Ara

erkek, adamsa ağlar...



gaye ve mustafa evleniyor.

kısa ve öz... gibi duruyor...

ama ne hissettiğimi anlatacakken tıkanıyorum;

boğazıma yine tok bir yumruk bağdaş kurmuş...

şimdi kelimeleri alelacele yatırıp cümleye vurmanın,

"ne duruyorsun, biz biliyoruz da mı yazıyoruz!"

serzenişlerinin, hadilemelerinin,

hissettiklerimi yeterince ifade edemeyeceğinden çekiniyorum.

farklı şeyler tadıyorum elbet, güzel şeyler,

ancak nikâhtan sonra kendimle arama yeterince mesafe koyup yazabilirdim herhalde bunları, yine de deneyeceğim.

bu yazının bir "iç" nedeni de var:

pişmanlıklarıma ve türlü gecikmişliklerime,

aylaklıklarıma bir yenisini eklemek istemiyorum.

ertelemeden, doğru-yanlış cetveli tutmadan,

biriktirmeden yazmak istiyorum bu sabah...

birçok arkadaşımın evlenmesi beni daha somut düşünmeye,

her konuda kararlarımı kes(k)inleştirmeye,

nakarat bile olsa kısa cümleler kurmaya,

belli bir "paragraf"ı tutarlılıkla takip etmeye,

sevgimi sırf ilgimle değil sözlerimle de "gösterebilme" cesaretine itiyor sanırım...

oğuz atay'ın günlüğüne düştüğü not gibi;

"sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor".

bu netleşme süreci -artık adına pervasızca "süreç" diyebiliyorsam, ben de kendime çekidüzen verip kurumsallaşıyorumdur- "aile"nin evlenen insana ve çekim alanındakilere kendiliğinden kattığı başka türlü bir kutsallık/kurumsallık olsa gerek...

aile; adı yeten, varlığı senin gölgenin uzunluğunu belirleyen bir kurummuş.

kimi yaşlıların aileye neden "ulu çınar" dediğini yeni yeni anlayabiliyorum...

bilgece bir benzetme; "ulu çınar olarak aile!"...

nedense bunu diyen büyükler, aklıma hep asasıyla düşüyor.

kravatlı ama asalı emekli bürokratlar, hâkimler,

ailearası nişanlarda ceket ilikleyip konuşan heybetli hatipler

bana aileleşmeyi uluyor...

aile, en özgür haliyle bile bir "kurum" olarak alıntılandığına,

nişan hatipleri part-time aile büyüklerinden seçilerek istihdam edildiğine göre,

her kurum kendi bilincini, işlevini aşılıyor üyesine, emekçisine.

tek farkı, aile kurumuna atılan her imzanın "mezarda emeklilik" gayesini taşıması.

mustafa, bu boş sözlerimin neresinde..?

bir dost düşünün ki;

hesap kitap yapmadan denkleştirdiği "yardım"ı büyük harflerle, uluorta konuşmayan;

cahil cesaretiyle söylediklerinizi, olası gaflarınızı dostluk terekesinden düşmeyen bir adam olsun...

hayata karşı büyük bir direnişi olsa da, bu mücadelesini gösteriş parantezine almasın;

yolda düşen birini görünce gülmekten önce sızlansın,

sonra yetişip yerden kaldırma refleksi çalışsın...

benim gerçek dostlar arasında teşekkür etmeyi, bir şeyini alırken izin istemeyi boş "burjuva nezaketi"nden saydığımı bilen;


bir zevkin dibine vurmakla foseptiğine inmemek arasındaki çubuk hizasını en mayhoş halinde dahi aklında tutan;

samimiyet ile "Kaygısızlar Memnun" vari iyiden iyiye çöreklenme arasındaki ince çizginin üstüne titreyen;

inanmasa bile her düşünceyi içeriden okuyabilen,

bunun bir kafakarışıklığını değil, önyargısız ve mesafeyi koruyarak da bir fikre inanılmayabileceğini simgelediğini savunan;

hayata/insana dair her türlü mücadelenin kendisinin ideolojik/politik, ideolojinin kendisinin ise tek başına bir direniş/siyaset barındırmadığını paylaşan ve hayata tam da bu yüzden tutunan, farklı didinişlerinden gerçek bir siyaset dokuyan kardeşim...

benim gibi memur çocuğu olmasa da, öğretmen çocuğu olarak büyümese de,

o eğitimi içselleştirilmiş, gittiği mekânda kurumlanarak oturmayı hamervahlık sayan, sürekli minderin ucuna ilişmeyi "ideoloji"sinin parçası addeden bir doğuştan iyi memur o:

"eu-memurus"...

paylaştıklarımızı saymaya üşenmem ama yorulurum.

nicelik ilk defa nitelikle aynı düzeyde...

zaten saymaya başladığım anda, tüm o değerli anıların büyüsünü yitireceğini düşündüğüm için söze dökmekten imtina ederim.

bir başka şeydir "yol arkadaşlığı" mustaf'la...


kızların vedası büyük olur...

bu yüzden nikâh boyunca, en az kızların şimdi gelin olan arkadaşlarına vedası sırasında hissettiği duygusallığı tadacağım "belki de"... gittiğim bazı nikâhlarda ya o kızlardan ne hissettiklerini bana anlatanlar olur ya da şıkır şıkır giyinmişken gelinin yanında gözlerim huylarını...

ama mustafa'yı everirken

bizzat, "görevim bekârlık uhdesi"nde kalmak kaydıyla tadacağım bu duyguyu...

kızların "sen kız değilsin, asla anlayamazsın!" şeklinde böbürlendikleri, duygusallığı kendi menkullerinden sayarak 'sinsi' bir masumiyetle kibirlendikleri, konuşmadan anlaşan tek varlığın hemcinsleri olduklarını sandıkları, tam da bu anda anaçlıktan ve kedi şirinliğinden beslendikleri bir alana çıplak ayakla basacağım;

korkmadan kızlardan rol çalacağım...

kızların birbirlerinden kopmayacaklarına yemin etseler de artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaklarını,

arada bir buluştuklarında bir şeylerin kekremsi kalacağını az çok bildikleri için attıkları son uğurlama bakışını atacağım mustafa'ya.

