÜZERİNE / 109
Nurettin Topçu Janus'u Üzerine / 111
Küresel Bir Dünyada Anadolu Sosyalizmi / 111
Yahudiler ve Sosyalizm ya da Karanlık mı Aydınlık mı? / 112
Metodolojik Öneri / 120
Kemalizm, Doğuculuk, Batıcılık / 128
Eleştirel Seçenekler / 128
Eleştirel Anlama / 130

5. BÖLÜM: ANKARA'DAN TAŞRALI'YA, KUYUCAKLI YUSUF'TAN TUTUNAMAYANLAR'A / 133
Türkiye'de Romantik Anti Kapitalizm / 135
Giriş / 135
İnkılâbın Sönmüş Ruhu ve Taşralı'nın Aşkın Yurtsuzluğu / 139
Taşralı'dan Kuyucaklı Yusuf'a Romantik Anti Kapitalist Çelişki / 150
Tutunamayan Taşralı'nın Rasyonelleşmeyle İkircikli İlişkisi / 173
Sonuç / 182

196 sayfa
Ekim 2007

Öfke


John Sutherland

Bir kahraman yazarına bu kadar mı benzer!
Edebi öfke: Tanrılar'ın bir hediyesi. Eğer bir adam hayatını kalemiyle kazanıyorsa, öfke iyiye işarettir. Eğer herhangi biriyse, öfke, öç peşindeki kadınların o adamlara yönelttiği şeydir. (İngilizcede 'Furies' olarak geçen Erinyes de Harpya -kadın başlı işkenceci kuş- gibi daima kadındır.) Dua edin, Erinyes bir elinde makası diğerinde fermanınız, tırnakları sivriltilmiş, size yetişemesin...
Bu kitabı yazdığı sıralarda olmalı, Salman Rushdie'ye rastlamıştım. Los Angeles'ta '2000 Yılında İngiliz Edebiyatı' konulu uluslararası bir konferanstaydık. Organizatör sıkıcı eleştirmenlerle beraber pratisyenleri de davet etmişti. Martin ve Ian de oradaydı (yazık ki Julian yoktu). Bu şöhretli yazarların etrafında da paparazzi. Rushdie, tabii ki, programda duyurulmamıştı.
Enfes giyinmiş büyük yazar içeri girdi, yanında da güzel refakatçisi -ince, Hintli ve arkamdaki bir sesten öğrendiğim üzere 'yarısı yaşında, şanslı piç'. Flaşlar patladıkça, bir yandan da zehirli fısıldaşmalar dolaşıyordu: "Şimdilerde özel bir antrenörü varmış, biliyor muydunuz?", "Ne zaman bir roman yazsa, başka bir yayıncı iflas ediyor", "Eğer onun hakkında kötü bir eleştiri yazarsanız, sizi arayıp telesekreterinize ağzına ne gelirse söyler. Adam telesekreter kaydını Sotheby's'de açık artırmada satacakmış", "Bir sonraki kitabını ona ithaf edecekmiş" (ve öyle oldu -gerisiyse sanıyorum doğru değil, çoğu dedikodu gibi). Dingin göründüğünü söylemeliyim, her şeyden çok da mağrur. Ama tabii Etna da patlayana kadar öyle görünüyor. İçinde, Rushdie'nin öfkeyle dolup taştığından endişe ediyor insan. Birkaç ay sonra, 'şirret' Londra'dan New York'a gitmek üzere ayrıldığını açıkladı.
Bu (Öfke), Rushdie'nin ilk Amerikan romanı... Rushdie'nin resmettiği New York, cehennemin, metropolitan öfkenin, büyük bir sıkıntının ve gürültünün merkezi: "Çöp kamyonları devasa hamamböcekleri gibi kükreyerek şehirde dolaşıyordu. Bir sirenin feryatları, bir alarm sesi, büyük bir aracın geri vites sinyali, çekilmez bir müziğin ritimleri kulaklarından hiç eksik olmuyordu." Gürültü, mantığa aykırı biçimde, şehrin çekirdeğini kendine liman yapmış. Bu kakofoninin içinde kim kendi içindeki öfkeli sesleri duyabilir? Bu kitabın -yaratıcısının ağzından konuştuğunu varsaydığımız- kahramanı Amerika'nın "kendisini yemesini... ve kendisine de bir parça vermesini" istiyor. ABD bunu lütfedecektir. Özgürlük Anıtı kocaman göbekli bir canavar.
Özetlemek gerekirse, ki bu konu Rushdie olduğunda hiç kolay değildir: Baş karakter, Malik Solanka, elli beş yaşında (Rushdie'yle aynı yaşta). Mumbai'de doğmuş (aynen), Warden Yolu'nun dışında Methwold'un Villaları'nda (Geceyarısı Çocukları'nı hatırlayan?). 1980'lerde, King's College, Cambridge'deki makamını (Rushdie'nin okulu), akademik dünyanın "dar görüşlülük, kayıtsızlık ve aşırı taşralılık" sebeplerinden dolayı bırakıyor. (Rushdie de Londra'yı terk ederken aynı sebepleri göstermişti).
Malik, akademik hayattan, televizyon için 'felsefi oyuncak bebekler' yaparak gösteri dünyasına geçiş yapıyor: yarı Wittgenstein, yarı Thunderbirds. Sonradan kendi hayatlarını kuran küçük insanlar yaratıyor. Onları kafir ilan eden ilk bölüm haricinde, büyük başarı sağlıyorlar. Malik'in oyuncak bebekleri, büyük bir 'franchise endüstrisi'ni doğuruyor -aynı Rushdie'nin favorilerinden olduğu anlaşılan Star Wars gibi. Malik Solanka'nın ensesi kalın.


İdeal bir evlilik
Paralı ama mutsuz. Malik iki defa evlenmiş, (aynı Rushdie gibi) ve henüz 2000 yılında ikinci Bayan Solanka'yı ve dört yaşındaki çocuğunu terk etmiş (burada yazarın biyografisini bir kenara bırakalım. Zaten onun da öyle yaptığını tahmin ediyorum). Malik'inki 'ideal bir evlilik'miş, ta ki bir gün iblisler onu kandırıp da, elinde bıçak, aklında Othellovari düşünceler, kendini, uyuyan karısının etrafında gezinirken bulana kadar. Bu katletme güdüsü de nereden çıktı? Şöhretin baskıları -ya da kendi deyimiyle 'şeytan bebekler' (çaktınız mı?) -onu zehirlemiş. Malik kaçıyor ama ailesinden değil, onlara yapabileceklerinden. Alkoliklerin 'coğrafyasal tedavi' dediği...
Romanın başlangıcında, Solanka, 'Bay Garbo'culuk oynadığı (New York'ta zengin entelektüellerin oturduğu) 'Upper Westside'daki dubleks dairesinde saklanıyor. Geçen sene (Bush ve Gore'un anketlerde başa baş gittiği, büyük ekranlarda Gladyatör'ün, küçük ekranlarda Euro 2000'in gösterildiği) bu zamanlar. Hikâye, ana karakterin öfkeye gömülmüş bilincinden yansıyor. Pek bir şey olmuyor. Malik çok içiyor, Polonyalı hizmetçisini işten atıyor. Yahudi karşıtı bir tamirci tuvaletini tamir ediyor. Terk ettiği karısı Eleanor ve küçük oğlu Asmaan'dan yürek burucu telefonlar alıyor. "Bizi terk ettin"diyor Eleanor, "ama biz seni terk etmedik. Evine dön, sevgilim. Lütfen eve dön." Yazık ki, masada, ani bir boşanma davasından başka bir şey yok.
Bu arada, Amerikan Sapığı'ndakilerden farksız, New York tarikat cinayetleriyle dalgalanıyor. Katiller, Disney kostümleri giyiyor, güzel kurbanlarıyla her türlü 'sapıklaştıktan' sonra onları sapıkça öldürüyor ve kafa derilerini yüzüyorlar. Malik, alkole bağlı şuur kayıpları yaşıyor ve bir seri katil olduğundan korkuyor. ("Çünkü bıçak olayı mümkünse bu da mümkündü.")
O da, Tony Soprano gibi, bir deli doktoruna mı gitmeliydi? "... Ama canı cehenneme, kurmaca bir karakterdi o" diye karar veriyor Malik. Onun yerine, çareyi, göz kamaştırıcı bir Sırp'ta buluyor: Mila Milo. 'Batı Yedinci Cadde'nin imparatoriçesi Bayan Mila' ensest bir ilişki yaşamış bir bilgisayar dahisi. "Bazıları eski evleri satın alıp yeniden dekore eder. Ben insanları onarırım."
Daha çok oral seksle onarıyor ki terapistinizden böyle bir hizmet alamazsınız (gerçi büyük Tony'nin umudu var). Mila'nın yardımı dokunuyor ama Malik kısa bir süre sonra daha göz kamaştırıcı bir 'çıtır' olan Hintli güzel Neela için terk ediyor. Central Park'ta yürüdüğü zaman, tai chi çalışanlar tepe taklak düşüyor, patenciler birbirlerinin üstüne çıkıyor, köpeklerin arka ayakları havada kalıyor, işemeyi unutuyorlar, koşuya çıkmış insanlar ağaçlara çarpıyorlar. Neela aynı zamanda çok da akıllı. Romanın birçok açısından birinden bakıldığında, bu edebiyat tarihinin en uzun aşk mektuplarından biri gibi görünüyor.
Malik Solanka, yazarının bir versiyonu, ama aynı zamanda sokaktaki herhangi bir adam. Rushdie'nin odaklandığı öfke, MÖ 2000'de evrensel-milenyumun çeşnisi. "Bugünlerde, fazla önemsenmeyen tanrıçalar daha aç, daha vahşiydiler ve ağlarını daha geniş bir alana atıyorlardı. Aile bağları zayıfladıkça, Furialar insan hayatına daha sık müdahale etmeye başlamışlardı." Okuyucu, bu senin de hikâyen.


Hayatın kenarı
Hikâye, Larkin'in parkta oynayan çocuklarını seyreden annelerle ilgili şiiriyle, çok güzel bir biçimde bitiyor: Bir şey onları itiyor/ Kendi hayatlarının kenarına. Erinyes'ten kaçtı mı? Roman bunları söylemiyor.
Rushdie büyük bir romancı (bizim en büyük romancımız-yoksa şimdi onların mı?). Yazdığı her şeyde büyük romancılığının rengi var. Ama nerede yatıyor büyüklüğü diye soracaksınız (en çok da Rushdie'nin işlerini küçümseme modası sebebiyle) Öfke'nin, çırak mertebesindeyken yazdığı Grimus'un değil de, mesela Geceyarısı Çocukları ya da Şeytan Ayetleri'nin liginde olmasının sebebi ne? Bu sorunun cevabı kolay değil ve muhtemelen gazete eleştirmeninden ziyade, tedbirli ve sağduyulu edebiyat eleştirmenince yanıtlanması daha iyi olur.
Benim inancım şu ki, son tahlilde, edebi eleştiri Rushdie'yi, işleri kolayca romanlara bölünebilir bir yazar olarak görmeyecek. Zahmetle ve dikkatle bir araya getirdiği şey 'yaratı': yaşamı boyunca biçimlendireceği bir yapı. Bu, onu, 'Booker'lanabilirden ziyade, Fransızlar'ın söylediği gibi 'nobelabilis' yapıyor. Rushdie'nin de sıkça kullandığı bu kelime, "İsveçli olanını almaya uygun, Martyn Goff'un cehenneme kadar yolu var" demek.
Yine de, Öfke büyük bir sürpriz. Bu yazarın evliliğin ıstırabını bu kadar nüktedan ve bilge bir biçimde anlatacağını kim beklerdi? "Yıkılan her evlilik devam edenleri sorguya çeker. Bizim ilişkimiz hâlâ iyi gidiyor mu? Tamam, o zaman ne kadar iyi? Bana söylemediğin şeyler var mı? Bir sabah uyandığımda yatağımı bir yabancıyla paylaştığımı fark etmeme sebep olacak bir şey söyleyecek misin? Yarın dünü nasıl yeniden yazacak, gelecek hafta geçen beş, on, on beş yılı nasıl bozacak?" İstatistiklere göre, bu yeniden yazış beş çiftten ikisi için geçerli. Yalnızca Rushdie bunu bu kadar iyi yazabiliyor. Rushdie kurgusal edebiyatta çok ilginç yerlere gidiyor. Benim tavsiyemi soracak olursanız, onu takip edin.

