Ara

Okumalıklar...



Tuğrul Kudatgobilik, “Koç’ta Üç Nesil” , YKY.

- Soner Yalçın, "Saklı Seçilmişler", Kırmızı Kedi.

- Zeynep Sayın, "Ölüm Terbiyesi", Metis.

- Murat Yetkin, "Meraklısı için Entrikalar Kitabı", Doğan Kitap.

- Dinçer Demirkent, "Bir Devlet, İki Cumhuriyet", Ayrıntı.

- Pierre Bourdieu, "Akademik Aklın Eleştirisi", Metis.

- Orhan Pamuk, "Hatıraların Masumiyeti", YKY.

- Carsten Dams, "Gestapo: Nazizm Döneminde Tahakküm ve Terör", İletişim.

- Yalçın Akdoğan, "Lider: Siyasi Liderlik ve Erdoğan", Turkuvaz.

- Derya Güntekin-Karakaş, "Hem Hasımız Hem Hısımız: Türkiye Finans Kapitalinin Dönüşümü ve Banka Reformu", İletişim.

- (der.) Meryem Koray ve Aziz Çelik, "Himmet, Fıtrat, Piyasa...", İletişim.

- (der.) Erinç Yeldan, Murat Koyuncu ve Hakan Mıhcı, "Geçmişten Geleceğe Türkiye Ekonomisi", İletişim.

- Metin Ercan, "Türkiye Küresel Büyüme Modeli", Boğaziçi Üniv. Yay.

- Pelin Buzluk, "Deli Bal...", İletişim.

- Hakan Bıçakcı, "Uyku Sersemi" ve "Seyrek Yağmur" , İletişim.

- Hasan Ali Toptaş, "Gecenin Gecesi", Everest.

- İbrahim Kalın, "Ben, Öteki ve Ötesi...", İnsan Yay.

- Peter Mendelsund, "Okurken Ne Görürüz?", Metis.

- Şule Gürbüz, "Öyle miymiş?", İletişim.

- Emre Alkin ve Yalın Alpay, "Paylaşmasak Olmazdı: 2000'li Yıllar...", Doğan Kitap.

- Hamit Bozarslan, "Türkiye Tarihi", İletişim.

- Volkan Özdemir, "Doğalgaz Piyasaları", Kaynak.

- Mete Yarar ve Ceyhun Bozkurt, "Darbenin Kayıp Saatleri", Destek.

- Saygı Öztürk, "Kod Adı Mürted", Doğan Kitap.

- İsmail Saymaz, "Türkiye'de IŞİD", İletişim. 

- Fehim Taştekin, "Karanlık Çöktüğünde: IŞİD...", Doğan Kitap.

- Altan Öymen, "Kayıp Yaz 2015", Doğan Kitap.

- Adam Phillips, "Kaçırdıklarımız", Metis.

- Selahattin Sönmez, "Adaleti Yolda Arayanlar", Doğan Kitap.

- Fikret Bilâ, "İdeolojik Kodlarıyla Kağıt Üstündeki PKK", Doğan Kitap.

- "10 Kasım Yas Günü", YKY.

- Ernst Bloch, "İbni Sina ve Aristotalesçi Sol", İletişim.

- Derya Sazak, "İtirazım Var...", İletişim.

- Cem Emrence, "Osmanlı Ortadoğu'sunu Yeniden Düşünmek", Türkiye İş Bankası.

- Şevket Pamuk, "Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme" (özellikle tekstilde bağımlılık makalesi), Türkiye İş Bankası. 

- Kerem Altıparmak ve Yaman Akdeniz, "Barış için Akademisyenler...", İletişim.

- Ercan Kesal, "Nasipse Adayız", İletişim.

- (der. İbrahim Kaboğlu), "Türkiye'nin Anayasa Gündemi", İletişim.

- Sevinç Doğan, "Mahalledeki AKP...", İletişim.

- Kemal Gözler, "Elveda Anayasa", Ekin.

- Can Kakışım, "Sınıf, Etnisite ve Kimlik", İletişim.

- Dilek Yankaya, "Yeni İslami Burjuvazi", İletişim.



Sahi, Artık “Burası Ankara” mı?



