Ara

Baba...

  • #baba




    çocukluğum dün bitiverdi. 
    kara şimşek'e babamsız ilk defa dün bakabildim. 
    babamla en sevdiğimiz diziydi kara şimşek. maykıl şimşek'le konuştukça, önündeki kırmızı ışık yandıkça babama dönüp "bizim arabaya da bundan taktıralim" diye tuttururmuşum.

    çocukluğum van'da geçmişti ve meraklı bakışlar altında arabamizin kara şimşek ışığıyla ilerlemesinden öyle mutlu olurdum ki,kendimi maykıl,babamı da şimşek sanır konuşurdum "dizi dizi". 


    şimşek babam bu gece ardında kapkaranlık bir matem bırakarak gidecek.

    yatmaya giderken son sözü "hadi ben gidiyorum,allah rahatlik versin" olmuştu.

    rahatlık vermedi allah, bir sene önce bu gece,en azından bu tarafta... 


    babamsız ilk yıl nasıl mı geçti?

    her sabah o yatağa boş boş bakarak, yazmaya ve anlaşılma merakına küserek... ve onun gibi boşvererek,hiçbir şeyi senin üstüne iş olarak gelmediği müddetçe ciddiye almayarak,tıpkı onun kadar alay ederek...


     onun boşluğunu inatla "yokluk" diye tarif etmekten kaçıyorum,yüzleşmenin asĺında çok çiğ olduğu icin gerçekçi bi' eylem olduğunu sanıyorum,itinayla uzak duruyorum.

    itinayla her kaçışımı bir ufaklık anısına bağlıyorum, onun yokluğu ne zaman bir yüzleşmeye yaklaşıyorsa yüzümü biriktirdiğim çocukluk eşyalarına sürüyorum,anneme belli etmeden,çocuksu bi" saklanmaya yaslanıyor,yaşlanıyorum.

    acı, hiç acımadan büyüyor;içimin acımasına ve kendime dönüp üzülmeme fırsat vermeden bi' hızla, hazsız olgunlastiriyor.

    baba,meğer yokluğuyla olgunlastiriveriyormuş.

    rüyana 1 dk. girip 1 hafta çıkmayarak, yaşlandıkça senin reflekslerine konarak,
    sezdirmeden sızarak... hasan ali toptas'ın "Yalnızlıklar"ındaki baba kısmının üstüne hiçbir şey yazamam; laf dolandırıcılığı ağırlaştırılmış hapisle cezasını bulmalı.

    nihayetinde,
    halimin her yetime benzememesi için hatıralardan bir özgünlük yakalama telaşım devam ediyor... özlemin çok ağır bir yük,çekmeyi seviyorum #baba rahmet ve minnetle.

Azık (devamı)

Juli Zeh, "Issızlığın Gürültüsü"

Zeh, ne yazsa okutuyor. Bosna gezi-öyküleri de çok başarılı.


Metin Çınar, "Anadoluculuk ve Tek Parti CHP'de Sağ Kanat"

Derli toplu tez okumayalı epey olmuştu. Metin Çınar'ın çalışması, Anadoluculuk hakkında genel literatür taramasının yanında, tarihsel dönemlemeyi hiç unutturmadan arka planına iyi sindirdiği için, başarılı bir çalışma... İdeolojik konumlamaları ise tartışmalı. Kitaptaki bazı siyasi ifadeler ise, bir teze yakışmayacak derecede, ele aldığı akım ve kişileri alaya alacak cinsten.

Yüksel Taşkın, "AKP Devri"

"basılmasa da olurmuş" dedirten, yazarının önceki kitabıyla karşılaştırınca, kayıp sayabileceğim bir derleme.

Michael Sandel, "Adalet"

bir iş için okumaya başlamıştım ama iyi sardı. kitabın bölümlendirmesi iyi ve dili çok akıcı. kriz üzerinden geliştirilen, daha çok amerikan toplumu üzerinden adaleti tartışan bir kitap ama adalet üzerine teorilere meraklılara da faydası olabilir. şık bir çeviri.


Cengiz Çandar, "Mezopotamya Ekspresi"


"mezopotamya ekspresi"nden en az 1 aylık gündem malzemesi çıkar. ne hayatmış, yazarına ara sıra edebiyatçı cümleleri bile kurduruyor! yarısındayım, sonlara doğru merakım artacak gibi.