The Guardian, 2001. Çeviren: Dilay Yalçın.

http://www.canyayinlari.com/BookDetails_OFKE_2499.aspx

'Bütün renkleriyle Türkiye'


"Leipzig'li kızların bacakları gayetle güzel
etekleri de gayetle kısa
ömrümün bu kadar gerilerde kaldığını görmezdim
Leipzig'li kızların bacakları böyle uzak olmasa." N. Hikmet


Leipzig tren istasyonundan otelimize giderken Nâzım'ın bu dizeleri düşüyor aklıma; çünkü büyük şairin bir zamanlar kaldığı Astorya otelinin önünden geçiyoruz. Otel şimdi kapalı, kullanılmıyormuş. Leipzig'te kullanılmayan o kadar çok bina var ki. Kentin ortasında terk edilmiş kocaman, hantal binalar tuhaf bir keder veriyor insana. Belki keder bu binalardan değil de Nâzım'ı anımsamaktan kaynaklanıyor. Nâzım'ın acısını hissetmekten. Yukardaki dizeleri yazarken Nâzım, ömrünün sonuna doğru ilerliyordu ve fena halde de farkındaydı bunun. Belki tek tesellisi büyüyen, yürüyen sosyalizmdi. İnsanlığın savaşsız, sömürüsüz bir dünya kurmaya olan büyük inancıydı. Nâzım'dan yaklaşık elli yıl sonra aynı caddelerden geçerken onun umut ettiği sosyalizmin kalıntılarını görmek ayrı bir üzüntü kaynağı. Oysa iyi bir iş için geldik Leipzig'e. Kitap fuarı için. O yüzden yeniden o kadim tutamağa, hiç eskimeyen umuda tutunalım, insanlığın bir dahaki sefere daha iyi bir deneme yapacağını umarak, sosyalizmin bu kötü örneğinin hayaletini yüreğimizden kovalım.
Çünkü kitap fuarında yüklü bir program bizi bekliyor. Ama önce biraz daha Leipzig'i anlatmak istiyorum. Leipzig düz alana kurulmuş bir şehir; tıpkı Konya gibi. Belki Konya kadar eski değil ama orada da şehrin eski bölgesinde oldukça ilginç mekânlar var. Şimdi Mevlânâ ile Bach'ı kıyaslayacak değilim ama meraklısı için söyleyeyim Bach'ın mezarı da eski şehir denilen bölgedeki St. Thomas kilisesinde. Bilmem kaç yüzyıllık bu kilise sadece bir tapınak değil aynı zamanda bir konser salonu. Biz gittiğimizde de Mendelsson'un eserlerinin çalınacağı bir konser vardı ama fuar programı yüklü olduğu için kalamadık. Biraz da apar topar kitap fuarının yolunu tutmak zorunda kaldık. Ama önce aynı bölgedeki Goethe heykelinin önünde bir fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik.
Almanlar 'messe' diyorlar fuara. Kitap fuarı ise 'Buchmesse' oluyor. Otele yerleştikten sonra fuara doğru giderken başka bir tanıdık görüntü takılıyor gözümüze. Yoldaki kocaman bir panodan rengarenk bir labirentin içinden 'Turkey' yazısı gülümsüyor bize. Üzerinde Almanca bir yazı var. 'Bütün renkleriyle Türkiye'. Fuar için konulmuş. Sadece bir tane değil, Leipzig'i gezerken birçok merkezi bölgede rastlayacağız bu afişe. Güzel iş. Geçmişinde kitapla, yazarla hep kavgalı olmuş devletimiz, belki de ilk kez dev afişlerle katılıyor bir kitap fuarına. Güzel bir paradoks. Devletin, hükümetin, ülkenin artık yazarla, kitapla barışmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Bu anlamda da Leipzig bir ilk adım. Asıl büyük iş ekim ayında Frankfurt'taki 'Buchmesse'de. Bilindiği üzre bu yıl Türkiye Frankfurt Kitap Fuarı'nda konuk ülke. Neyse biz yine Leipzig'e dönelim.

Edebiyatın sorunları bu fuarda
Sosyalizm döneminde Leipzig Kitap Fuarı önemli bir etkinlikmiş. Sosyalizmin yıkılmasının ardından bir süre yıldızı sönmüş ama şimdi Frankfurt Kitap Fuarı'nı düzenleyen ekip buraya da el atmış. Demek ki bundan sonra Leipzig'in adını daha sık duyacağız. Bazıları Leipzig Kitap Fuarı'nın entelektüel açıdan Frankfurt'tan daha yetkin bir fuar olduğunu söylüyor. Frankfurt ticari bir fuarmış, oysa edebiyat sorunları Leipzig'te konuşulurmuş.
Türk standı bu kez gerçekten iyi düzenlenmişti. Kültür Bakanlığı da, fuar komitesi de derslerini iyi çalışmışlardı. Frankfurt Kitap Fuarı'yla ilgili olarak yapılan basın toplantısına yoğun bir katılım oldu. Ahmet Arı, Ümit Yaşar Gözüm, Müge Gürsoy Sökmen ve Frankfurt Kitap Fuarı'ndan Juergen Boos'un soruları yanıtladığı toplantıya ilgi büyüktü. Ertesi gün çıkan haberlerin neredeyse hepsi olumluydu. Herkes Türkiye'nin Leipzig'te olumlu bir başlangıç yaptığını yazıyordu. Doğal olarak bu işe emek verenlerin hepsinin yüzü gülüyordu. Ayrıca Türk standında bir dizi panel ve okuma etkinliği de gerçekleştirildi. Tanıl Bora, Reha Erdem, Asu Aksoy, Feridun Zaimoğlu bir panelle katıldılar etkinliklere. Feridun Zaimoğlu, Aslı Erdoğan, Celil Oker ise birer okuma yaptılar. Ayrıca Mario Levi ile Perihan Mağden fuar dışında okumalara katıldılar. Her ikisi de okuma etkinliklerinin iyi geçtiğini söylüyordu.
Okuma demişken bu meselenin üzerinde biraz durmak lazım; çünkü okuma etkinliği Almanya için önemli bir olgu. Almanya'da kitabınız yayımlandığında yayınevi yazarı şehir şehir dolaştırarak kitabından bölümler okutuyor. Üstelik bu okumalara katılmak isteyenler bilet alarak yani para ödeyerek bu etkinliğe katılabiliyorlar. Daha önceki deneyimimden biliyorum Frankfurt Kitap Fuarı'nda bu tür etkinliklere pek rastlayamazsınız oysa Leipzig'te okuma toplantıları oldukça yaygın. Ben de iki okumayla katıldım bu etkinliğe. İlk okumam Türk standında gerçekleşti. Önümüzdeki ay Almanya'da yayımlanacak Şeytan Ayrıntıda Gizlidir kitabımdan 'Vampirler' adlı hikâyeyi okudum. Alman okurlar oldukça ilgiliydi ama edebiyattan çok İstanbul'u sordular. İkinci okumam ise uluslararası stanttaydı, Sis ve Gece'den bir bölüm okudum. Ayrıca Celil Oker'le birlikte 'Türkiye'de Polisiye Roman' konulu bir panel yaptık. Eğlenceli bir toplantıydı, polisiyeye özel bir merakı olan Alman okurlardan ilginç sorular geldi. 'Sis ve Gece' filmini de Türk standında gösterdik, küçük ama ilgili bir topluluk izledi. Filmin ilk etkisini hemen gördüm. Karşımızdaki İsrail standında çalışan Sandra adındaki zümrüt gözlü bir hanım filmden etkilenerek Sis ve Gece'nin Almancasını alıp hemen imzalattı.
Leipzig Kitap Fuarı'nda oldukça renkli sahnelerde vardı. İlk gördümüzde anlamamıştık, ayı başlı bikinili kızlar, yüzleri şeytani masklarla kapatmış eli kılıçlı delikanlılar, uzun tırnaklı büyücüler, kafalarında taçlarıyla krallar... Meğer son yıllarda modaymış, gençler masal, çizgi roman, çizgi film kahramanlarının kılıklarıyla dolaşıyorlarmış. Bu modanın etkisiyle Alman gençleri kendilerini türlü kılıklara, türlü hallere sokuyorlarmış. Ne yalan söyleyeyim bu renkli görüntüler çok hoşuma gitti. Hayallerimizi yazdığımız kitapların sergilendiği bir fuarın koridorlarını basan hayal kahramanları...


Türk edebiyatına giriş
Leipzig'te yiyip içtiklerimize gelince; ilk gece fuar organizasyonunu yapan arkadaşlar bizi bir İspanyol restoranına götürdüler. Tapas eşliğinde enfes Rioja şarabı içtik. Ağız tadımıza uygun bir sofraydı. Ertesi gece Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği mini bir konser vardı. Taksim Trio, yani Hüsnü Şenlendirici ve iki arkadaşı kaldığımız Westin Leipzig otelinin salonunda çaldılar. Ardından Berlin'den gelen Türk aşçıların hazırladığı yemekler ve Kavaklıdere şaraplarıyla nefsimizi körledik. Üçüncü gece ise Kartoffelhus adlı restoranda patates ağırlıklı yemekler yiyip Alman birası yudumladık. Dördüncü gece ise fuar ekibi Türk standı kapatıp Türkiye'ye dönerken biz de bu görev gezisini eğlenceye çevirmek için Kafka'nın şehri Prag'ın yolunu tutmuştuk.
Sonuç olarak; Leipzig Kitap Fuarı iyi bir başlangıç oldu ama önümüzde Frankfurt var. Yıllardır adeta dünyaya kapalı kalmış olan Türk edebiyatının ve yazarlarının çoktan hak ettiği ilgiyi görmesi için Frankfurt önemli bir olanak. Kuşkusuz bir tek fuarla, bir anda edebiyatımızı dünyaya tanıtmak, yazarlarımızı uluslararası arenaya çıkarmak mucize olur. Kültür Bakanlığı'nın TEDA girişimi de olumlu bir adım olmakla birlikte yeterli değil. Bizde yabancılara karşı nasıl büyük önyargılar varsa, Avrupa ve Amerika'da da bize karşı önyargılar var. Türk yazarı politik bir aktivist olarak kolayca kabul ederlerken, onun sanatçı niteliğini ikincil bir özellik olarak benimsemeyi daha uygun buluyorlar. Örneğin İsveçli bir yazarın yapıtları yabancı dillere rahatlıkla çevrilirken, aynı edebi kalitede belki de çok daha iyi bir Türk yazar kitabını yayımlatmak için deveye hendek atlatmak zorunda kalabiliyor. Önyargıların dışında ülkemizde henüz güçlü kitap ajanslarının bulunmayışı da yabancı dillere çevrilmede bir handikap oluşturuyor. Çünkü Batı'da çeviri meselesinde kitap ajansları kilit bir öneme sahip. Yani Leipzig'te, Frankfurt'ta Türk edebiyatının tanıtımı yapılmış olsa bile yazarımızın yapıtlarını yabancı yayınevlerine sunacak güçlü, girişken, yetenekli ajanslar olmadan metinlerimizin yabancı ülkelerde yayımlanması son derece güç. Bu gerçeklik kültür bakanlığının, yazarların, yayınevlerinin ve kitap ajanslarının yayın meselesine bakışını değiştirmesi gerektiği zorunluluğunu ortaya koyuyor.