“Burası Ankara” kitabının yeni baskısı Kurthan Fişek Hocamızı kaybettikten sonra bir daha yayınlanıyor. Hoca, 2012 yılında Phoenix Kitap’tan çıkan tekrar baskıyı görebilmiş ve kısa sürede tükenen baskıya gösterilen ilgiden mutluluk duymuştu. Kurthan Hoca, Ankara’ya yeniden merak duyulmasını önemsiyor, yaş alan başkentin önemli değerlerine sahip çıkan insanların içinde biriken özlemin, olumlu tepkinin ve umudun hiç de azımsanmaması gerektiğini söylüyordu. Gezi’den sadece bir yıl önceydi…

Kurthan Hoca’yı 17 Eylül 2012’de, İstanbul’daki evinde aniden kaybettik, kendisini her yıldönümünde rahmet ve minnetle anmayı sürdürüyoruz. Onun Ankara’ya, Yönetim Bilimi yazınına, polisiye edebiyat “okurluğu”na, gazeteciliğe, atletizme ve mizaha katkıları saymakla tükenmeyecek. 

Belki de en önemlisi, hocanın bir yazı ve dil ustası olmasıydı. “Burası Ankara”, “Yönetim” ve “Yönetime Katılma” kitaplarında, diğer köşe yazılarında öne çıkan bir özellik var: Basit ve anlaşılır yazarken derinlikten taviz vermemiş, Türkçenin inceliklerini göze sokmadan gösterebilmişti. Dili siyasallaştırırken, mizahla bitiştirirken bunu ele ayağa düşürmeden, okurunun sabrını ve saygısını hoyratça tüketmeden yapabilmişti. Bazı mizahçıların yazıp çizerken aslında kendilerinin mizah malzemesi olduğu günümüzde, Kurthan Hoca’nın tribünlere oynamadan, edebiyat parçalamadan ironi yapabilme yetkinliği karşısında hayranlıkla ve saygıyla eğiliyorum. 

“Burası Ankara”nın elinizdeki yeni baskısı gecikmeyle çıktı, kitabı bir süredir arayanlara özür borcumuz var. Kitabın tükenmesinin ardından sözleşmesini yenilemek için rahmetli Kurthan Hoca’nın kardeşi Prof. Dr. Gürhan Fişek’i evinde ziyaret edecektik. Bir gün önce telefonlaşmıştık. Kader bu ya, ziyaret edeceğimiz gün Gürhan Hoca’nın vefat haberiyle sarsıldık. Bu kitap, Gürhan Hocamızın da hatıralarını ve ani kaybının acısını omuzlayarak elinize ulaşıyor; kendisine Allah’tan rahmet, değerli ailesine sabır diliyoruz.

********

Söz Ankara’dan açılmışken…

Rahmetli Kurthan Hoca’nın Ankara’yı en güzel açıyla gören yerlerden biri olan Esat’taki evinin balkonundan şehre bakarak yazmaya başlamıştım bu yazıyı. Onun Ankara’sı, Esenboğa Havalimanı’ndan hareket ettiğinizde yaklaşık 35 km dümdüz ilerleyip Çankaya Köşkü’ne varabildiğiniz bir başkenti anlatıyor, o başkentin olmazsa olmaz simalarını tanıtıyor, mekanlarını Kurthan Hoca üslûbu ve üstün mizahıyla resmediyordu.

Ulus’tan Çankaya Köşkü’ne doğru, yani Cumhuriyet aksı üzerinde bir tura çıkınız, ister internetteki haritalardan, isterseniz yürüyerek... İki yanınıza da Meşruiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan sürecin şahıslarının, olaylarının, mekânlarının, kahramanlıklarının isminin verildiği cadde ve sokak tabelaları çarpacaktır. Cumhuriyet’in birikimiyle ilerlediğiniz anayollar, size ara sokaklarında rejimin tüm simgelerini hatırlatmaya devam edecek ve hangi ara yoldan gelirseniz gelin, Mustafa Kemal ATATÜRK Bulvarı’na, size devleti çağrıştıracak bir noktaya bağlayacaktır. Zira “Burası Ankara”dır, Cumhuriyet’e koşullu ve tutkundur.