"karı gibi ağlayacağım" belki de...


o içi binbir duyguyla katmerlenmiş dopdolu bakışı "sunacağım"...

kabul eder mi bilemem, bu konuda pek ümidim yok!

muhtemelen bu yoğun transla pek eşcinsel bir bakış çıkar benden,

mustafa da gaye'yi kaybetmemek için sırtını dönecektir bana...

kötü sona kendimi hazırlıkladım. gaye'ye bilmeden/istemeden/tümüyle istemdışı biçimde,

tuhaf/yadırgayacağı, sırıtan, mesut görünen ama özünde kıskançlık hammalı bakışlar fırlatabilirim.

kendisinden özrümü peşin peşin dileyeyim!..

tebrikler kabul edilirken, kızların damada yöneltecekleri "kızımıza iyi bak, yoksa gözünü oyarız!" ünleminde şakaya pay bırakılmayacak belki de...

anlamlı bir ültimatom sinecek damadın yakasına;

kokladıkça hatrına sadakat ve anlayış gelecek...

kızlar, etlerinden tırnak kopmasına rağmen "acımıyo ki!" şirinliğine,

geçici bir süreliğine "göz oy"manın hıncına bırakacaklar kendilerini,

bir köşede yatışacaklar... üzüntülerini şakayla fondötenleyip kapatacaklar...

evlenme cüzdanıysa, esasında "kızlar" tarafından erkeğe verilmiş erken bir "genç kaynanalar derneği" ya da "baldız görünümlü kaynanalar" muhtırasına bürünecek aniden,

matbaa değerinin çok üstünde bir uyarı belgesine dönüşecek,

zilyetliği bile gelinde olacak...

damadın kalbi o gün kadınlar kulübü ne diyorsa onu atacak !..

erkek bir günlüğüne "fahri müstemleke" olacak...

kızlar, paydaş oldukları o devasa karmaşıklıktaki duyguyu gizleyecek,

içlerine kapanacak, kollarını bedenlerinde kavuşturacak,

anlamlı ve ilginç bir eşzamanlılıkla birbirlerine tebessümle yaslanacak,

gözleriyle sevinip gözleriyle kızlarını damattan kıskanacak,

kardeşlerini gözbebekleriyle özleyecekler belki de...

ne var ki,

kızların kardeşliklerinin arasına artık bir erkeği alıyor olmalarının verdiği dayanılmaz kıskançlığa ulanan emanet etme,

huzura salma ve 'A'ileye katma hissi,

mustafa imzasını atarken bana da sekecek...

ama benim amatörlüğüm gözyaşıma vuracak,

saklayamayacağım, sakınmayacağım,

onlar gibi gözümü tavana dikemeyeceğim,

makyaj da umurumda olmayacak,

hepten boşanacağım belki de...

kırılma anı...

aniden ağlamaya başladığımda kızların biz erkeklerden farkını çabucak anlayıp üzüntü ve sevinç rejimlerinin nasıl birarada yaşatılabildiğini yine onlardan öğrenip haddimi bileceğim.

göz, bedenimin en ideolojik ama kızlar karşısında en savunmasız aygıtı olacak 'kuşkusuz'.

erkekler de ağlayacak...

Minnet: Bir İtiraf...


gaye ve mustafa;

davetiye taslağımı size önerirken ya da siteyi tasarlarken başından beri bu yazıya yatırım yapıyordum aslında. kendi evliliğimi sizde düşünme gibi bir deneyim de yaşamak istedim.

çünkü sevdiğim kadınla sizin kadar uyumlu olmak isterim, madem size öykündüm, siz de benim planıma uysanız acaba nasıl bir bileşim çıkar diye "hesap ettim"...


son derece bencilce ama arada böyle tuhaf/delice girişimlerim oluyor, affedin.

hani şu ara evliliğe somut bakamıyorum ama evlensem nolurdu diye provaya çıktım sizinle...

kimi zaman uzaktan takip ettim, kimi zaman yakın durdum.

yazıyı yazarken de bazı taşların oturmasını, telaşenizin yatışmasını bekledim.

plan yapanların içine düştükleri tuhaf ve gülünç realizmi gözlemlemeyi severken, kendi planlarımı arkadaşlarıma usulca sunmanın utancını taşıyorum.

matah bir şey becermişim gibi de şimdi bu numaramı size itiraf ediyorum.

ersin'in olağanüstü tasarımı ve levent'in bıkmadan usanmadan çektiği şık fotoğraflar, matbaacımız levent beyin gayretleri olmasa zaten fikrimin bi önemi de yoktu...

plan yapmayı sevmeyen,

hatta plan yapanları hiç sevmeyen bir arkadaşınızın bu kısa "süreç"te her türlü kaprisine ve yönlendirmelerine sorgusuz, sualsiz aktığınız için binlerce teşekkür...


allah size de nişan konuşması yapmayı nasip etsin.

bir yazı daha yazacağım,

ama ilk harfi kucağımdaki bebeğiniz çiziktirecek,

onun bıraktığı yerden devam edeceğim...

minnetle



babama, sonra babasına, sonra...

Yalnızlık bir boşluktur

içimizde;

sisli yamaçlarında babalarımızın

dev gölgesi dolaşır.

Babalar ki,

bizde bitmeyen upuzun tiratlardır;

bir masal ağacına benzeyen ellerini uzatıp

ellerimizden

çocuklarımızı okşarlar.