Ahmet Ümit, Radikal Kitap

Mağdurun Dili




Bu kitapta zor bir konuyu, en azından bana hep zor gelmiş bir konuyu, edebiyatın mağdurlukla ilişkisini ele almaya çalışacağım. Mağdurluğun, adına "edebiyat" dediğimiz anlatma deneyimini nasıl biçimlendirdiğini, ama edebiyatın da adına "mağdurluk" dediğimiz duruma nasıl bir ışık düşürdüğünü anlamaya çalışacağım. Kendini dışlananlara, horlananlara, haksızlığa uğrayanlara yakın hisseden bir edebiyatın imkânlarını, aynı zamanda da sorunlarını tartışacağım. Ama önce kitabı borçlu olduğum, deyim yerindeyse ilk kıvılcımı çakan yapıttan, onun bazı bölümlerinden söz etmek istiyorum.
Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ında beni en çok etkileyen bölümlerden biri, Selim'in bazı anları aklından çıkaramadığını anlattığı bölümdü. Atay'ın acıyı onca sayfa paranteze aldıktan, bir espri kabuğunun içine gizledikten sonra, okunu dosdoğru okurun kalbine yolladığı nadir anlardan biri. Unutamadığını anlatıyordur Selim: derede yıkanan çingene çocuğunu, çocuğun giysilerini başka çocukların alıp suya atmalarını, suda yüzen paçavralarına bakarak ağlayan çocuğu yirmi yıl boyunca unutamamıştır. Arkadaşlarının köylülerle alay etmelerini, onları durdurmadığı, onlarla birlikte güldüğü için duyduğu acıyı da unutamamıştır. Küçükken "öcü geliyo" diye dalga geçtikleri deli Rüstem'i, bar kızı Leylâ kendisine yüz vermedi diye beynine iki kurşun sıkan, insanlar kafasındaki delikle alay etmesin diye hayatı boyunca kalpakla dolaşan meyhaneci Hızır'ı, ortaokulda kekemeliği yüzünden arkadaşlarının alay konusu olan, havagazıyla intihar ettiği için evlerindeki soyağacında yağlıboyayla boyanmış titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan'ı unutamamıştır. Annesi Rus babası İtalyan olduğundan "gâvur" diye horlanan Altan'ı, kalabalık ailesiyle Evkaf apartmanının en üst katındaki yüzlerce odadan birinde oturan, sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman'ı, sakat olduğu için altını kirleten, misafirler görmesin diye yaz kış balkonda tutulan güzel yüzlü Ayhan'ı, el kapısında dünyaya gözlerini açan, kaderi hizmetçilik olan Kezban'ı bir türlü unutamamıştır.
Birçok yazarın elinde kolayca melodrama dönüşebilecek gerçeklerden –tek göz odaya doluşmuş kalabalık ailelerden, kaderi hizmetçilik olan kızlardan, sınıf birincisi olmasına rağmen çıraklığa mahkûm oğlanlardan– çocukluğumuzdan bu yana gözyaşı dökerek ama alttan alta gülünç de bularak seyrettiğimiz Yeşilçam filmlerinin bu kederli malzemesinden bir melodram etkisi yaratmadan, oradaki kederi bir ulusal mağduriyet hikâyesine doğru daraltmadan, belki hepsinden önemlisi sonunda tutunamayanların galip geldiği yatıştırıcı bir mazlumluk anlatısı da kurmadan söz edebiliyordu Oğuz Atay. Yalnız yoksulluktan da değil, aynı zamanda aşağılanmışlıktan, başkaları tarafından küçük görülüyor olmanın insanı nasıl yaraladığından söz ediyordu. Hatta bana öyle gelmişti ki Selim'in dertlerine derman olamadığı ama aklından da bir türlü çıkaramadığı "gerçek tutunamayanlar"ın yazgısında yokluk aşağılanmışlığı bir kadere dönüştürdüğü için Atay'ı bu kadar ilgilendirmişti. Bazı insanları tek bir bakış darbesiyle gülünçlüğe mahkûm ettiği için, kendini ele verme korkusu içinde daima ürkek, daima kırılgan, hep utanan taraf olarak yaşamak zorunda bıraktığı için yapıtlarının merkezine yerleşmişti. Kendi okumuş yazmış kahramanlarını da bir tutunamayan olarak, "gülünç olmaktan vebadan korkar gibi korkan" ürkek bir hayvan türü olarak, Tehlikeli Oyunlar'da olduğu gibi hayattan kaçıp hayali bir gecekonduya sığınmış insanlar olarak anlatmış olması boşuna değil. Bu dünyanın tutunamamışlarıyla kendi dışlanmış kahramanları arasında bir özdeşlik değil, ama bir benzerlik olduğunu anlatıyordu Atay. Selim'in dediği gibi: "Küçümseyici gülümsemelerinin beni gece yarısı uykumdan uyandırdığını, sabaha kadar yatakta kıvrandırdığını bilseler..."
Bir de mahkeme sahnesi vardı romanda. Başkalarını utandıranların, utançlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamadıkları ödeşme ânı. Bu kez yargıç kürsüsünde horlananlar, sanık sandalyesinde "onlar" vardır. Devasa romanındaki şaka örtüsünü ucundan bir kez daha kaldırarak, upuzun bir liste halinde, sanki hiçbir şeyi dışarıda bırakmama gayretiyle şöyle tanımlamıştı "onlar"ı orada Atay: "bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terk eden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar..."
Birbirini tamamlayacağını umduğum beş uzun denemeden oluşuyor Mağdurun Dili. Yoksul, taşralı, çingene, sakat ya da "gâvur" olmamız şart değil. Horgörülmenin ne demek olduğunu hepimiz az çok biliriz. Az ya da çok: Hepimizin kendini başkalarının karşısında zavallı, savunmasız, gülünç hissettiği anlar mutlaka olmuştur. En azından çocukken yaşadıklarımız başkaları tarafından küçük görülmenin, hatta bazen hiç görülmemenin insanı nasıl yaraladığını sarsıcı biçimde göstermiştir. Çok sonra başka nedenlerle küçük görüldüğümüzde, bunu genellikle o erken deneyimin diline çeviririz. Öyle olmasa bile "küçümseyen, çaresiz bırakan, değer vermeyen" ötekinin dünyayla henüz tanıştığımız yıllarda açtığı yara bize aşağılanmışın ne yaşadığını anlamamızı sağlayacak anahtarı sunar. Büyümeye çalıştığımız sırada biri bizi küçük görmüş, hayata tutunabilmek için görülmeye muhtaç olduğumuz sırada görmezden gelmiş, sanki biz orada yokmuşuz gibi davranmıştır. Yalnızca başkaları bizi aşağıladığında ne hissettiğimizi değil, biz başkalarını aşağıladığımızda onların ne hissettiğini, hepsinden önemlisi aşağılanmayı bir kader olarak tekrar tekrar yaşayanların ne hissettiğini de bu yüzden bütün boyutlarıyla anlamasak bile az çok sezeriz.
Bu belli belirsiz sezgiyi edebiyat yapıtlarının sunduğu imkânlarla belirginleştirmeyi deneyeceğim burada ben. Kavramsal düşünce önemlidir; ama kavramların bazen taşlaştığını, kavramaya aday oldukları içerikleri anlatmak şöyle dursun, anlatılmalarının önünde bir engele dönüştüğünü biliyoruz. Belki en çok bu yüzden, yaşantının sarsıcı içeriğinin unutulmasına razı olmadığı için önemlidir güçlü edebiyat. Yalnızca aşağılanmışlıktan değil, kendini "iğrenç bir paspas" gibi hissediyor olmaktan söz eder örneğin Dostoyevski. Kendini bir "paçavra", bir "ayakkabı tabanı" gibi görmekten, başkalarının gözünde olduğu kadar kendi gözünde de bir solucana, bir fareye, bir böceğe dönüşen insanlardan söz eder. "Ben alttaysam ve dışlanmışsam," der Suç ve Ceza'da Marmeledov, "ilk önce kendim kendimi aşağılamaya hazırımdır."
Aşağılanmış olmanın insanı bazen nasıl kapanmayan bir yaradan ibaret bırakabileceğini sanki bütün yönleriyle anlayalım diye dokumuş gibidir Dostoyevski romanlarını. İki hayvanın bakıştığı, birbirini bakışlarıyla tehdit ettiği sahne: cüssece küçük olan, büyük dik dik baktığında gözlerini yere indirir. Ama bir de görmezden gelinebilecek kadar küçük, ezilip geçilecek kadar değersiz olanlar var. Kumarbaz'da Aleksiy sokakta göz göze geldiği baronesin kendisine bir solucanmış gibi baktığını düşünür. Yeraltından Notlar'da yeraltı adamı başkalarının gözünde bir sinek kadar değeri olmadığına inanır. Karamazov Kardeşler'de İvan kendini bir tahtakurusuna benzetir. Öteki'nde Golyatkin bir böcek gibi yerin altında kaybolmak ister. Suç ve Ceza'da Raskolnikov böcek değil insan olduğunu kanıtlayabilmek için kan döker. Sonunda yine kavramlara varırız; ama tekil deneyimin çarpıcı içeriğini, kendini solucanmış gibi hisseden insanın ürkekliğini, oradaki korku ve öfkeyi bir kez daha kavramın içine çekmiş, kavramı yeniden şekillendirmeye çağırmıştır edebiyat.
Yine de en az bunun kadar önemli bir başka özelliği daha var güçlü edebiyatın. Bazı fikirlerden, bazı kararlardan, bazı cümlelerden ibaretmiş gibi düşündüğümüz insan bilincini bütün kararsızlıkları, çoktan bastırılmış sesleri, henüz kurulmamış cümleleriyle bir çatışma alanı olarak görme, bu birbiriyle yarışan sesleri aynı anda duyabilme yeteneği. Yine Dostoyevski'ye başvuracağım. Ezilmiş ve Aşağılanmışlar'ın yazarının en güçlü yanlarından biri, "ezilmiş ve aşağılanmış"ın bilincinde, biri diğerini tam susturamadığı için yan yana var olan karşıt sesleri aynı anda duyulabiliyor olmasıydı. Bu yüzden çoğu zaman klişelerle yaklaştığımız, tek bir sesten ibaretmiş gibi düşündüğümüz mağdurluğu bütün karmaşıklığıyla, meydan okumayla incinmişliğin, isyanla gücenmişliğin, öfkeyle korkunun aynı anda mayalandığı bir "yeraltı" olarak, böyle karmaşık bir toplumsal-ruhsal mekânla ilişkilendirerek anlatabilmişti. Dostoyevski'nin yalnızca Yeraltından Notlar'da değil, mağdurlarla ilgili diğer romanlarında da şekillenen "yeraltı" gerçekten parçalanmış, kararsız bir mekândır. Toplumu oluşturan sahte erdemlere yönelik yıkıcı eleştiriyle bu değerleri değiştiremiyor olmanın yol açtığı tıkanma duygusunu, uygarlığın yeraltına ittiği tekinsiz içeriklere sahip çıkma çabasıyla bunu topyekûn bir saldırıya dönüştüremiyor olmanın verdiği engellenmişliği, yasa-tanımazlığın verdiği cesaretle horlanmış olmanın açtığı gurur yarasını, nihayet yasaya meydan okuma kararlılığıyla meydan okunan tarafından görülme isteğini aynı anda anlatıyor, bütün bu karşıt sesleri birbiriyle mücadelesi içinde aynı anda duymamızı sağlayabiliyordur Dostoyevski. Romanda bu çoğul anlatım önemlidir; çünkü bir yandan bize aşağılanmışın acısını, bastırılmış olanın neden yıkıcı bir enerjiye sahip olduğunu anlatır; ama diğer yandan mağdurun bazen neden bir eziklik ve ıstırap (hatta bir intikam ve hınç) diline kilitlendiğini, bugün bastırılmış olanın yarın hangi içeriklerle geri dönebileceğini, bugün aşağılanmış olanın yarın nasıl kendinde başkalarını aşağılayacak enerjiyi bulduğunu, nihayet mazlumluğun bazen neden baskıcı iktidar taleplerinin temel harcına dönüştüğünü de anlamamızı sağlar.