Selma Sancı, "Espas" (tekrar)


selma sancı'nın "espas"taki irkilten arasözleri, çoğu diyaloğunu gölgede bırakıyor. böylesi tercihler birçok metne zarar verirken,"espas"ta tersi olmuş,kurguya şık bir gerçeklik ve duygu geçişlerine bağlayıcılık katmış.


Mete Çubukçu, "Yıkılsın Bu Düzen"




Yalçın Doğan, "Savrulanlar: Dersim" 


(yeni başladım. "Dersim'in Kayıp Kızları-İki Tutam Saç" belgeselini izlemiş, kitapta bahsedilen "Bir Dersim Hakâyesi" derlemesini (Murathan Mungan) okumuştum. Bu kitap, genişleyen Dersim yazınını toparlayacak gibi. Yalçın Doğan, Özal ve sonrası döneme, Kürt sorununa dair çok iyi kitapların yazarı. Beklettiğine değdi gibi. Yalçın Doğan'ın toparlayıcılığı üzerine ayrı bir kitap bile yazılabilir.)


Darbe Komisyonu Raporu-2 cilt 

(devam ediyorum, 27 mayıs ve 28 şubat kısımları pek sorunlu. bakalım ne zamana bitiririm. medyada her hafta başka bir bölümü parlatılıyor. Okudukça mı gündem yapıyorlar, yoksa zaten her hafta hangi dönemin gündem yapılacağı baştan mı belli, bilmiyorum. işin garip tarafı biraz da burada sanki...)


Birikim, S. 284 
(1917: Geçmiş ve Gelecek-özellikle 4+4+4 yasası üzerine değerlendirme, Alevilik üzerine Besim Can Zırh'ın yazısı, 1936 Sovyet Anayasası üzerine yorum önemliydi)



Masada Bekleyenler


Atıq Rahimi, "Kahrolsun Dostoyevski" 


Jacqueline Russ, "Avrupa Düşüncesinin Serüveni" 

Oya Baydar, "O Muhteşem Hayatınız"

Faruk Tabak, "Solan Akdeniz"

Borisoviç Lutskiy, "Arap Ülkelerinin Yakın Tarihi"


Cihan Tuğal, "Pasif Devrim: İslami Düzenin Muhalefetle Bütünleşmesi"

Atakan Hatipoğlu, "CHP'nin İdeolojik Dönüşümü"



Haşim Akman, "Güngör Uras Kitabı"

Nabokov, "Konuş, Hafıza"


azık

 
 
 
 
bedia c. güzelce'nin "1473"ü, kirpiyi ve savaşı gerçekten kirpinin gözünden anlatabilse,diyalogda insanlaştırma kaygısını aşabilse, anlatı ile kurgu'yu karıştırmasa,roman ya da deneme ile masalın ayrımını net verebilse, işi çocuk masalına dökerken,anlatıyı çürüten tarih anekdotlarına başvurmasa,çok anlamlı bir kitap olabilirmiş. bu haliyle zor okunuyor. kapak şık.
 
 
 
Birikim, S. 283, "10. yılında akp"
 
Bazı yazılar iyi bir dönem değerlendirmesi olmuş. akp'nin muhafazakar demokrasinin doktrinleştirme çalışmasına fazla gitmemesinin nedenleri üzerine düşünenler daha çok ilgimi çekti.
 
 
"19. cadde", april yayınları.
 
iyi bir küresel ekonomi romanı. özellikle imf ve db'nin kuruluş sürecini iktisat tarihi kitaplarından okudukça sıkılanlara önerilir. çok iyi bir romancılık bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir, seçilen konu iyi.
 
 
"ak parti", hakan yavuz (ed.), kitap yayınevi.
 
şık bir derleme, ilgiyle okuyorum. ingilizce baskısı 2006'da yapıldığı için, yurtdışına yazılmış olması ve 2005'e kadarki süreci anlatması nedeniyle, biraz mesafeyle okunabilir.
 
 
"neşet ertaş kitabı", bayram bilge tokel, everest yayınları.
 
haşim akman'ın neşet ertaş söyleşi kitabı bana biraz kuru gelmişti. usta, sentetik sorularla terletilmişti. havadan, güneş'ten değil... can arkadaşı bayram bilge tokel'in kitabı çok içten.
 