Torunlarına baba derler sonra,

sürekli değişen sesleriyle

torun çocuğunda hortlayarak.

Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.

Kimi zaman asarlar kendilerini tütün dumanına

bir akşamın en ince yerinde

yorgun yorgun,

kimi zaman iç kanamalı bir şilep gibi

rakıya demirler yüreklerini;

kimi zaman dayanamayıp kusarlar

bizi hızla,

kimi zaman silerler görüntümüzü

kızları olmamış bir kızla

ve dönüp dolaşıp baba kelimesinde yaşarlar.

Bu kelime biricik evleridir onların

ve onların,

koşulsuz sevmek gibi

sonsuz bir mahkumiyetleri vardır;

severler.

Babalar ki, bizim tamamladığımızdır;

döverlerse,

yalnızca kendilerini döverler.

Erken çizilmiş karikatürlerimizdir babalar bizim;

onları tamamlaya tamamlaya

çocuklarımızla tamamlanmaya koşullanırız.

Elimizden minicik bir el eksilse,

yanağımızdan küçücük bir ağız düşse

ya da

Kulak mememizde asılı duran

ve zamanı örtündükçe

inatla sesimize benzeyen o ses

sessizliğe dönüşse;

telaşlanırız hemen.

Ellerimizi yitiririz birdenbire, yokturlar;

yanaklarımız tozlu bir ülkedir

unutulmuş masallarda

ve şuramızda

bir gökyüzü sürekli kuşsuzluğa doğurur kendini

ve eşyalar

aslında birer boşluk olduklarını anımsarlar ansızın

sonra boşluk taşar boşluk kelimesinden,

taşar.

Artık ne yapsak yapmıyoruzdur,

ne yıksak yıkmıyoruz.

Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir

içlerinden gelip geçtiğimiz.

Yalnızlık,

çocuk kılığında bir babadır

torunların büyüttüğü.

Ve

her terekede bir yalnızlık vardır

sulh hakimlerinin göremediği.

Hasan Ali Toptaş

Erhan Göksel’e biraz ayıp etmediniz mi?

GAZETECİLERİN ve siyasetçilerin dünyası ilginizi çekiyor mu? Bu dünyadaki ünlü isimlerin aralarında geçen telefon konuşmalarının içeriğini merak edenlerden biri misiniz? Yanıtınız “evet” ise son Ergenekon iddianamesinin ek klasörleri, gözlerinizi kamaştıracak bir dünyanın kapılarını aralıyor size.

Ankara’da yakın dönemde pek çok önemli siyasetçiye danışmanlık yapmış olan Verso Araştırma şirketinin sahibi Erhan Göksel’in telefon konuşma dökümleri muazzam renkli ve ilginç diyalogları önünüze getiriyor.
Göksel’in gazetecilerle konuşmalarını mı merak ediyorsunuz? Fehmi Koru’lu konuşmaları mı tercih edersiniz, yoksa tercihinizi Ertuğrul Özkök’ten yana mı kullanırsınız?
“Hayır, siyasetçi olsun” diyorsanız, siyaset yelpazesinin her kanadından konuşma var. İktidar derseniz Murat Mercan ve Ömer Çelik tapeleri favori. Yok ana muhalefet diyorsanız, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu konuşmaları önerilir.

DAVA DOSYASINDA PORNO KASETLER

Söz konusu dinleme dökümleri, 30 Nisan tarihinde kabul edilen ve birinci sanık olarak Bedrettin Dalan’ın yer aldığı dördüncü Ergenekon iddianamesinin ek klasörleri içinde yer alıyor.
Erhan Göksel, Ergenekon’un onbirinci dalgası çerçevesinde 22 Ocak 2009 tarihinde gözaltına alınarak İstanbul’a getirildi, sorgusu yapıldıktan sonra 26 Ocak günü serbest bırakıldı. Yaklaşık 4 gün özgürlüğünden yoksun bırakıldı. Göksel’in gözaltı öncesinde mahkeme kararıyla dinlenen ve çoğu gazeteci ve siyasetçi dostlarıyla yaptığı siyasi içerikli telefon konuşmalarının büyük bir bölümü ek klasörlere dahil edilmiş. Dava dosyasına konan bilgiler yalnızca telefon dökümleriyle sınırlı değil. Erhan Göksel’in ofisine yapılan baskında el konulan videoların da dökümü yapılmış. İki polis memuru, toplam 29 VHS video kaseti büyük bir titizlikle inceleyerek, tespitlerini iki sayfalık “video kaset inceleme tutanağı” başlıklı bir raporda kaleme almışlar. Kasetlerin her biri numaralanmış ve 21’e kadar olanların “porno” olduğu vurgulanmış, bazılarının içeriği ile ilgili ayrıntılar da verilmiş.

SÜLEYMAN DEMİREL İLE NE GÖRÜŞTÜNÜZ?