Mağdurun Dili'nde bu çatışmalarla dolu mekâna Dostoyevski' nin, Yusuf Atılgan'ın, Oğuz Atay'ın, Cemil Meriç'in yapıtlarının ışığında bakmaya çalışacağım. Bu dört yazarın birçok ortak yanı var. Zaten son üçünün, Atılgan, Atay ve Meriç'in kendilerini Dostoyevski'ye yakın hissettiklerini biliyoruz. Atılgan kendisini etkileyen yazarlar arasında Çehov, Faulkner, Joyce, Sartre, Camus, Vüs'at O. Bener ve Sait Faik'le birlikte Dostoyevski'yi de sayar. Atay'ın en sevdiği, kendi deyişiyle "tutunduğu" iki yazardan biri Kafka, diğeri Dostoyevski'dir. Düşünce dünyasına romanlar aracılığıyla girdiğini söyleyen, birçok sorunu edebiyat üzerinden tartışan Meriç de yakın bir dostuymuş gibi söz ettiği Dostoyevski'yi ("Dosto") büyük kılavuzlarından biri sayar.
Yine de beni burada bu üç yazara yakından bakmaya iten Dostoyevski'den etkilenmiş olmalarından çok, üçünün de farklı biçimlerde dışlanmışlık ve mağlupluktan yapılma yeraltı dinamiklerini yapıtlarının merkezine koymuş olmalarıydı. Yusuf Atılgan Dostoyevski kadar varoluşçuluğun da izini taşıyan romanlarıyla –gönüllü sürgünlükle incinmişlik arasında gidip gelen aylak adamı, aynı anda hem mağdur hem cani olan Zebercet'iyle– Dostoyevski'vari bir yeraltının Türkçedeki en çarpıcı örneklerini vermişti. Oğuz Atay yalnızca "tutunamamanın acısı"nı değil, aynı zamanda bu acının bir dilsel şiddete maruz kalmak anlamına geldiğini, "aşağılayan, ezen, soluk aldırmayan kelimeler"le savaşmayı gerektirdiğini de anlatmıştı. Acının bir inandırıcılık kaybına yol açmadan, acı çekeni küçük düşürmeden, onu aynı zamanda yüceltmeden nasıl anlatılacağını sorun edinenler için muazzam bir ufuk sunar yapıtları.
Cemil Meriç'e gelince. Doğu'nun yağmalanma tarihinden olduğu kadar kendi kişisel hikâyesinden de ("horlanan göçmen çocuğu" olmasından) yola çıkarak bir mağlupluk anlatısı kurmuş, bazen bütün dünyanın hakir görülmüş kavimleriyle, bazen Avrupa'nın talan ettiği aç Asya'yla, bazen mağrur bir Doğu'yla, çoğu zaman da mukaddesleri çiğnenmiş bir Türk-İslam medeniyetiyle özdeşleştirdiği "mazlum"un yanında yer almıştı. Gergin uçlar arasında savrulmaktan çekinmeyen cümleleri, sevgileri kadar kinlerini de hissettiren üslubu "bu ülke" yazarını şekillendirmiş yeraltı dinamiklerini anlamamız açısından önemlidir. Yalnızca başkalarının iktidarının değil, bazen kendi iktidarsızlığımızın da sorun yaratabileceğini gösterdiği için, bunun yalnızca tanığı değil, örneği de olduğu için önemlidir yapıtları. Kendisini Don Kişot'a, Emma Bovary'ye benzetir; Julien Sorel'le kıyaslar Meriç. Ben de onu bir fikir adamı, bir üslupçu olduğu kadar, düşünsel-duygusal gelgitleriyle bir roman kahramanıymış gibi de ele alacağım bu kitapta.
Dostoyevski, Atılgan ve Atay'a dönersem, kuşkusuz başka yapıtlarda da varolan kararsızlık anlarından, yapıtta derin izler bırakan bir metinsel gelgit oluşturabilmişti bu yazarlar. Gerçi genellikle öyle okunmazlar. Birçoğumuzun gözünde Dostoyevski isyankâr bir yeraltının, Atılgan özgürleştirici bir aylaklığın, Atay şahane bir tutunamamışlığın savunucusudur. Yazdıklarında böyle bir savunma hattının hiç olmadığını söylemiyorum. Ama bu yazarları önemli kılan, o hattı savunabilmek için bütün yıkıcı enerjilerini serbest bırakmaları kadar, bunun yanı başında işleyen bir başka düşünsel-duygusal aygıtı, onu bu kez sorunsallaştırmamızı sağlayacak bir ikinci duygu-düşünce kulvarını da yapıtlarının içine yerleştirebilmiş olmalarıdır. Leylâ Erbil'in Cüce'deki eşsiz imgesiyle söylersem bir "çiftkalplilik"e, yapıtlarının içinde iki kalbin aynı anda atmasına izin vermiş olmalarıdır. Yeraltının karmaşık dinamiklerini anlatan bir edebiyat için bunun ne kadar değerli olduğunu tartışma fırsatımız olacak ilerde.
Bazı konulardan söz ettim, ama edebiyat yapıtlarını tarayan tematik bir çalışma değil Mağdurun Dili. Böyle bir çalışma için birçok başka yapıta, hem Türkçe hem başka dillerde yazılmış yapıtlara, yalnızca romanlara değil, başka türlerde verilmiş yapıtlara da girmek gerekir. Aşağılanmanın ardındaki ruhsal dinamikleri açıklamaya çalışan bir kitap da değil. Bütün bunlar yapıt yaratma sürecinin kendisini ilgilendirdiği ölçüde bu kitabın konularından olacak. Aslında iki şeyi aynı anda yapmaya çalışacağım burada. Birincisi, evet, bazı edebiyat yapıtlarından yola çıkarak bakışın nasıl bir şiddet içerdiğini; görülmenin, horgörülmenin, hiç görülmemenin neden bazı yazarların merkezi problemlerinden biri olduğunu, fakirlikten ya da yokluktan söz ettiklerinde bile neden ısrarla gurur yarasını anlattıklarını açıklamaya çalışacağım. İkincisi, aynı "bakış" öyküsü edebiyatın kendisini, yapıt yaratma sürecini nasıl etkiliyor, bunu anlamaya çalışacağım.
Edebiyatın "görme" gücünden söz ederiz çoğu zaman. Edebiyat yapıtının gündelik dilin görünmez kıldığını yeniden görülebilir hale getirdiğini; gerçeğe ayna tuttuğunu, geçmişe ışık düşürdüğünü, iç dünyayı aydınlattığını söyleriz. Güçlü edebiyat yapıtlarının böyle bir gücü olduğundan ben de söz ettim yukarıda. Ama edebiyatın yalnızca "gören" değil, aynı zamanda "görülen" olduğunu da unutmayalım. Var olabilmek için başkasının bakışına muhtaç olan şey: bakışın yalnız öznesi değil, aynı zamanda nesnesi. Halid Ziya'nın Mai ve Siyah'ının şair kahramanı Ahmet Cemil'in ağzından söylediği gibi, insana "ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim" dedirtecek emsalsiz yapıtı yaratabilmek için, ne kadar kendine yeterliymiş gibi davranırsa davransın bir aynaya, başkası tarafından görülmeye ihtiyacı var yazarın. Edebiyatın seyirlik yönünün hiç olmadığı kadar öne çıktığı, yazarın başkasının gözünü her an üzerinde hissettiği, hatta gözetlendiğini bilerek yazdığı bir çağda bunun başlı başına bir probleme dönüştüğünü hepimiz zaten biliyoruz.
Başkasının bize bakıyor olması, der Sartre Varlık ve Hiçlik'in ünlü "Bakış" bölümünde, başkasının yargılayan, küçük düşüren, utandıran bakışının nesnesi olduğumuzu, o halde savunmasız, kırılgan, incinebilir olduğumuzu gösterir. Bakışın, çoğu psikanaliz kuramının vurguladığı aynalayıcı özelliğine değil, oradaki egemenlik ilişkisine, ötekinin bakışının tek taraflılığına, bunun yol açtığı tedirginliğe çevirmişti Sartre esas dikkatini. Evet, görülmek ister yapıt; ama psikanaliz kuramlarının bize ısrarla anlattığı görülme ihtiyacı aynı zamanda bir huzursuzluğu, bu kez Sartre'ın anlattığı görülme tedirginliğini de beraberinde getirmiş gibidir. Yazan herkes bilir: günlerce düşünülerek kurulan cümle, aylarca çalışılarak çatılan yapı, yıllarca didinerek ortaya koyduğumuz yapıt pekâlâ küçük görülebilir; hatta bu devasa vitrinde hiç görülmeyebilir. Bir türlü yayımlatamadığı, yayımlanınca hiç ses getirmeyen Hind Edebiyatı' nın kendisi için utanılacak bir şeye, "hatırlanmasından utanılan, gayrimeşru bir çocuk, hayırsız evlat, sarsak bir kızkardeş gibi bir şey"e dönüştüğünden söz eder Cemil Meriç. Yazarın kendini bir tutunamayan olarak hissetmesinde, yaralı bir gururla yeraltına çekilmesinde, ya da Meriç'in yaptığı gibi kendini bir "ezeli mağdur" olarak tanımlamasında bunun da payı yok mu?
Aynı anda hem acı hem incinmişlik hem de büyük tutkulardan yapılma bir "yeraltı trajedisi"nden söz ediyordu Dostoyevski. Romanlarında bu trajedinin çoğu zaman büyük hayallerle engellenmişlik duygusu arasında bocalayan okur yazarların kaderi olması tesadüf değil. Bütün bunları tartışma fırsatımız olacak ilerde. Şimdilik şunu söylemekle yetineceğim. "Ezilmiş ve aşağılanmış"ın içine sürüklendiği yeraltı üzerine düşünmek, yalnızca ihlalden değil, aynı zamanda gurur yarasından da oluşan bu toplumsal-ruhsal mekân üzerine düşünmek, başkaları tarafından görülme arzusuyla küçük görülmenin yol açtığı hayal kırıklığı üzerine düşünmek, o halde aynı zamanda edebiyat üzerine, yazarı büyük arzularla birlikte bir kez daha bir büyük tıkanmanın içine çeken bugünün seyirlik toplumu üzerine, bu toplumun yazara sunduğu açmazlar üzerine de düşünmek demektir.
Yazının başında sözünü ettiğim, sanık sandalyesinde oturan "onlar"a gelince. Evet, bir karşı-yargılama ânı var. Güçlü romanlar, "eziyet eden, hor gören, alay eden, çaresiz bırakan, baskı yapan, istismar eden onlar"ı yargılayanlar, yapıtlarının bir köşesine bir mahkeme sahnesi kuranlar arasından çıktı. Ama güçlü romanların, yazarın "onlar"ı aynı zamanda kendinde, kendi yapıtında kıstırmasına imkân tanıdığı için güçlü olduğunu da unutmayalım. "Onlar"ı kendinde kıstırabilmek: Edebiyattan aldığımız zevkin bir bölümü bunu yaparken harcadığımız emeğin ödülü olabilir mi acaba? (ss. 9-17)