Ankara’dan kopan, kaçıp giden, ayrılmaya mecbur kalan, hatta kurtulduğunu sananlarımız bile “Burası Ankara” dendiğinde bir sokağından, bir caddesinden yola çıkıp kendi yaşına bakmadan saatlerce anılarını sıralar… 

      Ankara, belki kavuşturmaz ama buluşturur, gerisini size bırakır… Ankara’nın grisi, ayazı, simidi, ufak restoran ve kafeleri, sevenine üç gün bu şehirden ayrı kalsa özlem oluverir. Sizi görmek istemediğiniz biriyle en fazla iki saat sonra başka bir yerde rastlaştırma ihtimali dahi büyük bir şehir sandığımız Ankara’ya has bir kasaba özelliği gibi geliverir. Hele iki Ankaralı, mesela havasından geçilmeyen bir İzmirli’nin ya da flanör bir İstanbullu’nun yanında Ankara hakkında konuşsa “ne buluyorsunuz bu denizsiz devlet şehrinden” diyenlere cevap yetiştirmeye kalkmaz, özsavunmayla zaman kaybetmez, anılarını anlatarak mekânlardaki yaşanmışlıklarını sohbete katık edebilirler.  

Ankara’da bir telefonun ardından buluşmak en fazla 45 dakikanızı alır; trafiğin yoğunluğuna, uzaklığın verdiği üşengeçliğe mahal vermez, “karşı”ya geçme karmaşasına yenik düşürmez. Ankara kabahati hiç kendinde aratmaz; beş milyonun üzerinde insan barındırmasına rağmen, buluşamayanları kent keşmekeşiyle değil, şahsi mazeretleriyle baş başa bırakır. Ankara bahaneyi sevmez, erken uyandırır, eve erkenden yollar. 

*******

Ankara, bazen Ankaralılara ya da Ankara’yı değiştirmeye kalkanlara rağmen her türlü çirkinleştirme girişimine direniyor… Ankara, ancak İstanbul’a dönüş yolunu sevenlere inat, çirkinleşmeye karşı her dönem bir kaçış yolu arıyor ve buluyor kendisine. Bu yolun son dönemde nasıl bir yol olacağını, bizi nerelere götüreceğini ise zaman gösterecek.

Ankara, “yerli” Ankaralıların “Eski Ankara buralardan geçerdi” özlemine çok da takılıp kalmadan, kimi zaman yeni ticaret hayatıyla, kimi zaman “yeni” bürokrasisiyle, şimdilerde ise AVM liderliğiyle ve yeni siyasi rejimin mekân ve iskân anlayışıyla bir yol arıyor kendisine. Üstelik, rahmetli Kurthan Hoca’nın çekip gittiğini göremediği, zoraki yollarla emekli ettirilmiş 23 yıllık “başgan”ının da büyük payının olduğu enkazın içinden çıkmanın yollarını aramak gibi zor bir ödevi var Ankara’nın. Bu arayışın Ankaralılara ve devlet yaşamına neler katacağını, başkentten neler götüreceğini zaman gösterecek.

Yaşlanıyor Ankara… Özüne sadık kalarak yenilenmekten, yerinde dönüştürmekten ziyade yepyeni yerler türetiyor kendi içinde… Yeni yollar, mekânlar açıyor şehir içine… Adımları yavaşlayan eski Ankara’nın yaş alan binlerce sakini, Ayrancı, GOP, Bahçelievler, Emek gibi geçmişin itibarlı semtlerinde kapılarını çalan müteahhitlerin dairelerini kat karşılığı yıkma önerisini korku ve endişe içinde izlerken, hali vakti yerinde olanlar yeni, süslü, pahalı semtlere yavaştan yol alıyor…




Kurthan Hoca evinin balkonunda (Kaynak: Hürriyet)


Ankara’da eski ve alışkanlık yapmış semtler hızla gözden düşüyor, Kızılay Uluslaşıyor, Tunalı Kızılaylaşıyor, daha yukarılarda Çankaya’nın ışıkları daha az yanıyor. Merak ediyorum; Sıhhiye Köprüsü’nü Ankara için çok net bir kültürel, sınıfsal bölünme sayanlar acaba bu yeni dalga hakkında ne düşünüyor? 5 yıl öncesine kadar tıklım tıklım olan caddeleri seyreliyor, birkaç yıl öncesine kadar çuvalla hava parası ödenen dükkanlarına alıcı gözle bakan çıkmıyor.  