Dosyada ayrıca bir de SİM kart tutanağı var. Burada Göksel’in cep telefonuna gelen bazı SMS mesajlarının içeriği aktarılmış. Bunların siyasi içerikli olmadığı, doğrudan Göksel’in özel hayatını ilgilendirdiği anlaşılıyor.
Bitmedi; Göksel’in SİM kartında kayıtlı cep telefonu fihristi de klasöre eklenmiş. Fihristte yaklaşık 900 kişinin cep telefon numarası var. Bunlar arasında ünlü politikacılar, gazeteciler akademisyenler ve bürokratlar bulunuyor.
Göksel’in 3 savcı tarafından yapılan sorgulamasına ilişkin tutanak, savcıların hangi sorulara yanıt aradıkları, nereye ulaşmak istediklerini göstermesi bakımından fikir vericidir. Bunlar arasında Göksel’in muhatap olduğu “Süleyman Demirel ile görüşme yaptınız mı? Yaptıysanız ne görüştünüz?” sorusu bu çerçevede hatırlatılabilir.
Tapelere baktığınızda, Ankara’da neredeyse herkesle teması olan Göksel’in herhangi bir çıkar da beklemeden zamanının çoğunu enformasyon alışverişiyle geçirdiğini görüyorsunuz. Göksel, oldukça hülyalı bir dünyada yaşıyor. Duyduğu her bilginin, dedikodunun, kulisin üzerine atlıyor, hepsine doğruluk atfediyor ve sonuçta oldukça uçuk siyasi teorilerin peşine takılabiliyor. Zaman zaman olayları biraz abartarak aktarıyor Göksel. Örneğin, bir arkadaşıyla konuşurken, eski ABD’nin en önemli stratejistlerinden Jimmy Zbigniew Brzezinski’nin kendisini aradığını, ama telefonuna çıkmadığına ilişkin anlatımı bu fasılda örnek verilebilir.

VE GÖKSEL’İN MASUM OLDUĞU ANLAŞILIYOR

Göksel’in gözaltına alındığı 11’inci dalgaya ilişkin iddianame bundan bir buçuk ay kadar önce 30 Nisan tarihinde mahkeme tarafından kabul edildi. İddianamenin en sonundaki 234’üncü sayfada Ergenekon Savcıları Fikret Seçen ve Zekeriya Öz’ün imzaları var. Numara verilmemiş olan bir sonraki sayfada şöyle yazılı:

“NOT: ... ERHAN GÖKSEL hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.”
Bunun anlamı, savcıların yaptıkları soruşturma sonucunda Göksel’e yükleyecek bir suç bulamadıkları, masumiyetine kanaat getirdikleri, bu çerçevede davanın kapsamı dışına çıkarttıklarıdır.
Madem aleyhinde bir kanıt bulunamadı, o zaman Göksel hakkında elde edilen bütün bu veriler neden iddianamenin eklerine dahil edilip kamuoyuna açık bilgi haline getirildi?
Soruşturma sonunda masum olduğu anlaşılan bir vatandaşın özel hayatıyla toplum karşısında bir anlamda çırılçıplak soyulup bırakılmasının artık hukuk ve usulden vazgeçtim, asgari vicdani bir yönü olduğunu söyleyecek bir hukuk adamı var mı?

Önemli Not: Erhan Göksel, suçsuz olduğunun iddianamede duyurulmasından yaklaşık 20 gün sonra 21 Mayıs günü ABD’nin New Jersey eyaletinde bir otel odasında ölü bulundu. Göksel’in kalp krizinden öldüğü ortaya çıktı.


Sedat Ergin, Hürriyet, 17 Haziran.

Ne Söylenmişse Sevmek...

Ne söylenmişse sevmek üstüne sanki sizedir
Bütün güzel şiirlere uygun her yeriniz
Çekip götüren saçlarınızdır o saatleri bir bir
Dünyaya sizinle baktığımı bilmelisiniz

Benim bu evlere düşkünlüğüm sizin yüzünüzden
Şiirlerim bu yüzden aşklara aşklara doğru
Nasıl hazırlanırım sizin gecenize gündüzden
Siz olmasanız ekmekler sular ne olurdu

Sizin yolunuzdur başlayan nereye düşse ayaklarım
Rum ateşleriyle oymalı koç başlarıyla tunç kapılarda
Sizin içindir durup durup kentleri kuşatmalarım

Söylediğim sizseniz ne denli geniş olsa yerim
Korkarım harcamaktan sözlerimizi boş kalıplarda
Çirkin bir şey diyecek olsam ellerimiz durur önümüze güzeltirim.

Turgut Uyar, "Yitiksiz"-Kitaplarına Girmemiş Şiirlerinden, YKY, Haziran 2010.

İrfan Aktan Kapatıldı... Eyvah!



Express dergisinin Eylül 2009 sayısında yayımlanan "Bölgede ve Kandil'de Hava durumu/ Mücadele Olmazsa Çözüm Olmaz" başlıklı yazı nedeniyle gazeteci İrfan Aktan ve Merve Erol, Terörle Mücadele Yasası uyarınca mahkûm edildiler. Dergi de 16 bin lira para cezasına çarptırıldı. Yazıyı "bia.net" sitesinden aynen aktarıyorum.

AÜ İLEF sitesinde ise "Gazetecime Dokunma!" başlıklı, anlamlı bir imza kampanyası başlatıldı. http://ilef.ankara.edu.tr/imza/







Tayyip Erdoğan Kürt açılımında geldikleri aşamaya dair adeta ara rapor vermek üzere ABD'nin yolunu tutarken, biz de DTP ve PKK tarafından "ertelenen" ramazan bayramında bölgeye yollandık. 8-15 Eylül'de Çukurca'daki operasyonlarda sekiz PKK'linin öldürülmesi üzerine, bayram bütün bölgede yürüyüş ve protestolara sahne oldu. PKK'lilerin cenazeleri kitlesel gösterilerle memleketlerine yollanırken, tarihte belki de ilk defa, bölgede ramazan bayramı kutlanmadı.