Yokların Birikimi

Gidiyordu o
Yorgun ayaklarını görüyordunuz
Kollarını yüklenmiş
Yaslamış başını omuzlarına
Gidiyordu o
Neler götürdüğünü bilmeden
Neler götüremediğini bilmeden
Bana neler bıraktığını bilmeden

Hemen anlıyordunuz
Sevginin
Size yazılı olmadığını
Özgür bir yaratık olduğunu
Kendi istenci bulunduğunu seziyordunuz

Ne de azıcıkmış insan
Kocaman yaşamalar içinde
Bir gözlemcik
İyeliği yok
Kendi kuruntusuyla
Kendini dev sanmaktadır hepimiz

Kadın giderken
Sağındaki solundaki görüntüler
Akıyordu geriye doğru
Demek geçiciymiş diyordu kadın
Gördüklerim de inandıklarım da

Birdenbire kadın görünmez oldu
Ben görünmez oldum kendime



F. H. Dağlarca, Orda Karanlık Olurum

Unutkanlığın Savunusu

Gidenlerden bir adama;
Kıvanç’a nice mutlu yaşlara...
Berlin, 13 Mart



‘Gitme’nin anlamı son aylarda iyiden iyiye değişti. Gitmenin gerçekten ne olduğunu, ‘ölüm’ü duyumsadığım gün anladığımı sanmıştım ancak yanılmışım. Gitmek, sözlüğümde karşılık buldu artık. Sabahları beni dişetimden yakalayan demir kokusu, ağzımda; git gidebilirsen, her gidenin ardından en fazla gözbebeklerine çarpıp geri dönme cesaretini kendinde bulan kirpiklerinle…

Kolay olmadığını ‘bilme’nin gerçekliğini ‘öğren’ince, ayaklarının beynine, beyninin de belleğine direnmesi… Ne fayda, meşhur şartlar, mecburiyetler söylemi! Gel de çık sana şekil veren, seni sana yalvartan düsturlardan! Unutkanlıkları nı hatırlamakla ama somutu değil, algılayamadıkları nı unutuşlarınla umursamazlık taslamak! Ne büyük direniş!? Hatırlıyor olmanın o oburca bellek kemirmesi, hiçbir şeyin tarihleşememesi: taze ve her kurguda aslından biraz daha uzaklaşan, “hatırlama” yalanıyla uzaklığı yanına çekiştiren ikili dil… Gitmek, yüzümdeki tokadın ayaklanışı, bir tür son selamlama hali; geçmişi ve geleceği aynı anda, yeniden yazmanın çıtırtısı… Her unutuşumun, hatırla(t)maları n sivri ucu: gitmek! Benden çıkmayan ama bana vurulan edilgen çatılı savunma…
Gitmek; her kaçışın şartlara bağlanması, ertelemelerin önündeki siyah gözlük…

Madem yön veren bir ikilikten konuşuyorum, peki tersini sormaya da mecbur muyum?... Gidememek; kaygıların bu kez gelecekle değil, geçmişle boğuşması. Hafif bir yarıncı umut esiyor sırtıma doğru, geçmişse yüzümü yıkayarak yakıyor; karda cildini toprağa naifçe uzatan yüzümün hali gibi. Yüzüm soğuktan yanıyor ama aklım üşüyor…

Somurtkanlığımın falı geçmişim, dalgın aklım; esintiyi burnumla, boğazımla tutmama nedenim. İleriye dönük ne varsa hepsi sanki geçmişine diyetini ödemeden gidemiyor. Anıları itelememek, şartların beni yönetmesini sağlıyor ama neden de oluyor.

Kusma öncesi son dağı görmek üzereyim, ne tuhaf(!) bu da çocukluktan kalma bir mide bulantısı belirtisi. O zaman da dağ görünce hemen arka koltuğa kıvrılır, yüzleşemezdim belki de kahverengiyle…

Şimdi?… Bir diyet daha kahverengiye, kahverengiliğ e… En çok giydiğim renk… Ya en sevdiğim? Seçme şansımın olmadığını söylemenin gönüllü hapisliği, karamsarlık ihtiyacıma ilaç oluyor.

Tıpkı bu gidişlerin arkasından bakakalmanın beni içten içe hüzünlere doyurması gibi…

Kül Öykü Gazetesi, Haziran 2008

Buruk Bir Gün


Sadun Hoca gitti. Gitmek... Bu kelimeyi sevmiyorum, özellikle son aylardır.
Bir bir kayıyor çevremdekiler. ..
Huzursuzluğum katlanıyor...
Ya öteki tarafa, ya da etrafa gidiyorlar.. .
Hangi yöne, hangi boyuta olduğu önemli mi!
Sorun, gitme denen illetin içime demir kokusu salmasında.
Kan gibi; dilinin tadını değiştiren,
daha önce tattıklarından farklı olduğunu çağrıştıran,
tükürme hissi veren o şey...

Son kitabını dün yayıma hazırlayıp noktayı koymuştum,
ama ertesi gün daha büyük bir noktanın başka bir 'güç(?)' tarafından konacağını bilmeden...
Ödül törenine katılamadığı gün, belki de herkes o beklenen sonu içinden geçirmiş ama tebessümlü dudaklardaki nezaket, dili kilitlemişti.
'Geçmiş olsunlar'ın yerini sadece üç hafta sonra 'Başın sağolsunlar' alacakmış, nereden bilebilirdik ki?...

kitaplarından süzdüğüm bir cümle var:
"Hayatta aslolan yoldur, molalar yola dahildir."

Siyaset ve bilim, üzerinde bilindik lafların söylendiği ve varolanı tanımlamanın ötesine geçilemediği ölçüde anlamlı mıdır? Anlamak, çözmeye yetiyor mu?
Çoğu kişinin koskoca hocadan daha süslü sözcükler beklemesine karşın Sadun Hoca, siyasetin çözüm üreten yanını bilimin suskunluğuna tercih eden,
fakat bilimselliği siyasetin avucuna bırakmayan bir duruş sergileyebilmişti.
Önemli bir ayar!

Bilime toplumsal bir işlev yüklemek, beraberinde anlaşılabilen bir dili, kendi içine saplanıp kalmayan bir ekonomi anlayışını gerektiriyordu.
Sadun Aren bu yüzden bir duruştu...

Taziye evinde bir bayanın, hocanın eşi Munise Hanım'a söyledikleri kulaklarımda:
"Kadınlar Sadun Bey'i severdi, bak Munise Hanım, gidişi bile onların gününde oldu..."

Munise Hanım:
"Öyle... Öyle... Sadun da kadınları...
ama biraz daha sabretseydi 19 Mart'ta doğumgününü kutlayacaktık..."

Evet hocam,
on bir gün sonra doğumgününü kutlamak üzere,
iyi ki var(d)sın...

yüzün...

kaç kurtar kendini,
ben oyalarım; git
içimde ne varsa sana alışan
hiç olmamıştı belki
hayat yalanlar bizi
dilerim güçlüdür zaman bu acıdan
yağmurdan sonra toprak kokusu yüzün
dokunsam da özlesem de aynı hüzün... aynı hüzün
bir adam bul kendine sana aynalar tutmasın
o kadar güzel yüzün; içine bakmasın
seni korkutmasın
özlesen de arasan da kendine sakla
herkes her şey senin olsun
bir beni yasakla tek beni yasakla

f.d.
uykusuz masallar'dan

Yakup Kadri'den Bir Yazı
ve
Hüzünlü Şark'ın Kovuluşu (?)