Ankara’nın adımlarındaki yavaşlamayı, üç dört yıldır Ulus, Kızılay ve Tunalı’da terör saldırılarının ve darbe girişiminin de etkisiyle artan çoraklaşmayı, sönen dükkan ışıklarını, sayıları çoğalan arabaların far huzmeleri telafi ediyor; eski semtlerin insanlarını sanki her akşam toplayıp yeni rejimin Bakanlıklar ve AVM semtine dönüşen Eskişehir Yolu’ndan Çayyolu’na, Yaşamkent’e, Bağlıca’ya bırakıyor, sabah yeniden şehir merkezine getirmek üzere… 

Ankara, kendi içinde adeta bir yatay göç yaşıyor; rejimde, ekonomide, siyasette, eğlencede, konutta ve kültürde… Ulus-Çankaya hattında kurulan Cumhuriyet aksı, bürokrasiden özel sektöre, konuttan eğlence yaşamına kadar ne biriktirdiyse bunu daha çok özel sektör bakışıyla, biraz da İstanbullulaşarak Eskişehir Yolu’na devrediyor. Devlet, anayasa değişikliğinden önce mekân değişikliğiyle yeni rejime ve onun taşıyıcısı olduğu yeni inşaat ve kalkınma hamlesine hazır hale getiriliyor. Devlet, özel sektörle konum olarak da bütünleşiyor, Başkanlık sisteminin bir uzantısı olarak, devlet plazalarda kâh kiracı yapılıyor, kâh devasa harcama ve teşrifat giderleriyle Külliye’nin yukarıdan rahatlıkla ulaşıp gözleyebileceği bir konum alıyor. Özel sektöre iş merkezi olsun diye inşa edilmiş binalara Ulus’tan, Kızılay’dan, Konya Yolu’ndan getirilen mahkemeler ve bakanlıklar, kurumlar yerleştiriliyor, yeni asansörler dosya ve insan yükü karşısında ilk haftadan bocalıyor. 

Bocalayan sadece asansörler değil, Ankara ve devlet de bu bocalamadan nasibini alıyor… Çankaya’nın parlamenter Cumhuriyet aksı yerini yavaş yavaş Başkanlık sisteminin düşlediği aksa bırakıyor. Başkanlığın AOÇ arazisinden baktığında rahatlıkla gözleyebileceği bir özel sektör, parti ve devlet “kaynaşması” Eskişehir Yolu civarında yükselirken, yeni Ankara’nın eğlence ve tüketim anlayışı aynı hatta 15 km boyunca arz-ı endam eyliyor. Artık daha uzun trafik kuyrukları, yayadan çok araca öncelik taşıyan geniş şeritli yol ve trafik lambaları, şehir merkezinden uzaklaşma furyasını, köprülü kavşakları, dikey akslar yerine şehri her bir kenarından enlemesine dolaşan yeni yollarıyla Ankara, başka türlü bir şehir oluyor.

Yeni rejimin inşaat, kalkınma, tarım, eğitim, finans, ticaret ve şehir hastanesi anlayışının, üniversiteye bakışının, “yürütme-yargı” algısının izdüşümü olarak yükselen Eskişehir Yolu, “Burası Ankara” kitabının aktardığı birikime karşı yeni siyasi Ankara’yı bize fısıldıyor. Sürekli imar faaliyetiyle gündeme gelen bir kent, bir “baş”kentten ziyade “taş”kent üzerinden tartışılmıyor mu? Başkenti başkent yapan özgün bir meydanımız hâlâ yok. Sizce de bir başkenti kültürünü ve tarihini tartışacak, koruyarak geliştirecek bir geleneğimiz olmayacak mı? 

Merak ediyorum…

Ulus’tan Çankaya Köşkü’ne uzanan hat günden güne kuraklaştıkça, işte tam da elinizdeki kitaptaki gibi “Burası Ankara” diyebildiğimiz kent hafızası silikleştikçe, bu hızla 5 yıl sonrasında hala “sahi, ‘Burası Ankara’ ” diyebildiğimiz bir kent kalacak mı elimizde? Yoksa her şeye alışmaya başladığımız gibi, buradaki yeni yolları da arşınlayıp evden işe işten eve dönme telaşında, “Evet, bir zamanlar burası Ankara”ydı deyip geçecek miyiz?

Biz, Ankara’yı sevenler için bir savunma ve dayanışma metnidir bu kitap. Sevmekte ısrar edenler için bir cesaret kaynağıdır, sevmemek için mazeret arayanlara ise en güzel yanıtlardan birisidir “Burası Ankara”… Başucunda tutulacak, baş üstü okunacaklar arasındadır.

Hor görmezseniz, şahsi bir merakım daha var: Adına “Kırmızı Kara, Burası Ankara” şarkısı yapılmış, rahmetli babamın takımı ve İlhan Cavcav’la özdeşleşmiş Gençlerbirliği, başkanının vefatından sonra bu sezon ligde kalır mı dersiniz?