Serhat kod adlı orta yaşlı militan, tabancasını belindeki kuşağa sıkıştırıp kaleşnikofunu dayandığı minderin arkasına bıraktıktan sonra, Piling isimli genç arkadaşını tanıtıyor. Piling sohbet boyunca cep telefonundan arabesk şarkılar dinliyor, biten sigarasının ateşiyle yenisini yakıyor. Ve yarım saat süren sohbete iki cümleyle katılıyor. Belindeki el bombasını işaret ederek "Konuşmak çare değil, iş konuşturmakta" diyor. Van'ın Başkale ilçesine bağlı sınır köyünde görüştüğümüz Serhat ve Piling ateşkes sürecinde oldukları için silah kullanmadıklarını, ancak bunun militan kaybına sebep olduğunu anlatıyor. Bayramın son gününde, PKK de tek taraflı ateşkesi gözden geçireceklerini açıklıyor. Aynı gün Yüksekova'daki Evren iş merkezinde bomba patlıyor, dört kişi yaralanıyor. 25 Eylül gecesi yine Yüksekova'da, ajanlık yaptığı gerekçesiyle Sadullah Kaya isimli genç sokak ortasında öldürülüyor. Yani, PKK ateşkes sürecinde olsa da bölgede çatışmalar, infazlar, operasyonlar devam ediyor.


18 yıldır PKK saflarında olan Serhat, Çukurca'da sekiz militanın kimyasal silahlarla öldürüldüğünü söyleyerek konuya giriyor: "Düşmanın politikasında durmak diye bir şey yok. Yarın barış olsa da fırsat buldukça Kürtleri ezmeye devam edecekler. O yüzden de barış imkânı pek mümkün görünmüyor. Zaten barış olsa da, devlet haklarımızı anayasaya almazsa, geri dönmeyeceğiz. Silahları bırakırsak, halkımız savunmasız kalacak. Benim dağa çıkmamın sebebi, çocukluğumda köye gelen askerlerin gözlerimizin önünde annemi, babamı yere yatırıp tekmelemesiydi."


1990'da ailesini de yanına alıp Kuzey Irak'a kaçan Serhat, Mahmur Kampı'ndaki çocuklarını ve eşini en son geçen kış görebilmiş. Kış aylarında Kandil'de teorik dersler veren Serhat, PKK'nin sadece Türk ordusuyla değil, tüm bölge ülkeleriyle ve bu yönetimlerle işbirliği yapan Kürtlerle savaş halinde olduğunu vurguluyor. PKK'nin ilk defa bir dinî bayramı "yasakladığını" anımsatan Serhat'a göre, "Toprakları işgal altında olan hiçbir halk, tam Müslüman sayılmaz. Eğer direnmezsen, dinsizsindir. Her Müslüman işgalcilere karşı direnmekle mükelleftir. Bunu peygamberimiz de söylüyor, önderliğimiz de."


AKP'nin "açılım" politikasını Serhat, "bölgedeki diplomatik trafikte Türkiye, PKK'yi safdışı kılmanın yollarını arıyor" diye yorumluyor. Ona göre, Türkiye'nin PKK'yle masaya oturmaması halinde örgüt silah bırakmaya yanaşmayacak. Türkiye örgütle masaya oturursa, Suriye ve İran da Kürt politikalarını sürece göre yeniden düzenleyecek.


İki militanın görüşlerinden hareketle PKK'nin "açılım"ı nasıl değerlendirdiği konusunda bir fikre varmak doğru olmaz elbette. Zira son dönemde, örgüt içinde AKP'nin "açılım" projesini farklı farklı yorumlayanlar var. Kandil'le yaptığımız görüşmelerden edindiğimiz izlenim, açılım müjdesinin Türkiye'de yarattığı tartışma ortamının örgütte pek de pozitif bir yansıması olmadığı, PKK'nin hâlâ uzun vadeli çatışma planları üzerinde durduğu yönünde. Ayrıca PKK liderlerinden Cemil Bayık, TBMM'nin açıldığı gün çarpıcı açıklamasıyla ortaya çıktı. "Süreç savaş yönünde gelişmekte ve kaçınılmaz gibi görünmektedir" deyen Bayık, PKK birliklerini ve Kürtleri "son ve büyük savaşa" hazır olmaya çağırdı. Bayık'ın bu açıklamasının inisiyatifi ele geçirmek için yapılmış bir politik şantaj olup olmadığını önümüzdeki aylarda göreceğiz. Ancak bu açıklamanın ertesi günü Hakkâri'nin Depin mıntıkasında ailesiyle piknik yapan bir polis, iki ağabeyiyle birlikte öldürüldü...


Öte yandan bu umutsuz ruh halinin Kürt siyasetinde ve bölge halkında yaygın olduğu görülüyor. Abdullah Gül'ün yerel seçim öncesinde yaptığı "iyi şeyler olacak" açıklamasından sonra, halkın nabzını yoklamak üzere Yüksekova Haber'in web sitesinde başlatılan anket de iyimserlik havasının dağıldığını gösteriyor. Gazetenin yayın yönetmeni Erkan Çapraz anketin ilk günlerinde "umutluyuz" diyen okur sayısının Eylül başında hızla inişe geçtiğini söylüyor. Çapraz'a göre, 11 Ağustos'taki grup konuşmasıyla Erdoğan umut yaratırken, hemen ardından İlker Başbuğ'un açıklamaları yedi bini aşkın okurun katıldığı anketin sonuçlarını "umutsuzluk" yönünde değiştirmiş durumda.


"Çözüm mü, sahtekârlık mı?"


Öcalan da 16 Eylülde avukatlarıyla görüşmesinde, AKP'nin "açılım" çalışmalarına dair kuşkularının arttığını ifade ediyordu: "Yol haritasını teslim ettiğimden beri bekliyorum. Son dönemdeki gelişmeler şüphelerimi artırdı. Bu sorun çözülebilir mi? Emin olamıyorum. Biri tutukluyor, operasyon yapıyor, diğeri 'açılım' diyor. Bu açılım mıdır, tasfiye midir, tuzak mıdır, sahtekârlık mıdır, çözüm müdür, bilemiyorum. Kürt halkı da iyi anlamaya çalışmalıdır. Başbakan topu taca atıyor. Cumhurbaşkanı iyi niyetli, ama gücü yeter mi, bilemiyorum."