KÖTÜMSERLİKTE BİR FAYDA VAR MIDIR?
Yakup Kadri
12 Ocak 1920

Türkleri ve umumiyetle Şarklıları zahiren mütevekkil ve sabırlı görüp de ruhça iyimser sanan Garplılar, bize ait her şeyde olduğu gibi bunda da yanılıyor ve yanlış hüküm veriyorlar. Şarktaki bütün milletler adına söz söyliyecek değiliz; zira, Şarklı kelimesi pek sınırsızdır. Avrupa’da Şarklı denince, bir Sırp, bir Arap, bir Çinli, bir Acem hep bir safta görünürler. Nitekim harb sırasında İsviçre’de, halk bunların hepsine birden şu adı bıkmıştı: Makak. Lakin makakların da muhtelif cinsleri vardır ve mutlak bir Yunanlı ile bir Sırp, bir Bulgarla bir Çinli arasında yaşayış, düşünüş, duyuş itibariyle derin farklar bulunması lâzım gelir. Bununla beraber, Şarkın bu cins farkları içinde, bu muhtelif milletleri birbirine benzeten, birbirine birleştiren umumi bir sıfat da vardır ki, bunu aynı zamanda hem bir Türk’de, hem bir Arap’da bulmak kabildir. Ve Şarkın bütün milletlerini birbirine bağlıyan bu tek bağın düğümü de öteden beri Türkler olduğu ve öteden beri Türk milleti Avrupa önünde bütün Şarkı temsil ettiği için, Şarklı denilince önce Türk’ü anlamak zorunda kalacağız ve bizim bulunduğumuz iklim bölgesinde yaşıyan öbür milletleri mevzumuzun dışında bırakacağız. Zira, bunlar tamamiyle hiçbir şeyin örneği değildirler. İşte, bize göre Şarkın, bu hülya ve neşe diyarının, bu gürbüz ve has evladı ruhça dünyanın en sisli iklimlerinden çıkmış kadar kötümserdir. İnsanlığın en muhteşem ikballeri, en yüksek zaferleri, tantanaları, hiçbir şey, hiçbir şey Türk’ün kalbinde çömelen baykuşu ürkütemedi, susturamadı. Bu mutsuzluk kuşu, tantanaların yüzyıllarca hâkimiyetin, kudretin, azametin en çeşitlisi, millî ve siyasî hayatımızın en coşkun düğün ve bayram günlerinde bile bir dakika ulumadan geri kalmadı. Zafer toplarının, zafer davullarının ve zafer naralarının arasından daima bunun sesi duyuldu. Denilebilir ki, bizde ilk Osmanlı kadınından, son Osmanlı kadınına kadar her ana ve baba, nesillerin kendilerinde tükendiğine inanmışlardır. Bugünkü günde kendilerine biraz iyimserlik tavsiye edilen kimseler diyorlar ki: Nasıl iyimser olalım? “Ahvalin şu fecaatine bakın! Bir memleket ki sallanıyor, her gün bir parçası başımız üstüne yıkılıyor, her tarafımız yara, bere içindedir, karnımız açtır, sırtımız çıplaktır. Yarın ne olacağımız belli değildir!” Zannetmeyiniz ki bu, yalnız bugüne ait bir teranedir. Biz, doğduğumuz günden beri babalarımızdan, babalarımız doğdukları günden beri kendi babalarından hep bunu dinlemişlerdir. Yıllardan beri ne görsek batmak belirtisidir, ne işitsek ölüm haberidir. Başta memleketi idare edenler olmak üzere herkes endişelidir. “Biteceğiz, bitiyoruz, bittik!” nekaratı bizim milli marşımızın yegâne güftesidir. Ve büyük söz bizde meşum sözünün eşitidir. Eski ve yeni bütün şairlerimize, yazarlarımıza bakınız, saçtıkları şeyler gittikçe şiddeti artan birer zehirdir. Esasen dikkat edecek olursanız, bizde, hele son zamanlarda iyimser görünmek adeta bir kabalık ve bir bayağılık telâkki edilmeğe, fikir ve soy yüksekliği kötümserlikte aranmağa başlandı. Somurtkan mısınız, mutlaka doğruyu görüyor ve doğruyu söylüyorsunuz, ümitsiz ve hiddetli misiniz, mutlaka en akıllı adam sizsiniz. Hele ikide bir: “Adam sen de, bu millet kurtulamaz, bu millet bitti!” demek cesaretini gösterdiniz mi, artık sizden büyük, sizden kahraman kişi düşünülemez.
En çok okur yazar takımımızda görünen bu zihniyet tabii, yani normal bir şey midir? Kötümser olmakta bir fayda var mıdır? Bir hakikate veya bir zafere ermenin en kolay, en doğru yolu daima her olayın fena yönlerini görmekte midir, değil midir? Burasını bilmiyoruz, fakat harb sırasında bu gibi kimseleri her memlekette dfaitiste, yani bozguncu diye kurşuna diziyorlardı.
Gerçekten millet işlerinde hele aşırı buhranla sırasında kötümser olmak bir nevi hezimetçilik, bir nevi mızıkçılıktır. Hattâ diyebiliriz ki, bir nevi şuursuz hainliktir. Zira, bu gibi kimselerin bir cemiyete içeriden verdikleri zarar herhangi bir düşmanın dışarıdan yapabileceği zararın kat kat üstündedir. Bunlar o akılsız dostlardır ki, akıllı düşmanı aratırlar ve farkına varmaksızın kaleyi içeriden verirler.
Eskiden ne ise, fakat son zamanlarda -ki mânen her vakitten ziyade kuvvetli, yani ümitli olmak zorundayız- taraf taraf her kürsünün üstüne bir baykuş oturdu ve insanı hayatından bezdiren bir uluma ile ötmeğe başladı. Teneffüs ettiğimiz hava bu sesle zehirlenmiştir, ciğerlerimiz her açılışında, her kapanışında biraz daha ölüm havası yutuyor.
Bu havayı temizlemek zamanı daha gelmedi mi? Halkın mânevî sağlığı adına buna her şeyden önce lüzum vardır. Zira, vücudumuz gibi ruhumuzun da sıcak güneşe ve saf havaya ihtiyacı vardır. Ruhumuzun ihtiyacı mutlaka bedenimizin ihtiyacından daha üstündür. Maateessüf, halkın ruhunu idare edenler bu cihete hiç dikkat etmiyorlar; karanlığa karanlık katıyorlar ve bazı memleketlerdeki ücretli «nevhagerler» gibi, memleketin içini durmadan bir yeis ve ümitsizlik havasiyle dolduruyorlar. Bunları cemiyetin selâmeti namına âdeta karantina altına almak lâzımdır. Zaten, her şeyden ümidini kesmiş ve milletin tamamiyle mahvına inanmış bu gibi kimselerin memleket ve millet işlerine karışmakta devam etmeleri bilmem ki, hangi akla, hangi mantığa uyar?

Değerlendirme

Yakup Kadri, gerek romanlarında gerekse siyasi içerikli yazılarında Milli Mücadele dönemini bir seferberlik havasında işler. Karakterlerini, bu havayı ya gözünü budaktan sakınmayan bir subay, düzenli ordu öncesi yerel direnişçi gençlerden, yaşlılar; ya da bunların tersi kutbundaki işgal kuvvetlerine yardımcı yerel halktan, vurdumduymaz ve sadece Batı'nın giyim kuşamını almış, her gelişmeye kötümser bakan, sömürge güçlerine yakın duran aydınlardan oluşturur. Yakup Kadri için yerel direnişi ulusal ölçekte Gazi’nin ordusuyla birleştirmek, izlenecek yolun kilit noktasıdır. Yaban, Milli Savaş Hikâyeleri, Hikâyeler ve Bir Serencam döneme ilişkin kahramanların kurgularından örnekler sunar. Yakup Kadri, Milli Mücadele sürecinin öncesinde hastalığı nedeniyle gittiği İsviçre’de Batı’nın Şark’a bakışını daha yakından görür, sonraları Vatan Yolunda’nın bir bölümünde kurtuluşun dışarıda değil, ‘milliyet esasına dayanan bir idrakten geçtiğini’ belirtir. Avrupalı’nın tefekküründen, insaf ve adaletinden kopuşun anahtarı olarak görülen milli idrak’ın Mustafa Kemal’de somutlaştığını düşünen Yakup Kadri, bu övgüsünü Atatürk: Biyografik Tahlil Denemesi ve Politikada 45 Yıl’da üst düzeye taşıyacak, Şark’ın kara talihi olarak gösterilen sömürgeliği Mustafa Kemal’in yendiğini iddia edecektir. Onun gözünde ahlaki çözülmenin, hedefsizliğin bertaraf edilmesinin, yeniden yükselişe geçmenin öncülüğünü Atatürk üstlenecektir. Yanlış, onun yolundan sapılmasından kaynaklanmıştır. Yakup Kadri'nin, Türk Devrimi'nin aslında Doğu'nun kurtuluşuna örnek teşkil edeceğine inancı tamdır. Ancak zamanla Ankara'daki siyasi çalkantılar, ayak oyunları sonucu genç cumhuriyette yaşanan bölünmeleri ve nihayetinde bu devrimin başarıya ulaşamama ihtimalini de romanlarında bir karamsarlık havasında aktardığını görebilmekteyiz. Batıcı aydın eleştirisini dans edilen salonlarda tehlikeli kadınlara saplanan, koltuk sevdasına tutulan, ihale ve iş takibi peşinde koşan isimlerle devam ettirir ve devrimin ödevlerinin bu tip insanlar yüzünden arka plana itildiğini savunur. Bu mesajını toplumsal ayrışma noktalarını, halkı önemsenmeyen siyasilerin “Ankara Palas-Çankaya-Anadolu Kulübü” üçgenindeki statü endişesiyle dolu hayatlarını açarak sürdürür. Esasında toplumsal yozlaşmanın tekkelere dahi indiğini göstermek isteyen Nur Baba'nın Yakup Kadrisi, aile yaşamının yanlış Batı(lı)laşma ile bölündüğünü, kadınların beyhude zevkler peşinde koşarak erkeklerin de aklını çeldiğini Kiralık Konak ve Hüküm Gecesi'nde geliştirecektir. Bu anlamda aşağıda Milli Mücadele döneminden bir yazısını sunacağımız Yakup Kadri, gerek 1920 öncesindeki gerekse sonrasındaki karamsarlığını düzenlenememiş ve devrimin ilkelerine göre yönetilememiş, Gazi'ye uyamamış bir toplum üzerinden işlemektedir. Onun 1920'den önce yanlış Batı(lı)laşma ve ahlaki yozlaşmayı konu edinen yazıları, 1920'nin bağımsızlık mücadelesinde aşılanan bir umutla tebessüm edecek, ancak cumhuriyet Ankarası'nda yaşadıkları, cumhuriyetin kendisine değil, fakat Panorama'da işlediği üzere, hayata geçiremediği yeni ilkelere tekrar karamsar bir bakışa bürünecektir. Öyle ki, 1958'de yazdığı Vatan Yolunda'da, Kurtuluş Savaşı günlerindeki cepheden gelecek umut dolu haberleri, seferberlik halini özlediğini belirtecektir.
Aydınların karamsarlığını, güç’ün milletin kendisinde olduğu bilinciyle aşmayı çabalayan, bu anlamda Şark’a gerek içeriden gerekse dışarıdan yüklenen kaderine boyun eğen söylemi, yine bu aydınları mücadeleden uzak tutarak, bir tür 'ümit türdeşliği' yaratarak aşmayı öneren Yakup Kadri’nin aşağıdaki yazısı, bir aydın eleştirisi olduğu kadar, mücadeleye atılması beklenen ‘ideal aydın’ tipini yaratması açısından da ilgiye değerdir. Karamsarlığı Şark’a özgüleyen bir anlayışa eleştiri getiren, Şark’ı kendi içinde ayırmayı deneyen ama sadece Türklüğe bu Şark içinde özgün bir kulvar açmayı düşünen Yakup Kadri, bir açıdan mücadeleye moral destek aşılamakta, diğer yandan da eleştirel tavrın “bilgiç kötümserliği”ni safdışı etmeyi tasarlamaktadır. Şark’tan ayrıştırılabilecek Türk tipi bir hayat ve mücadele biçiminin karamsarlıktan sıyrılarak Şark'a yol göstermesini de hedefleyen bu tavır, aydın’ı mücadele içinde belli bir forma sokmayı düşler , bu açıdan olağanüstü şartların türdeş bir mücadele stratejisi yaratan, muhalefeti dizginleyen meşruiyeti de kurulmak istenir.
Şark’a yüklenen ‘ezeli-ebedi mağlup’ söylemini Avrupa’da iken deneyimleyen Yakup Kadri’nin bir anlamda bu Şarkiyatçı söylemden beslendiği de söylenebilir. Zira, karamsar eleştiriyi 1920’lerde “zararlı” olarak kodlayan bu tavır, zaten 'gereksiz, işimize taş koyan' fikirleri, Batı’ya karşı olduğu kadar içe dönük otoriter bir söylem kurmak adına şansına da sahiptir. Şöyle ki; 'emperyalist Batı'ya karşı verilen mücadelenin kazanılması halinde, zaten 'kökü dışarıda, teslimiyetçi' fikirlerin mücadeleye katılmamasının bu milli zaferi getirdiği düşüncesi, yeni rejimin otoriter karakterine dayanak sağlayabilecektir. “Baykuş”un varlığıyla bile etrafındakileri rahatsız eden, sürekli endişe çağrıştıran, millete de kendi baykuş duruşunu bulaştırabilecek yanı, Yakup Kadri’nin bu yazısında sıkça kullanılacaktır. Milli Mücadele sürecinde “her zamankinden fazla” olduğuna dikkat çekilen bu baykuşluğun kökeni belirtilmez, Osmanlı'ya da tehlike saçan haliyle anımsatılır, böylece sinsi bir tavırla eşleştirilir. Her olası tehlikeyi sonumuzun geldiğine dair karamsarlıkla yorumlamanın, 'gerçekleri görmek' gibi bir yanılsamaya karşılık geldiğini ifade eden Yakup Kadri, bazılarının her sendelemeyi yıkılma alameti olarak okumasının sanki önüne geçmek ister. Bunun için de Batı tarafından kurulan Şark imgesinin teslimiyete yönelik doğasını kırmaya çalışır, ancak burada belki de esas sorun, Doğu’yu türdeş görmeyeceğini başta belirten yazarın, Türkleri Doğu tasarımından bir an evvel uzaklaştırmaya çalışırken, berisindeki Doğululara ise bu iyimserliği örnek almaya yönelik çağrıda bulunmasıdır. Yakup Kadri'de politik bir yönelim olarak Doğu’nun yeni Türkiye’yi ve önderi Mustafa Kemal’i örnek aldığı müddetçe ilerleyebileceği yolunda bir kurgu mevcuttur. Bu, esasında Doğu hakkındaki temel önkabulleri yıkmaktan ziyade, karamsarlıkla inşa edilmiş ve sonu geldiğine inanılmış Doğu tasarımından Türk özgün modelini çekip çıkartmak, söylemdeki büyük Doğu tasarımını aşmamaktır. O halde Doğu, örnek model Türkiye’ye benzediği ve kendi içindeki “baykuş”lara prim tanımadığı ölçüde kurtuluşa erebilecektir.
Ayrıca sorun, “baykuş”un ilerlemeye tedrici bakması, “millî ve siyasî hayatın en coşkun düğün ve bayram günlerinde bile bir dakika ulumadan geri kalmayan” sesi ve tehlikeleri aşılamayacak engeller olarak değerlendirmesinin aşıldığı şartlarda, bunun rejimin demokratik niteliğine nasıl yansıyacağında düğümlenir. 1920 tarihli bu yazı, “Baykuş” imgesinin sinsi hainlikle malûl sayılması, olağanüstü dönemlerde mücadele stratejisinin tek elden belirlenmesi ve halkı mücadeleye katmanın moral değerlerinin saptanması adına hazırlanmış olabilir. Ancak cumhuriyet rejiminin kuruluşunda 'baykuş'u siyasal alandan uzak tutmaya devam edip etmeyeceği, savaş döneminin olağanüstülüğünün ardından muhalif unsurları meclis içi ve dışında önemseyip önemsemeyeceği kamusal tartışma kültürü açısından değer taşır. Yakup Kadri’nin 'kötümser okuryazar baykuş’unun kamusal tartışmalardan yalıtılması, sürekli ‘kuşatma çemberi’ndeki cumhuriyetin demokratik karakterini etkilemiş olabilir mi? Ya da 'kötümser' tavrıyla cumhuriyete sadece 'zarar' getirebilecek 'baykuş', bu tip düşüncelere itibar etmediği için toplumun karanlık günlere dönmeyeceğini savunan cumhuriyetin otoriter söylemini pekiştirmiş olabilir mi? Daha genel bir soruyla, 'baykuş'u olağanüstü dönemlerde ilerlemenin önünde engel gören ve bu 'zehirli ses'e pek de itibar edilmemesini salık veren fikir, çok partili demokrasiye geçiş 'deneme'lerindeki -artık olağan olması dilenen dönemlerde- her hareketlenmeyi rejime tehdit sayan karamsar tavrıyla Batılıların “bu coğrafyada demokrasi işlemez, işlese de dinamiklerini kendileri değil, biz yaratırız” söylemini yeniden üretmiş olabilir mi?