Okay Bensoy
Öveçler-DM, 2017 


Baba...

  • #baba




    çocukluğum dün bitiverdi. 
    kara şimşek'e babamsız ilk defa dün bakabildim. 
    babamla en sevdiğimiz diziydi kara şimşek. maykıl şimşek'le konuştukça, önündeki kırmızı ışık yandıkça babama dönüp "bizim arabaya da bundan taktıralim" diye tuttururmuşum.

    çocukluğum van'da geçmişti ve meraklı bakışlar altında arabamizin kara şimşek ışığıyla ilerlemesinden öyle mutlu olurdum ki,kendimi maykıl,babamı da şimşek sanır konuşurdum "dizi dizi". 


    şimşek babam bu gece ardında kapkaranlık bir matem bırakarak gidecek.

    yatmaya giderken son sözü "hadi ben gidiyorum,allah rahatlik versin" olmuştu.

    rahatlık vermedi allah, bir sene önce bu gece,en azından bu tarafta... 


    babamsız ilk yıl nasıl mı geçti?

    her sabah o yatağa boş boş bakarak, yazmaya ve anlaşılma merakına küserek... ve onun gibi boşvererek,hiçbir şeyi senin üstüne iş olarak gelmediği müddetçe ciddiye almayarak,tıpkı onun kadar alay ederek...


     onun boşluğunu inatla "yokluk" diye tarif etmekten kaçıyorum,yüzleşmenin asĺında çok çiğ olduğu icin gerçekçi bi' eylem olduğunu sanıyorum,itinayla uzak duruyorum.

    itinayla her kaçışımı bir ufaklık anısına bağlıyorum, onun yokluğu ne zaman bir yüzleşmeye yaklaşıyorsa yüzümü biriktirdiğim çocukluk eşyalarına sürüyorum,anneme belli etmeden,çocuksu bi" saklanmaya yaslanıyor,yaşlanıyorum.

    acı, hiç acımadan büyüyor;içimin acımasına ve kendime dönüp üzülmeme fırsat vermeden bi' hızla, hazsız olgunlastiriyor.

    baba,meğer yokluğuyla olgunlastiriveriyormuş.

    rüyana 1 dk. girip 1 hafta çıkmayarak, yaşlandıkça senin reflekslerine konarak,
    sezdirmeden sızarak... hasan ali toptas'ın "Yalnızlıklar"ındaki baba kısmının üstüne hiçbir şey yazamam; laf dolandırıcılığı ağırlaştırılmış hapisle cezasını bulmalı.

    nihayetinde,
    halimin her yetime benzememesi için hatıralardan bir özgünlük yakalama telaşım devam ediyor... özlemin çok ağır bir yük,çekmeyi seviyorum #baba rahmet ve minnetle.

Azık (devamı)

Juli Zeh, "Issızlığın Gürültüsü"

Zeh, ne yazsa okutuyor. Bosna gezi-öyküleri de çok başarılı.


Metin Çınar, "Anadoluculuk ve Tek Parti CHP'de Sağ Kanat"

Derli toplu tez okumayalı epey olmuştu. Metin Çınar'ın çalışması, Anadoluculuk hakkında genel literatür taramasının yanında, tarihsel dönemlemeyi hiç unutturmadan arka planına iyi sindirdiği için, başarılı bir çalışma... İdeolojik konumlamaları ise tartışmalı. Kitaptaki bazı siyasi ifadeler ise, bir teze yakışmayacak derecede, ele aldığı akım ve kişileri alaya alacak cinsten.

Yüksel Taşkın, "AKP Devri"

"basılmasa da olurmuş" dedirten, yazarının önceki kitabıyla karşılaştırınca, kayıp sayabileceğim bir derleme.

Michael Sandel, "Adalet"

bir iş için okumaya başlamıştım ama iyi sardı. kitabın bölümlendirmesi iyi ve dili çok akıcı. kriz üzerinden geliştirilen, daha çok amerikan toplumu üzerinden adaleti tartışan bir kitap ama adalet üzerine teorilere meraklılara da faydası olabilir. şık bir çeviri.


Cengiz Çandar, "Mezopotamya Ekspresi"


"mezopotamya ekspresi"nden en az 1 aylık gündem malzemesi çıkar. ne hayatmış, yazarına ara sıra edebiyatçı cümleleri bile kurduruyor! yarısındayım, sonlara doğru merakım artacak gibi.