Özgür Halk dergisinin Ağustos sayısında uzun bir makalesi yayınlanan PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu ise Türkiye'nin girdiği yolun çözüme evrilmesi için örgütün mücadelesini arttırarak sürdürmesi gerektiğini yazdı. Karasu'ya göre, ancak mücadeleyi sürdürdükleri takdirde, PKK'yi tasfiye planı yürüten Türkiye, Kürtlerin lehine diplomatik ve askerî "açılım" başlatabilir. İran ve Suriye'nin Kürt politikasını değiştirmesinin yolunun Türkiye'nin tavrına bağlı olduğunu yazan Karasu, şu ana kadar uluslararası alanda İran'a karşı yürüttükleri mücadele için destek almadıklarını, ancak Kürt karşıtı politikalarını sürdürmesi halinde İran'a karşı her türlü desteğe başvurabileceklerini ima ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla Karasu, Ankara-Şam-Bağdat üçlüsünün Kürtlerin lehine yol alması halinde İran'ın zorlanarak iknâ edilmeye çalışılabileceğini düşünüyor.


Kandil'le yaptığımız telefon görüşmesinde ise örgüt yönetiminden şu kısa yanıtı alıyoruz: "Sürece ilişkin umut-mumut yok!" Kaynağımız, Karasu'nun İran'a yönelik tehditkâr tavrının örgütün genel stratejisini oluşturmadığını, aksine, PKK'nin İran'a yaklaşmaya çalıştığını vurguluyor. Bu da örgütün Ankara-Şam-Bağdat üçlüsünün diplomatik faaliyetlerden kaygı duyduğunu gösteriyor. Esas şaşırtıcı gelişme ise, PKK'nin 2003'ten beri karşı karşıya gelmemeye özen gösterdiği Barzani ve Talabani'yle ilişkilerindeki evrilme. Bayık, söz konusu açıklamasında KDP ve YNK'yi Öcalan'ın yakalanmasından sorumlu tuttuklarını ve Kürtlerin bunu unutmaması gerektiğini vurguluyor. Böylece PKK, 2003'te Osman Öcalan'ın örgütten ayrılmasıyla kapanan KDP-YNK-PKK hesaplaşmasını tekrar gündeme getirdi. Bayık şu hatırlatmayla bunu açık etmiş oldu: "1992'de Güney Kürdistan'da KDP-YNK-TC'nin ortak saldırısı geliştirildi. Bütün uluslararası gericilik, Ortadoğu gericiliği ve Kürt işbirlikçiliğini bir araya getiren bir saldırı ile PKK ezilmek istendi." Bayık'ın bu hatırlatmasının önümüzdeki dönemde PKK'nin Irak Kürdistanı'yla ilişkisine nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor.


Esad-Zebari-Erdoğan üçgeni


PKK cephesinde genel atmosfer böyleyken, bölgedeki diplomatik çalışmalar ise hız kazanarak sürdürülüyor. 16 Eylülde, Suriye devlet başkanı Beşar Esad ile dışişleri bakanı Hoşyar Zebari başkanlığındaki Irak heyeti Ankara'da çeşitli görüşmelerde bulundu. Irak ve Suriye heyetlerinin Erdoğan'ın ABD seyahatinin hemen öncesinde Ankara'ya gelmesi AKP'nin "Kürt açılımı"nın bir ABD planı olduğu fikrine güç kazandırdı. Üçlü diplomasi Erdoğan'ın New York seyahati sırasında da sürdürüldü. Erdoğan aynı zamanda, Suriye-Irak arasındaki gerginlikte arabuluculuk yapmaya da çalışıyor. Diplomatik trafiğin İran ayağı ise daha çok perde arkasından yürüyor. Türkiye'ye, dolayısıyla ABD ve Irak'a yaklaşan Suriye'nin İran'la ilişkilerinin nasıl evrileceğini önümüzdeki dönemde göreceğiz. İran'ın Kürt sorunu konusunda bölge ülkeleriyle aynı pozisyonu paylaşmaması, denklemin daha baştan yanlış kurulduğunu düşündürebilir. İran'ın dahil olmayacağı bir projenin, PKK'nin varlığını sürdürmesini zorunlu kılacağı yaygın bir kanaat. Geçtiğimiz günlerde, PKK'nin fiilî lideri Murat Karayılan'ın Roj TV'den PJAK'ı ateşkes ilanını ihlâl ettiği için eleştirmesi altı çizilmesi gereken bir husus. Karayılan Suriye, Irak ve Türkiye işbirliğinin PKK'yi tasfiyeye yönelmesi halinde, örgütün İran'a muhtaç kalacağını düşünüyor olmalı. Öte yandan, İran, Türkiye ve Irak sınırındaki geçiş noktalarına, vadilere duvar örerek iki ülkenin Kürt meselesinde ABD'yle ortak çalışma yürütmesine tepki gösterdiğini simgesel olarak göstermiş oldu. Üç ay önce başlayan duvar inşası Yüksekova'nın sınır boyundaki Çobanpınar köyünde devam ederken, PJAK'ın İran ordusuna yönelik saldırılarını azaltması da dikkat çekiyor. Suriye, Irak ve Türkiye'nin "açılım" politikasının PKK'nin tasfiyesine dönüşmesi halinde, örgütün ABD'nin Irak işgali öncesinde en fazla destek gördüğü İran'la tekrar yakınlaşma ihtimalinin yüksek olduğu söylenebilir. Hatırlanacağı gibi, İran'ın PKK'ye karşı operasyonları, ABD'nin Irak işgalinin hemen ertesine denk gelmişti. O dönem ABD, Osman Öcalan üzerinden PKK'yi kendi eksenine çekmeye çalışmıştı. Osman Öcalan'ın başını çektiği ekip de Washington'un bu projesini hesaba katarak, daha sonra ABD'nin açıkça destekleyeceği PJAK'ı kurmuştu. Bu tarihten sonra, İran yakaladığı hemen her PKK militanını idam etmeye başlamıştı. Dolayısıyla, ABD planına uymayan bir PKK İran'ın bölgedeki "doğal" yandaşı olabilir.