Nasıl? Dergisi, Haziran 2008

İki Tekerlekli Yeni Medeniyet


“Medeniyetin sefahati ile köy hayatı; her ikisi de insanların haz duydukları şeyler olup birine alışanların ötekisini özlemesi ve yaşamını ona göre değiştirme imkânlarının peşinde koşması, hiç olmazsa istemesi, doğa yasalarının gereğidir.” İ.A.Tevfik



Velosipet ile bir cevelan, İbnülcemal Ahmet Tevfik’in arkadaşıyla 1890’larda İstanbul’dan Bursa’ya vapur ve velosipetle (bisikletin eski biçimi ) yaptıkları seyahatin öyküsü. 266 km süren bisikletli yolculukta rastlanan yerler, tanışılan insanlar bu seyahatnamede ayrıntılı biçimde betimleniyor. Kâh vapurda rastlanan bir rehberden edinilen bilgiler yoluyla, geride bırakılan adalara farklı bir gözle bakılıyor, kâh seyahatte görülmesi muhtemel alanlar hakkında önceden tutulmuş notlar gözlemlerle karşılaştırılıyor. Seyahatin Osmanlı’da bir ulaşım ve eğlence aracı olmaktan uzak velosipetle yapılması, Ahmet Tevfik ve arkadaşının maceralarına başka bir boyut katabiliyor. Cevelanın belki de en önemli noktası, okuyuculara hem yöre hakkında bilgi sağlaması hem de modern bir ulaşım aracı olarak bisikleti topluma yayma isteğidir. Tanıtımı bir vazife halini alan ve eserin sonunda da ayrıntılı özellikleri anlatılan velosipet, ‘medeniyet’e dair anlatıyla bütünlük taşımaktadır. Tevfik’in gözlemlerini belirleyen önemli bir nokta da İstanbul-Bursa arasının kimi gözlemcilerce hor görülen yanlarının kendisince iyimser, olumlayacı bir üslupla aktarılması, bir tür mekânsal güzellemeye gidilmiş olmasıdır. Bu tavrın Abdülhamid iktidarıyla ters düşmemek adına sergilendiği de düşünülebilir.

Tevfik, ilk kez 1900 yılında yayımlanan seyahatnamesinin girişinde, Temmuz ayında, kısa bir velosipet tecrübesi olan arkadaşıyla Bursa’ya eğlenmek amacıyla gitmeye karar verdiklerini anlatır. Bursa yolu düzgündür. Bu mevsimde rüzgârın sürüş gücünü pek etkilemeyeceği umulur. Gerekli malzeme tedarikini ayrıntılı aktarması, Ahmet Tevfik’in uzun bisiklet yolculukları konusunda bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Ancak maddi yetersizlikler de tam donanımı imkânsız kılıyor; örneğin bisikletçi özel kıyafeti kullanmıyorlar ya da bisikletlerini sürekli yanlarında taşıdıkları için üstleri kirleneceğinden, vapurda iyi mevkiye bisiklet sokulmadığından şık kıyafetle dolaşmıyorlar ama mesafeölçerleri (siklometre) tastamam monte edilmiş. Velosipet –metinde ‘araba’ olarak da geçer- parçalarının ne işe yaradığı gibi bir teknik bilgi de bu araca aşina olmayan okurlara uzun uzadıya anlatılır. Bu anlatım, yer yer bisiklet kullanmaya teşvik edecek denli genişler, sürücü adaylarının ne tür teknik donanımı tercih etmeleri gerektiği de bildirilir.

Sarayburnu’ndan vapurla başlayan yolculuk, adaların ardı ardına tasviriyle devam eder. Bu arada çevreyi iyi bildiğini iddia eden geveze bir adamın hissettirdiği rahatsızlık bir yana, yanlış bilgiler de vermesi Ahmet Tevfik’i çileden çıkarır. Neyse ki o, gerek çağrışımlarına gerekse yola çıkmadan tuttuğu notlara güvenmektedir. Geçilen yerlerin doğal yönleri anlatılırken, buralar daha çok ziraata yönelmiş topraklardır. İstanbul’un ticaret hacminde önemli yer tuttuğu düşünülen gıdanın üretim alanlarını görmek onu heyecanlandırır ancak bu heyecanın temelinde ‘doğal’ kalabilmek yatar. Vapurun durduğu anda velosipetin çevrildiği yer Mudanya’dır. Acıkan gezginler, doyurucu menü ararlarken burada leziz yemeklerin fırınlarda piştiğini öğrenirler. Sınırlı miktarda et getiren kasaplar, yöre halkının kahvaltı sonrasında akşam yemeği için koşuşturmasında asıl uğrak yerleridir. Alınan etler evde yemeğe doğranır, pişirilmek üzere fırınlara getirilir. Fırınlar, akşamüstü yemek arayanlara değil de, pişmiş yemeği teslim alacaklara hizmet verirler. O yüzden leziz bir yemek bulmak, geç saatlerde zordur:

“…’Herkes yiyeceğini fırınlara verip pişirtir, siz de öyle yapınız’ cevabını aldık. Biraz umutsuzluktan kurtulmuş olduk. Fırınlarda âlâ güveç yapılırmış. Yeteri kadar et alıp bir fırıncıya teslim etmekten başka çaremiz kalmadı. Şehir içindeki beş altı kasabı dolaştık. Bir okka et bulamadık. Açlığın son raddeye geldiği zamanda bütün kasabayı dolaşıp et bulamamaktan oluşan üzgünlüğün derecesini düşününüz.”

Bu noktada Ahmet Tevfik’in üzerine eğilmediği fakat işletmecilik anlamında bir ‘restoran kültürü’nün gezilen alanda henüz yerleşmediği ortaya çıkıyor. Seçeneklerin azlığı yerli ya da yabancı gezgini/turisti ya kendi yiyeceğine talime zorluyor ya da kahvaltıdan sonra gününün önemli bölümünü akşam yemeği hazırlığı için manav ve kasap arasında mekik dokumaya itiyor. Profesyonel anlamda bir restorancılıkla mahalle içi aş evi ya da sınırlı gıda üretim-tüketimi olgusu kendi içine kapalı yapıya bir işaret olarak okunabilir. Bunun erken dönem turizminde yiyecek ve konaklama açısından birbirini tamamlayan bir yönü de olabilir. Ancak konaklama açısından Mudanya ve çevresi, lokantaların sunduğu seçeneklere kıyasla müşterisini daha memnun edebiliyor. Üstüne üstlük, denize bakan bir odaya çıkan Ahmet Tevfik ve arkadaşı, odaya bisiklet çıkarılması konusunda otelciyle herhangi bir tartışma da yaşamıyorlar. Yörenin turizme yönelik tarihsel bilgisi de otel sahipleri ve rehberlerde yeterli düzeyde değil. Örneğin, otelci Mudanya adının nereden geldiğini bilmiyor, Ahmet Tevfik not defterindeki bilgilerle otelciyi de aydınlatıyor. Mudanya ve çevresinde yerleşiklik, kültür turizmini profesyonel bir kazanç faaliyeti olarak görmekten henüz yoksun. Beraberinde konaklama ve yiyecek kültürü de kendisini dışarıdan gelenlere açmayı henüz dert edinmemiş, yörenin bilgi düzeyi tarihsel’e uzanmıyor; yemek, ancak mahalleliye hitap ederek ya da misafirperverlik yoluyla kültürünü ifade ediyor. Para kazanma hırsı, kimi zaman yöre değerlerinin ardında seyrediyor. Otel sahibi, içki içmek için otelin önündeki sahili kullanmak isteyen müşterilerini paralarını iade ederek otelden uzaklaştırıyor. Derdi, onlardan görerek başkalarının da burayı meyhaneye çevirmeleri... İçki içilecek ve konaklanacak mekânlar ayrışmış; alkol, ulu orta yerlerde kendini gösteremiyor. Meyhaneler, bu anlamda, içkinin dışarıya taşmamasına da hizmet veriyor. Ahmet Tevfik de bu tutumdan hoşnut, zira ne lokantaların azlığından, ne yollardaki bozukluktan ne de sanayileşmemiş ve doğallığını alabildiğine koruyan yörelerden, insanlarından şikâyetçi. Doğal, pek dokunulmamış yerler onu rahatlattığı, bir kaval sesi kulağına ‘musikinin en doğal nağmesi’ geldiği gibi, eleştirebileceği özellikleri de ‘normal’ karşılama yoluna gidiyor: İstanbul’dan Bursa’ya gelen birisine farklı iş kollarının nasıl olup da aynı hizada dükkân açtığı şaşırtıcı gelse de, burası ‘kendi’ düzeni içinde işleyişini kurmuştur.