Selma Sancı, "Espas" (tekrar)


selma sancı'nın "espas"taki irkilten arasözleri, çoğu diyaloğunu gölgede bırakıyor. böylesi tercihler birçok metne zarar verirken,"espas"ta tersi olmuş,kurguya şık bir gerçeklik ve duygu geçişlerine bağlayıcılık katmış.


Mete Çubukçu, "Yıkılsın Bu Düzen"




Yalçın Doğan, "Savrulanlar: Dersim" 


(yeni başladım. "Dersim'in Kayıp Kızları-İki Tutam Saç" belgeselini izlemiş, kitapta bahsedilen "Bir Dersim Hakâyesi" derlemesini (Murathan Mungan) okumuştum. Bu kitap, genişleyen Dersim yazınını toparlayacak gibi. Yalçın Doğan, Özal ve sonrası döneme, Kürt sorununa dair çok iyi kitapların yazarı. Beklettiğine değdi gibi. Yalçın Doğan'ın toparlayıcılığı üzerine ayrı bir kitap bile yazılabilir.)


Darbe Komisyonu Raporu-2 cilt 

(devam ediyorum, 27 mayıs ve 28 şubat kısımları pek sorunlu. bakalım ne zamana bitiririm. medyada her hafta başka bir bölümü parlatılıyor. Okudukça mı gündem yapıyorlar, yoksa zaten her hafta hangi dönemin gündem yapılacağı baştan mı belli, bilmiyorum. işin garip tarafı biraz da burada sanki...)


Birikim, S. 284 
(1917: Geçmiş ve Gelecek-özellikle 4+4+4 yasası üzerine değerlendirme, Alevilik üzerine Besim Can Zırh'ın yazısı, 1936 Sovyet Anayasası üzerine yorum önemliydi)



Masada Bekleyenler


Atıq Rahimi, "Kahrolsun Dostoyevski" 


Jacqueline Russ, "Avrupa Düşüncesinin Serüveni" 

Oya Baydar, "O Muhteşem Hayatınız"

Faruk Tabak, "Solan Akdeniz"

Borisoviç Lutskiy, "Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi"


Cihan Tuğal, "Pasif Devrim: İslami Düzenin Muhalefetle Bütünleşmesi"

Atakan Hatipoğlu, "CHP'nin İdeolojik Dönüşümü"



Haşim Akman, "Güngör Uras Kitabı"

Nabokov, "Konuş, Hafıza"


azık

 
 
 
 
bedia c. güzelce'nin "1473"ü, kirpiyi ve savaşı gerçekten kirpinin gözünden anlatabilse,diyalogda insanlaştırma kaygısını aşabilse, anlatı ile kurgu'yu karıştırmasa,roman ya da deneme ile masalın ayrımını net verebilse, işi çocuk masalına dökerken,anlatıyı çürüten tarih anekdotlarına başvurmasa,çok anlamlı bir kitap olabilirmiş. bu haliyle zor okunuyor. kapak şık.
 
 
 
Birikim, S. 283, "10. yılında akp"
 
Bazı yazılar iyi bir dönem değerlendirmesi olmuş. akp'nin muhafazakar demokrasinin doktrinleştirme çalışmasına fazla gitmemesinin nedenleri üzerine düşünenler daha çok ilgimi çekti.
 
 
"19. cadde", april yayınları.
 
iyi bir küresel ekonomi romanı. özellikle imf ve db'nin kuruluş sürecini iktisat tarihi kitaplarından okudukça sıkılanlara önerilir. çok iyi bir romancılık bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir, seçilen konu iyi.
 
 
"ak parti", hakan yavuz (ed.), kitap yayınevi.
 
şık bir derleme, ilgiyle okuyorum. ingilizce baskısı 2006'da yapıldığı için, yurtdışına yazılmış olması ve 2005'e kadarki süreci anlatması nedeniyle, biraz mesafeyle okunabilir.
 
 
"neşet ertaş kitabı", bayram bilge tokel, everest yayınları.
 
haşim akman'ın neşet ertaş söyleşi kitabı bana biraz kuru gelmişti. usta, sentetik sorularla terletilmişti. havadan, güneş'ten değil... can arkadaşı bayram bilge tokel'in kitabı çok içten.
 
 
"tespih taneleri", mıgırdiç margosyan, aras yayınları.
 