Stratejik işbirliği mi, adım adım konfederalizm mi?


Türkiye'nin Kürt planının PKK'nin silahları bırakmasını sağlayacak bir barış sürecine dönüşüp dönüşmeyeceğini söyleyebilmek için henüz çok erken. Ancak, bir yandan DTP'lileri derdest edip PKK'ye yönelik operasyonlara hız veren, bununla da kalmayıp sınırötesi harekât için tezkereyi yenilemeye kararlı görünen devlet, bir yandan da PKK'yi silah bırakmaya ikna etmeyi tasarlıyorsa, sonuç alması pek mümkün görünmüyor. PKK'nin alt birimi KCK imzasıyla 28 Eylül'de yapılan açıklama örgütün kaygı ve planlarını açık bir dille özetliyor: "Erdoğan ABD'deki temaslarını 5 Kasım 2007'de Bush'la yaptığı görüşmeye benzetmiştir. Bilindiği gibi, Erdoğan-Bush görüşmesinde PKK ortak düşman ilan edilmiş ve tasfiyesi için TSK'ya yüksek teknoloji ürünü silahlar verilmiş; bu iki yıl içinde büyük çatışmalar yaşanmış ve ağır can kayıplarına yol açılmıştır. Şimdi Erdoğan bir kez daha ağır can kayıplarına yol açacak bir süreci tekrarlamak istediğini ortaya koymuş olmaktadır. Hem de bunu hareketimizin tek taraflı olarak çatışmasızlık kararını yaklaşık altı aydan bu yana sürdürdüğü bir süreçte yapmaktadır. Kürt halkını kandırmayı hedefleyen bu yaklaşımın eskisinden daha fazla savaş, çatışma ve can kayıplarına yol açacağı ve bu durumdan da Kürdistan özgürlük hareketi değil, AKP hükümeti ve ordunun sorumlu olacağı açıktır."


Ankara-Şam arasında imzalanan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Anlaşması uyarınca iki ülke arasında vize kaldırıldı. İki ülkenin sınır boyundaki Kürtler arasında bu anlaşmayı "sınırların kalkması" ve PKK'nin vazgeçilmez şart olarak ileri sürdüğü bölgesel "demokratik konfederalizm" projesinin bir ayağı olarak yorumlayanlar az değil. Zira, PKK, dört ülkedeki Kürtlerin iletişiminin kolaylaştırılması talebini yıllardır dile getiriyor. Bu gelişmeyi PKK taleplerinin kısmî kabulü olarak değerlendirenler, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Suriye'yle yapılan anlaşmanın Irak sınırı için de geçerli olabileceğini söylemesini de görüşlerine dayanak olarak gösteriyorlar. Türkiye-Suriye arasında vizenin kaldırılmasını PKK militanı Serhat şöyle yorumluyor: "Türkiye ve Suriye, bütün taleplerimizi kabul etse bile, bizimle masaya oturmadıkları sürece, dağdan inmeyeceğiz." Bu yorumun PKK'nin genel eğilimini yansıttığını söylemek mümkün, zira Özgür Halk'ın ağustos sayısında PKK, kendisinin muhatap alınmadığı tüm projelere karşı olduğunu ilan etmişti.


Ankara'da siyasî partileri yakından takip eden gazeteciler arasında, MHP ve CHP'nin "Kürt açılımı"na geçit vermez tavrını liderlerin parti içi dengeleri kollama girişimi olarak yorumlayanlar çoğunlukta. 8 Mart'taki kongre sonrasında, MHP'nin sert tavrının değişebileceği, çözüm projesinin devlet politikası olarak yürütülmesi halinde MHP'nin buna daha fazla karşı duramayacağı görüşü yaygın. Bu arada, CHP lideri Deniz Baykal da Erdoğan'a kapıları kapatmadıklarını açıkladı. Ancak, MHP, CHP ve AKP'nin ortaklaşacağı bir çözüm yolunun, DTP'nin yalnızlaştırılması, yargı üzerinden milletvekillerinin baskı altına alınarak seslerinin kısılmaya çalışılması, operasyonların hız kazanması şeklinde olması, yani yıllardır bildiğimiz devlet politikasının tekrar önümüze konması kuvvetle muhtemel.


27 Mayıs: Bir Darbenin Anatomisi...

Editörler: Tolga Ersoy, Haydar Çetinbaş

Yazarlar:

Kadir CANGIZBAY,

Mete K KAYNAR,

Ahmet Hamdi DİNLER,

Kamil DEMİRHAN,

Babür PINAR,

Haydar ÇETİNBAŞ,

İsmail BEŞİKÇİ,

Tolga ERSOY,

Renan ACAR,

Okay BENSOY

"27 Mayıs; 50 yıl önce ya da 50 yıl sonra... Eğer “tarihi tekerrürden ibaret” sayacaksak 27 Mayıs’ın ardından gelenleri, gelme olasılığı olanları ya da gelecekleri adlandırmak için yeni bir tanımlamaya ya da anlatım türüne gereksinim mi duyacağız… ya da onu önceleyenleri dikkate aldığımızda 27 Mayıs’ın adını nasıl koyacağız, tarihimizdeki yerini nasıl nitelendirebileceğiz.
27 Mayıs; özetle bir askeri darbe. Ne var ki diğerlerini 27 Mayıs’tan ve birbirlerinden ayırmak, farklı anlamlandırmak için gösterilen çabanın bir benzeri “doğal olarak” 27 Mayıs içinde gösterilmekte. Onu sahiplenmenin ve ona meşruiyet kazandırmanın başka bir yolu yok çünkü. O kimilerine göre demokrasinin yeniden inşasının önemli bir adımı, Kemalist laikliliğin ve cumhuriyetin düşmanlarına karşı girişilen mücadelenin bir aşaması vesaire. Kuşkusuz kendisine/iktidarına karşı darbe yapılanlar ve/veya demokrasiyi salt seçim/genel oya indirgeyip otokrasisinin aracı olarak bu türden bir demokrasiyi savunan, sahiplenen diğer “kimi taraftarlar” içinde bunların tam tersi…"

arka kapaktan



27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları...