 
"tespih taneleri", mıgırdiç margosyan, aras yayınları.
 
çok geciktirdim, önceden okumalıydım. margosyan ile tüyap fuarı'nda tanışma şansım oldu. uzun konuştuk, huzurun gayri resmi merkezi. aras yayınları'nın çalışanları tam bir aile. hrant'tan dertleştik, genzimiz tıkanana kadar.
 
 
"faşist ideolojinin doğuşu", sternhell, ayrıntı yayınları.
 
derdini çok net oturtmuş, savrulmayan, ayrıntıya gireceği ve geri çekileceği zamanı iyi ayarlamış bir çalışma. hayranlıkla okuyorum.
 
 
nick yapp'ın "getty images" kitap dizisi (literatür yayın, 10 kitap) her derde deva. favorim,1930'lar. khaneden senelerdir ödünç alıp üzülerek iade ederdim. şükür kavuştuk. akşamları, "tavuk suyuna çorba" dizisi kıvamında okunuyor.
 
 
"cumhuriyet'in ilk yüzyılı", söyleşi: ismail küçükkaya, ilber ortaylı, timaş.
 
emeğe saygı ama "neredeyse söylediği gibi kitaplaştırmak" ile "söyleşi kitabı" hazırlamak arasında dağlar var. kitabın ilk 50 sayfasından önce bir 50 sayfalık ısınma soruları da yapılabilirmiş. birden ağır konulara girilmiş,                 
 
 
metis ajanda yine şık olmuş (konu: "ayvayı yedik!").
 
 
arthur berger,"kültür eleştirisi", pinhan kitap.
derli toplu,başını unutmadan ilerleyen,ayrı kitaba başlar gibi yeni bölüme geçmeyen şık bir giriş kitabı.

hakan günday-akif kurtuluş

hakan günday ve akif kurtuluş'la tüyap kitap fuarında kitaplarını konuştuk (24-25 kasım 2012).
akif kurtuluş'la ekim ayında 4 saatlik bir "mihman" sohbetimiz olmuştu.

hakan günday'ı da ankara'ya, bir dost sohbetine bekliyoruz. "yarım söz" aldık.
gelse, konuşsak uzun uzun, sonraki birkaç gün yolda varlı vakitsiz gülümseyerek yürüdüğümüz görülür de
utanır mıyız etraftan? sanmam...

sahi, kadrolu mihman tunç, ne zaman okur?

Aleviliğin ABC'si

video: http://www.dailymotion.com/video/xve5cr_devran-4-bolum_shortfilms?start=52

Yayına hazırlarken epey şey öğrendim...

hah

Birgül Oğuz, "Hah", Metis, Ekim 2012.




"Çünkü onlar 'annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor'. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği e
line alıyor. Namlunun ucunda: okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik para." 

Birgül Oğuz'un kitabı "yas" üzerine. Ancak yalnızca kişisel bir kaybın yasını tutmuyor "Hah". Hafızalardan silindi silinecek "yılbindokuzyüzeylül" devrini şimdiye fırlatmak arzusunu da duyuyor. Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor. Zamanın yas'a müdahalesi, halden hale geçen öykülerin dilinde buluyor karşılığını.

birgül oğuz'un içindeki oğuz atay hiç sırıtmıyor. her şey yerli yerinde. orası neresiyse artık, yazara sorulmaz. ("hah").

"hah"tan sonra birgül oğuz'un master tezine tekrar baktım. tez,sanki öykü kitabına dönüşmüş: "o.atay'da yazarlık kurumunun iflası ve edebi intihar"

Mihman: Karakterden ziyade olayı tartışalım

http://www.iletisim.com.tr/images/cust_files/120806161519.pdf



Çok değerli bir iş, çıktığı hafta okuma fırsatım oldu, yazarla yapılan gazete-dergi -internet söyleşilerinde kitabın okunarak konuşulması, soruların nitelikli oluşu dikkatimi çekti. 

Tesadüf, Akif Bey, sevgili Murat'ın yakınıymış. Geçen hafta Ersanların bürosunda buluştuk, 4 saate yakın eni konu sohbet ettik kitap üzerine. 