çok geciktirdim, önceden okumalıydım. margosyan ile tüyap fuarı'nda tanışma şansım oldu. uzun konuştuk, huzurun gayri resmi merkezi. aras yayınları'nın çalışanları tam bir aile. hrant'tan dertleştik, genzimiz tıkanana kadar.
 
 
"faşist ideolojinin doğuşu", sternhell, ayrıntı yayınları.
 
derdini çok net oturtmuş, savrulmayan, ayrıntıya gireceği ve geri çekileceği zamanı iyi ayarlamış bir çalışma. hayranlıkla okuyorum.
 
 
nick yapp'ın "getty images" kitap dizisi (literatür yayın, 10 kitap) her derde deva. favorim,1930'lar. khaneden senelerdir ödünç alıp üzülerek iade ederdim. şükür kavuştuk. akşamları, "tavuk suyuna çorba" dizisi kıvamında okunuyor.
 
 
"cumhuriyet'in ilk yüzyılı", söyleşi: ismail küçükkaya, ilber ortaylı, timaş.
 
emeğe saygı ama "neredeyse söylediği gibi kitaplaştırmak" ile "söyleşi kitabı" hazırlamak arasında dağlar var. kitabın ilk 50 sayfasından önce bir 50 sayfalık ısınma soruları da yapılabilirmiş. birden ağır konulara girilmiş,                 
 
 
metis ajanda yine şık olmuş (konu: "ayvayı yedik!").
 
 
arthur berger,"kültür eleştirisi", pinhan kitap.
derli toplu,başını unutmadan ilerleyen,ayrı kitaba başlar gibi yeni bölüme geçmeyen şık bir giriş kitabı.

hakan günday-akif kurtuluş

hakan günday ve akif kurtuluş'la tüyap kitap fuarında kitaplarını konuştuk (24-25 kasım 2012).
akif kurtuluş'la ekim ayında 4 saatlik bir "mihman" sohbetimiz olmuştu.

hakan günday'ı da ankara'ya, bir dost sohbetine bekliyoruz. "yarım söz" aldık.
gelse, konuşsak uzun uzun, sonraki birkaç gün yolda varlı vakitsiz gülümseyerek yürüdüğümüz görülür de
utanır mıyız etraftan? sanmam...

sahi, kadrolu mihman tunç, ne zaman okur?

Aleviliğin ABC'si

video: http://www.dailymotion.com/video/xve5cr_devran-4-bolum_shortfilms?start=52

Yayına hazırlarken epey şey öğrendim...

hah

Birgül Oğuz, "Hah", Metis, Ekim 2012.




"Çünkü onlar 'annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor'. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği e
line alıyor. Namlunun ucunda: okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik para." 

Birgül Oğuz'un kitabı "yas" üzerine. Ancak yalnızca kişisel bir kaybın yasını tutmuyor "Hah". Hafızalardan silindi silinecek "yılbindokuzyüzeylül" devrini şimdiye fırlatmak arzusunu da duyuyor. Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor. Zamanın yas'a müdahalesi, halden hale geçen öykülerin dilinde buluyor karşılığını.

birgül oğuz'un içindeki oğuz atay hiç sırıtmıyor. her şey yerli yerinde. orası neresiyse artık, yazara sorulmaz. ("hah").

"hah"tan sonra birgül oğuz'un master tezine tekrar baktım. tez,sanki öykü kitabına dönüşmüş: "o.atay'da yazarlık kurumunun iflası ve edebi intihar"

Mihman: Karakterden ziyade olayı tartışalım

http://www.iletisim.com.tr/images/cust_files/120806161519.pdf



Çok değerli bir iş, çıktığı hafta okuma fırsatım oldu, yazarla yapılan gazete-dergi -internet söyleşilerinde kitabın okunarak konuşulması, soruların nitelikli oluşu dikkatimi çekti. 

Tesadüf, Akif Bey, sevgili Murat'ın yakınıymış. Geçen hafta Ersanların bürosunda buluştuk, 4 saate yakın eni konu sohbet ettik kitap üzerine. 