Ahmet Tevfik ve arkadaşı, gezilerini sabah velosipetle yapıyor, akşamları da yürüyerek şehri dolaşıyorlar. Yatmadan bisikletlerin son bakımları yapılıyor, velosipete binmek ciddi bir iş olarak algılanıyor. Mudanya’dan Bursa’ya uzanan yol, yokuşlarla dolu… Kimi zaman bisikletleri ellerinde taşıyarak yokuşu yürüdükleri de oluyor. Tecrübesiz ve biraz da sabırsız arkadaşı, Ahmet Tevfik’e “Biz bunları sürüklemek için mi getirdik?” diye serzenişte bulunduğunda, Tevfik ona bir hoca edasıyla teselli veriyor, inişlerin de zevkli olduğunu hatırlatıyor , inerken bisikleti nasıl kullanması gerektiğini öğretiyor. Bu eğitim, sadece ikisinin arasındaki bir dersle sınırlı kalmıyor, Tevfik’in velosipet kültürünü ve sürüş yöntemini okurlara da yayma gibi bir hedefi var sanki:

“Yokuş inilirken durmak için fren kullanıldığı gibi, ön tekerlek ayakla basılarak da dur(dur)ulur, lakin bu son çaredir. Çünkü meyilli bir yerde özellikle durmadan artan hızla birikmiş güç ve süratle gidilirken ayakları dayayıp durmak pek büyük ihtiyatsızlıktır. (…) En iyisi, kesin zorunluluk olmadıkça, yolun müsaadesine göre sağa ya da sola, yokuşça bir yere doğru gidip, ayakla da yardım ederek, bizim yapmak zorunda kaldığımız şekilde hareket etmektir.”
“… Zaten yol eğilmeye başlar başlamaz, arkadaşıma, olabildiği kadar benden geri kalmasını, fren ile manivelalarla idareye hazır halde olmasını ihtar etmiştim… Daha o noktaya varmadan önce, ‘Freni sık! Sağa sap!’ sözcükleriyle, sağ taraftaki meydancığa göre bir daire çizerek, freni de sıkıp, manivelayı da olabildiğince geri basmasını anlatmayı başardım.”

Bursa Ziraat Mektebi’nde yeni tekniklerle yapılan eğitimi izlerler, öğrencilerden bilgi alırlar. Burada öğrencilerin oturuşu kalkışı, aldıkları teknik bilginin bir ürünü sayılır. Nezaket, terbiye ve yüksek eğitimle birleşmiştir. Teknik bilginin getirdiği modern tavır, davranışı belirlemiş ve kültürel değişimi yaratmıştır. Bu halden memnuniyet duyup iftihar ederler. Bursa sokak ve çarşılarının düzenine, temizliğine hayran kalırlar. Ulucami, bedestenler, Yeşil Türbe anlatılırken beğeni üst düzeye çıkar, ancak bu gibi yerlerin imarını, korumasını sağladığı için payitahta bir övgü düzülmez, iktidarı değil ama doğayla bütünleştiğine inanılan mekânı güzelleme hâkimdir.

İnegöl, Bursa-merkeze göre geç gelişecek yer olarak tasvir edilir, ama İnegöl’ün doğal güzelliklerinin ön plana çıkarılması, aradaki farkı bu kadar büyük görmeyi engeller. Şose yolun tozundan üstleri kirlenir ama pek de dert etmezler. Dinlenmek için oturdukları kahvehanedeki sıcak insanların ‘arabaları’na meraklı bakışları, dikkatlerini başka yöne çeker. Çocuklar, yolun karşısındaki köprünün parmaklığı üzerine ‘kırlangıç yavruları gibi tüneyip’ bisikletleri ve onları seyreder. Köylülerden yeni yerler öğrenilir ve Kavaklar’a, Çitli’ye, Yenişehir’e geçilir. Yenişehir’de merak ve ilgi uyandırırlar. Çocuklar koşarak velosipetle yarışa kalkarlar. Sakallı bir zat kahveden kalkarak yanlarına gelir ve ricada bulunur: “Arabaya bin de şurada biraz dolaş. Biz de görelim. Biz bunu ilk kez gördüğümüz için pek merak ediyoruz.” Ahmet Tevfik’in ifadesiyle; arkadaşıyla ahaliyi memnun etmek için meydanda dönmeye başlarlar.

Kazalarla karşılaşan fakat sonunda Bursa-merkeze geri dönebilen ikili, doğal olanla büyük şehir hayatının arasında pek de bölünmüş değildir. Bu gezinin doğaya bir dönüş, İstanbul’dan kurtuluş değil eğlence amacıyla yapıldığı hatırlarındadır. O yüzden rahatlıkla “Artık İstanbul’u istiyorduk” diyebilmişlerdir. “Doğa mı, karmaşık şehir hayatı mı?” seçeneğine teslim etmez kendisini Ahmet Tevfik. Onun için velosipet, doğaya ulaşmanın en direkt, doğayı yürümeden daha hızlı tatmanın en yakın aracıdır. Bunun yanında doğallığı bozmayan, ona ters düşmeyen modern insan tasarımıdır velosipet. Kıra duyulan özlemi tamamlayan, doğal yaşamın hatırlatan ve aynı zamanda modern şehir hayatında da ulaşım aracı olabilen bisiklet, bir kültürün ifadesidir. O, sosyal ilişkileri kaynaştırabilen, tanımadığınız bir diğer velosipetli insanla dostluk kurmanızı sağlayacaktır. Kilit sözler: “Nereye teşrif?” ve “Siz ne cihete yahu?”dur. “Şehir hayatının doğallıktan uzak yaşantısına karşı insan ilişkilerini sıkılaştıran bir sosyal icattır. Binmeyi öğrenmek uzun zahmetler gerektirse de bisiklete binen, ona ciddi bir sevgiyle bağlıdır. Bu duygudan yoksunsa öğreninceye kadar çektiği sıkıntıları, döktüğü terleri unutarak ondan zevk alamaz. Bisikletten tatlı bir meşakkat, eğlendirici bir yorgunluk hissedilmelidir.”

AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu


Osman Ulagay (2008), AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu, İstanbul: Doğan Kitap.

AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu'nun süreci içeriden okuma çabasını hakkıyla güden bir çalışma olduğu kanaatindeyim.Baskın konumdaki kısırdöngüden koparak siyasal İslam'daki dönüşümü, çelişkileriyle birlikte özetleyen önemli bir deneme.

Ne yapılmaması gerektiği yıllardır az çok bilinmesine rağmen, ne yapılacağı bilinemediğinden,
yine yanlış stratejilere sapan, ancak rakibine yarar getiren bir siyasal hareketin de öyküsü Laik Darbe Fiyaskosu...

Kitaptaki başlıklar, belli ki üzerine yeni makaleler yazılmaya değer.
Bu açıdan Osman Ulagay, laik'çi' kanadın toplumun yeni yapısını okuyamadığına ilişkin notu, bu yeni sınıfsal yapıların neler olduğuna dair sosyolojik bir tespitle derinleştirseydi daha iyi olabilirdi.
Zira seçim sonrasında yeni sınıf ve tabakaların eğilimlerini saptamak daha önemli bir olgu haline geldi.

Çalışmaya burun kıvıracak, tıpkı kitapta belirtildiği gibi "sen de onlardan olmuşsun"lara çekebilecek kalemler çıkabilir.
Zira karşıtlıklar kurmadan siyaset yapamadığı gibi, günlük hayatta da düşünemez hale gelenler var.
Hasan Pulur'un bu kitapla ilgili yazısında böyle bir yaklaşım sergilememesini, kitabın kendisini iyi anlatmasına ve Pulur'a -bir nebze de olsa- gerçekleri gösterdiğine yoruyorum...

Kitabı eleştirel bir AKP değerlendirmesinden ziyade,
AKP karşıtlığının eleştirisine bir giriş olarak okumaya çalıştım.
Buradan yeni bir eleştirellik türetmekse sanırım okurların da görevi.

Anıtkabir Türbesi

222 A...555 K...3 sizden, 3 bizden...147'ler...14'ler...11'ler...68'liler...47'liler...49'lar...1402'likler...12'li darbeler...9'lar...28...5+3'e evet mi hayır mı?301 katil mi, bekçi mi?184 mü, 367 mi?27 Nisan...22 Temmuz...Biz Kaç Kişiyiz?

Sayıların hükümranlığı arasında düşmeden dolanması istenen bir toplum.
Bir mesaj verirken saymadan duramıyoruz.

Türkiye'nin siyasi tarihi biraz da sayıların tarihi değil mi?

Yukarıdaki sayı demetinden anlamlı bir dizi oluşturmaya çalışsanız ulaşacağınız sonuç ne olur?

Bugün için konuşursak...

Bir yanda bir devrin ateşleyici 555 K şifresi, diğer yanda açılmaya zorlanan yeni bir devrin alel acele yan yana getirilmiş tesadüfi sayıları.

Hak ve özgürlüklerin önünde "ya devamı gelirse..." bilirkişiliğiyle duran malum inatçı direniş sürüyor. İki kutup arasında olmak zorunda bırakılmamız, 'ya ondansın ya benden'lere zaptedilişimiz. ..
Sonra da 'demokrasi düşmanı' diye nitelendirilen bir DP ve bugünkü devamcısı gibi sunulan AKP...
Bu partinin oldubittiye getirdiği yasa düzenlemelerine karşı girişilen tepki, en az hükümet kadar demokrasiyi baltalamıyor mu?

Üniversitelerarası Kurul'da boy gösteren Celal Şengör... Geçen sene Kara Harp Okulu açış dersinde zehir zemberek 'şeriata karşı önlemler' konuşmasıyla komutanlardan nasıl da alkış toplamıştı! Ardından "ordu elbette demokrasilerde müdahale edebilir" özlü sözü...

Demokrasi bir uzlaşı mı, körler sağırların birbirini karanlıkta tokatlamaya çalışması mı? Bugün Anıtkabir'i türbeye çeviren, her şikâyetinde "Atam, atam bak bize napıyolar" diye somurtan bir militan zihniyet mi demokrasi getirecek?

Üstelik yaratıcı bir direnişle hükümetin karşısına çıkamayan, atasının arkasına saklanıp laf atan bir zihniyetle ülke, halının altına süpürdüğü hangi sorunu rahatlıkla tartışacak?

Kalıpların dışında, biraz daha anlayış içeren bir şeyler söylendiğinde "sen de onlardan olmuşsun vallahi"leriyle mi özgürlükler genişleyecek, derinleşecek?

Bugün, adına demokratik tepki denen Anıtkabir (artık bu eylemlerden dolayı ya Ağlama Duvarı ya da Hacıbayram'a dönüştürülen) yürüyüşleri, öfkeleri mobilize etmekten, insanlara 'tehlikeyi' göstermekten bile aciz...

Zira hiçbir yenilik içermiyor. İçermediği için de gün geçtikçe sıradanlaşıyor.
"222 A... Ha, tamam abi görüşürüz..." kadar sıradan bir ctesi buluşmasında çaya, kahveye davet edilmek, her gün gördüğün arkadaşınla Kızılay'da buluşmak kadar duygudan yoksun, taban yoksulu...

Hava o kadar aynı geliyor ki, koklamaya gidesim gelmiyor
Fotoğraf çekmek için bile gidesim gelmiyor...