Bazı yazarlar, karşılaştığınızda sizde hayal kırıklığı yaratabiliyor, "aslında yazdığı kadar olgun ve dolgun biri değilmiş" diyebiliyorsunuz. "Konuşabilseydi yazar olmazdı" diyen bilge zatın aksine, Akif Kurtuluş, yazdığından fazlasını konuşabilen, bazen yazı mutfağını size açabilen, hatta yazdığına mesafe koyabilen, kitabının nitelikli okuru da olabilen yazarlardan... Kurguda bıraktığı muğlaklıklar, okurun yorumunu samimiyetle bekleyen, okura alan açan, romanı istediği yöne çekmesini "talep eden", tüm bunları yapmacık davranmadan başaran bir yazar niteliğinde. "Demokrat" çok mu genel bir adlandırma olur? :)

"Yalnızlık" ve "hatırlama-bellek" kavramları üzerinden çok şey konuştuk, romanı epey deştik, alt metinleri sorguladık. Sözelcilerin "fen" dallarına kıskanç merakından mıdır nedir, kitabın "otopsi"sini yaptık, "anatomisi"ni çıkardık, "iskeleti"ne baktık, nasıl "inşa" edildiğini konuştuk. Şener de oradaydı, doktor olmasına rağmen ses etmedi. "Bir Zamanlar Anadolu"da otopsi yapan doktorun yüzüne sıçrayan kan sahnesi var ya, öyle bir görüntü verdiysek, kendimden korkarım.

Neyse...

Kitabın 87 alt bölümünde karşılıklı konuşmanın değil, monologların merkeze oturması, "ilişkilerin romanı" olduğunu iddia eden bir metin için, işin içinden çıkmanın son derece zor olduğu bir uğraş. Belki de yalnızlık, bu monolog kurgusuna içkindir. Takdir etmek lazım.

Akif Kurtuluş, Türkiye sosyalistlerinde çok da alışkın olmadığım derecede hoşgörülü ve eleştiriyi samimiyetle kabullenebiliyor, en güzeli de eleştirilirken savunmasına hazırlanmıyor, sizi "dinliyor". Geridönüş toplayıcısı gibi çalışıyor, romandaki boşlukları bulmamız için oynadığı oyunları hınzırca "itiraf ediyor". Bu bakımdan "Mihman", Orhan Pamuk'un "Saf ve Düşünceli Romancı"sında yazma sürecine dair söylediklerinin bir uyarlaması niyetine de okunabilir. 

Kurtuluş, konuşmanızı "dinliyor", açığınızı yakalamaya çalışan "çelişki avcısı"na dönüşmüyor, kitaba odaklananın, evvela sözüne odaklanıyor, size yanıt verirken kitabı açıp örnekler vererek konuşmuyor. "Metin yazardan çıktıktan sonra okurundur" sözüne sosyalistçe sadık. Kitaba daha geniş vakit ayırıp "sosyalist gerçeküstücülük" üzerinden yazmayı deneyeceğim. Umarım başarırım. 

Size daha vurucu yanıt vermek adına, sohbeti bir atışmaya, hatta karşısındakini bilgi kefesiyle tartmaya dönüştürmüyor. Romandaki sukûneti, sohbetinde sürüyor. Konunun/ilişkilerin yakıcılığının tartışılmasını, karakterlerin tartışılmasından önde tutuyor. 

Eleştirildiği yerde "aslında doğru yaptığını, sizin konuyu yanlış veya eksik yorumladığınızı, çelişki taşıdığınızı" iddia etmiyor. Metinden kopan, karşısındakinin sözünün didiklenmesine, çelişki  dedektifliğine kayan münazaracılığa karşı. Sizi fon niyetine dinlemiyor, kulak kesiliyor; konuşmanızı, konuşması için bir hazırlık süresine dönüştürmüyor. 







"Halen bir Cağaloğlu emektarı olan Selma Sancı, birbirine eklemlenen öykülerle, bir taraftan 1980 öncesinin bütün karmaşasını duyumsatırken, öte yandan insanı hemen yakalayan, sıcak, yalın, anlatacağını içtenlikle anlatan bir dille, yok olup giden üretim tarzlarının kayda geçmelerini sağlıyor, rotatifleri, mücellitleri, mürettipleri, hurufatı hatırlatıyor.

Cağaloğlu'ndan Kadıköy'e, Adalar'a uzanıp birbirine kısa bir süre için değip uzaklaşan – savrulan insanların altını çiziyor.