Bazı yazarlar, karşılaştığınızda sizde hayal kırıklığı yaratabiliyor, "aslında yazdığı kadar olgun ve dolgun biri değilmiş" diyebiliyorsunuz. "Konuşabilseydi yazar olmazdı" diyen bilge zatın aksine, Akif Kurtuluş, yazdığından fazlasını konuşabilen, bazen yazı mutfağını size açabilen, hatta yazdığına mesafe koyabilen, kitabının nitelikli okuru da olabilen yazarlardan... Kurguda bıraktığı muğlaklıklar, okurun yorumunu samimiyetle bekleyen, okura alan açan, romanı istediği yöne çekmesini "talep eden", tüm bunları yapmacık davranmadan başaran bir yazar niteliğinde. "Demokrat" çok mu genel bir adlandırma olur? :)

"Yalnızlık" ve "hatırlama-bellek" kavramları üzerinden çok şey konuştuk, romanı epey deştik, alt metinleri sorguladık. Sözelcilerin "fen" dallarına kıskanç merakından mıdır nedir, kitabın "otopsi"sini yaptık, "anatomisi"ni çıkardık, "iskeleti"ne baktık, nasıl "inşa" edildiğini konuştuk. Şener de oradaydı, doktor olmasına rağmen ses etmedi. "Bir Zamanlar Anadolu"da otopsi yapan doktorun yüzüne sıçrayan kan sahnesi var ya, öyle bir görüntü verdiysek, kendimden korkarım.

Neyse...

Kitabın 87 alt bölümünde karşılıklı konuşmanın değil, monologların merkeze oturması, "ilişkilerin romanı" olduğunu iddia eden bir metin için, işin içinden çıkmanın son derece zor olduğu bir uğraş. Belki de yalnızlık, bu monolog kurgusuna içkindir. Takdir etmek lazım.

Akif Kurtuluş, Türkiye sosyalistlerinde çok da alışkın olmadığım derecede hoşgörülü ve eleştiriyi samimiyetle kabullenebiliyor, en güzeli de eleştirilirken savunmasına hazırlanmıyor, sizi "dinliyor". Geridönüş toplayıcısı gibi çalışıyor, romandaki boşlukları bulmamız için oynadığı oyunları hınzırca "itiraf ediyor". Bu bakımdan "Mihman", Orhan Pamuk'un "Saf ve Düşünceli Romancı"sında yazma sürecine dair söylediklerinin bir uyarlaması niyetine de okunabilir. 

Kurtuluş, konuşmanızı "dinliyor", açığınızı yakalamaya çalışan "çelişki avcısı"na dönüşmüyor, kitaba odaklananın, evvela sözüne odaklanıyor, size yanıt verirken kitabı açıp örnekler vererek konuşmuyor. "Metin yazardan çıktıktan sonra okurundur" sözüne sosyalistçe sadık. Kitaba daha geniş vakit ayırıp "sosyalist gerçeküstücülük" üzerinden yazmayı deneyeceğim. Umarım başarırım. 

Size daha vurucu yanıt vermek adına, sohbeti bir atışmaya, hatta karşısındakini bilgi kefesiyle tartmaya dönüştürmüyor. Romandaki sukûneti, sohbetinde sürüyor. Konunun/ilişkilerin yakıcılığının tartışılmasını, karakterlerin tartışılmasından önde tutuyor. 

Eleştirildiği yerde "aslında doğru yaptığını, sizin konuyu yanlış veya eksik yorumladığınızı, çelişki taşıdığınızı" iddia etmiyor. Metinden kopan, karşısındakinin sözünün didiklenmesine, çelişki  dedektifliğine kayan münazaracılığa karşı. Sizi fon niyetine dinlemiyor, kulak kesiliyor; konuşmanızı, konuşması için bir hazırlık süresine dönüştürmüyor. 







"Halen bir Cağaloğlu emektarı olan Selma Sancı, birbirine eklemlenen öykülerle, bir taraftan 1980 öncesinin bütün karmaşasını duyumsatırken, öte yandan insanı hemen yakalayan, sıcak, yalın, anlatacağını içtenlikle anlatan bir dille, yok olup giden üretim tarzlarının kayda geçmelerini sağlıyor, rotatifleri, mücellitleri, mürettipleri, hurufatı hatırlatıyor.

Cağaloğlu'ndan Kadıköy'e, Adalar'a uzanıp birbirine kısa bir süre için değip uzaklaşan – savrulan insanların altını çiziyor.

Onun kaleme aldıklarındaki sihir, hayatımızda yer etmiş, hiçbir zaman dikkat etmediğimiz ayrıntılara yer vermesinde yatıyor, gözlem gücü bu ayrıntılarda ortaya çıkıyor.

Espas, tedirgin bir dönemi ve basımevlerinde, tekstil atölyelerinde çalışan insanların kırgın, kırık hayatlarını anlatan ustalıklı bir dönem romanı."



kapak: idefixten