Onun kaleme aldıklarındaki sihir, hayatımızda yer etmiş, hiçbir zaman dikkat etmediğimiz ayrıntılara yer vermesinde yatıyor, gözlem gücü bu ayrıntılarda ortaya çıkıyor.

Espas, tedirgin bir dönemi ve basımevlerinde, tekstil atölyelerinde çalışan insanların kırgın, kırık hayatlarını anlatan ustalıklı bir dönem romanı."



kapak: idefixten

Masumlar

 
 
"soluğu gül gibi taze ve yüzünde yetim bir ışık vardı...
ama duaların yeni bir ölüyü taşıyacak dermanı kalmamıştı." "
 
(...)
 
(...) "filozofların ölü arkadaşı olmaz mı?" diye itiraz etti yaşlı mezarcı.
"ölüler hayatın dışındadır onlar için."
"filozoflar ölümden başka bir şey düşünüyor mu sanıyorsun?"
"onlar ölümü dert eder," dedi genç mezarcı "ama ölüleri umursamazlar."
"bira içmeden böyle konuşmayı nasıl başarıyorsun?"
"eğer akşam biraları sen ısmarlarsan sana da öğretirim."(...)
 
 
 
arka kapaktan:
 
“Sır kitabı” taşıyan bir kadın, masum şiirlere inanır.
Uykusuz bir adam, mezarlıklardan ve ölümün kıyısından geçerek hayata tutunmaya çalışır.
Herkesin bir sırrı ve bir günahı vardır.
Adamla kadın, bir gün kaderin kırık köprüsünde karşılaşırlar.
Kadın “kitap falı” bakar, adam kendi kendine bozkır türküleri mırıldanır.
Haymana Ovası’nda, Tahran’da ve Cambridge’te geçen hayatlar…
Eski zamanların umudunu taşıyan bu romanda Burhan Sönmez, farklı rüzgârların savurduğu çok sayıda kahramanı usta bir incelikle bir araya getiriyor.
 
 
 
kitap üzerine söyleşi:
 
 

Orhan Pamuk Yasin Hayal'den şikayetçi olmamış

 
 




 
 
Nedim Şener, Posta, 24 Ağustos
 
 
 
 
 
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un mahkemenin çağrısına rağmen Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi Yasin Hayal ile ilgili ifade vermeye gitmediğini öğrenince şaşırdım! Hatırlayacaksınız; Yasin Hayal, 24 Ocak 2007’de Hrant Dink davasıyla ilgili olarak İstanbul Adliyesi’ne getirilirken, jandarmaların arasından şöyle bağırmıştı: “Orhan Pamuk akıllı olsun”.

Savcılar 1 Nisan 2007’deki Hrant Dink cinayeti iddianamesine, Yasin Hayal’in, Orhan Pamuk’u tehdit etmesini de eklemişlerdi. Yasin Hayal’in TCK’nın 106’ncı maddesine göre; bu tehdit suçundan da cezalandırılmasını talep etmişlerdi. Yasin Hayal artık hem Ogün Samast’ı, Hrant Dink cinayetine azmettirmekten, hem de Orhan Pamuk’u tehditten suçlanıyordu. Orhan Pamuk’u tehditten, savcı, Yasin Hayal’in 6 aydan 2 yıla kadar hapsini istemişti. İstanbul 14. Ağır Ceza mağdur sıfatıyla Orhan Pamuk’un ifadesinin alınmasına karar verdi.

Programı yoğunmuş!!!

Orhan Pamuk, 5 Haziran 2007’de bir dilekçe göndererek, mahkemeye katılmayacağını bildirdi. Orhan Pamuk’un avukatı dilekçesinde Nobel ödüllü yazarın programının çok yoğun olduğunu belirtip şunları söyledi: “Müvekkilimin 2007-2008 arasında yurtdışında yoğun programları vardır. Halen İngiltere’de bulunmakta.

Bu nedenle duruşma günü mahkemeye gelip mağdur sıfatıyla ifade vermesi mümkün değil. Sanık hakkında müvekkilimizle ilgili olarak sarf ettiği tehdit sözcüklerinden dolayı TCK 106/2d maddesi uyarınca cezalandırılması istenmekte. Belirtilen suç kamu suçu. Bu nedenden dolayı: Atılı suçu alenen işlediği sübuta eren sanığın cezalandırılmasını mahkemenin takdirine bırakıyoruz.”



Bilindiği gibi Hrant Dink davası yalnızca Orhan Pamuk’un programının yoğun olduğu 2007 ve 2008 yılları arasında görülmedi. 17 Ocak 2012’ye kadar yani 5 yıl sürdü. Orhan Pamuk bu sürede kendisini tehdit edenlerden şikayetçi olmak için mahkemeye gelmedi! İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 5 yılın sonunda, 17 Ocak 2012’de kararını açıkladı. Yasin Hayal, Ogün Samast’ı, Hrant Dink’i öldürmeye azmettirmekten müebbet hapis cezası aldı.

Yalnız 3 ay ceza

Yasin Hayal’e, Orhan Pamuk’u tehdit etmektense 3 ay hapis cezası verildi. Orhan Pamuk yürekli bir Türkiye aydını olarak kalkıp mahkemeye gelseydi, hakkını savunsaydı, davayı takip etseydi Yasin Hayal belki daha çok ceza alabilirdi. Zaten konumuz cezanın çokluğu ya da azlığı değil. Konumuz; Nobelli bir Türk aydınının, bir başka Türkiye aydını olan Hrant Dink’i öldürenler karşısındaki duyarsızlığı. Nobelli Orhan Pamuk o davaya gelseydi, mahkeme heyeti kendini belki daha sorumlu hissedebilirdi. Dünya, davaya daha fazla ilgi gösterebilirdi. Bilmem derdimi anlatabildim mi?!


TÜRKİYE’NİN SESİ OLMA ŞANSINI HRANT DİNK DAVASINDA KAYBETTİ

2005’te, Nobel’i almadan önce “30 bin Kürdü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük” diyen Orhan Pamuk, mahkemeye gelip “Yasin Hayal beni ölümle tehdit etti” diyemedi. Üstelik de bu tehdit, 30 bin Kürt, 1 milyon Ermeni konusu gibi tartışmaya açık bir mesele değildi. Kameralar görüntülemişti! Son zamanlarda uluslararası basında yer alan röportajlarıyla tekrar gündemin başköşesine yerleşen Orhan Pamuk bakın yabancı bir yayın organına ne diyor:

10 dakika ifade veremedi

“İnsanlar beni Türkiye için bir çeşit diplomat gibi görüyor. Fakat öyle değilim. Olmak da istemiyorum. Bu bana bir sorumluluk yüklüyor. Türkiye’nin sesi ya da temsilcisi olmak neşe dolu bir durum değil.” İşte Nobelli yazarımızın esas yanılgısı burada: Orhan Pamuk kendisini ‘hâlâ’ Türkiye’nin sesi zannediyor! Neredeee… Evine 15 dakika uzaktaki mahkeme salonuna gelip, bir Türkiye aydınını katledenlerin yargılandığı davada 10 dakika ifade veremeyen ‘biri’ nasıl Türkiye’nin sesi olabilir ki? Dünyanın öbür ucundaki yabancı aydınlar Hrant Dink meselesine sahip çıkarken, Orhan Pamuk mahkeme sürecinde iki cılız kelime etmeye korktu. Biz kimseden aynı yürekliliği beklemiyoruz. Ama yürekli gibi yapıp iş ciddiye gelince kaçanlara da ‘sahte kahraman’ diyoruz. Orhan Pamuk, Türkiye’de demokratik standartlardaki düşüş, otoriterleşme tartışmalarının içinde de hiç olmadı! Hükümetin hoşuna gitmeyecek en minik bir söylemde bulunmadı. Belki bir zamanlar böyle bir misyonu vardı. Ama artık yok...

Acaba kendisi farkında mı?

Mesela kendisinin de yargılandığı Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili tepkisi çok eskilerde kaldı. Oysa 301 hala yerinde duruyor. Nobel ödülünü aldıktan sonra hepsi, her şey yalan oldu! Tekrar ediyorum: Orhan Pamuk o özendiği, ‘Türkiye’nin sesi olma durumunu’ “Arkadaşım” dediği Hrant Dink’in öldürülmesi davası sürecinde çok net bir biçimde kaybetti. Bunun bizler farkındayız… 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk kendisi de dilerim bunun farkındadır!!!