“Yakın dönem siyasi tarihimize ilişkin yayımlanabilen pek az sayıdaki belge tomarına bir yenisi ekleniyor: 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları...



27 Mayıs 1960’ın 50. yıldönümünde bu belgeler geçmişimize ilişkin tartışmalarımızda önemli rol oynayacaktır. Tutanakların önemi ve değeri hakkında herhangi bir yorumda bulunmak bile gereksiz.
27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları, bir dönemin zihniyetini açığa çıkarmak bakımından önemli belge niteliğindedir. [...]
27 Mayıs Bakanlar Kurulu elbette dönemin yegâne yürütme gücü değildi. Hatta esas yürütme gücü de sayılamazdı. Aksine, MBK’nın yanında, olsa olsa ancak ikinci derecede yürütme gücüne sahipti. Bu gücü bağımsız kullanma imkânına da sahip değildi. Bakanlar Kurulu inisiyatif alabilecek yürütme gücü olmaktan çok uzaktı. Bu bakımdan Bakanlar Kurulu’nu değerlendirirken, onu bağımsız yürütme gücü olarak düşünmek haksızlık olacaktır. Diğer yandan, Bakanlar Kurulu üyelerinin askeri bir hükümete katılırken bunun olası sonuçlarını öngörememiş olmaları, ayrıca üzerinde durmayı gerektirir. Belki de bazı üyeler, 27 Mayıs darbesiyle askerlerin görevlerini yerine getirdiklerini düşünmüşlerdi. Artık görev, askerlerden çok yeni hükümete düşecekti. Bu düşüncenin ne denli yanıltıcı olduğunu tecrübe ederek öğrenmiş olmalılar. Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nde kısa sürede meydana gelen önemli ve dramatik değişiklik, kanımca bu gerçekçi olmayan düşünce ile yakından ilgili olmalıdır. Bununla beraber, Bakanlar Kurulu’nun zaman zaman bu gerçekçi olmayan düşünceyi seslendirmeye devam ettiğini de biliyoruz.”


Steno ile tutulup daktilo edilen, 2 Haziran 1960-16 Kasım 1961 tarihleri arasındaki 123 Bakanlar Kurulu tutanağından ulaşılabilen 111’ini kısaltmadan ve hiçbir sansüre uğratmadan yayımlayarak, yakın dönem siyasi tarihimize büyük bir katkı yaptığımıza inanıyoruz."


arka kapaktan

mükellefiyet



"Her kim ki çalışamaz duruma gele
Eşeğe bindirilip köyüne gönderile"



1867 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndayız. Dış borçlar artmış, ekonomik çöküş başlamış, enerji açığı had safhaya varmıştır. Kömür ihtiyacını karşılamak için bir kanun çıkartılır ve Zonguldak civarındaki köylerde yaşayan 13-50 yaş arasındaki her erkeğe “iş mükellefiyeti”, yani belli sürelerle madende çalışma zorunluluğu getirilir.

Mükellefiyet, 1940’lı yıllarda tekrarlanan ve korkunç bir jandarma baskısıyla uygulanan bu kanunun trajik sonuçlarını, madenci yapılan köylülerin, çavuş ve onbaşıların, eşkıyanın, yavukluların ve dönemin yöneticilerinin dünyalarına girerek, mükemmel doğa betimlemeleri eşliğinde anlatıyor.

Köylülere “Allahım yok musun!” dedirtecek boyutlara ulaşan eziyet ve sömürüyü, edebiyatımızdaki Kemal Tahir-Yaşar Kemal-İrfan Yalçın çizgisine bağlı bir yapıda aktaran Metin Köse’den, alabildiğine çarpıcı, unutulmayacak bir roman.

Yeniden Dostoyevski




Suç ve Ceza'yla, Budala'yla ve Delikanlı'yla başlamaya çalış­mıştım. Suç ve Ceza'yı beş on sayfa sonra bıraktığımı hatırlıyorum. Budala çok etkileyiciydi, ama bir türlü yol alamıyordum. Delikanlı'yı sonuna kadar okudum.
Dostoyevski tutkusu bende Beyaz Geceler'le başladı. Visconti'nin filmini görmedim; sadece fragmanı seyrettim: Kar yağıyordu. Beyaz kardan geliyor sanmıştım. Dostoyevski'nin uzun hikâyesini okuyun­ca epey şaşırdım. Varlık Yayınları arasından Nihal Yalaza Taluy'un çevirisiydi. Beyaz Geceler beni çok ağlattı.

Sonra arkası geldi. Cinler'le Karamazov Kardeşler'i yan yana okudum, birinden beş on sayfa, ötekinden de. Cinler başımı döndürdü. Cinler'le Beyaz Geceler arasında, ikincisinden ilkine, neler yaşan­mıştı? Dostoyevski kimdi? Bir ölçek, Ölü Evinden Anılar'da yanıt bul­dum. Fakat varsa yoksa, Cinler.

Füruzan'la bol bol Dostoyevski konuşurduk. Füruzan, ille Buda­la diyordu; Tolstoy'dan da ille Diriliş. Diriliş'i Füruzan'ın saye­sinde okumuştum.

Yirmilerim biterken Destan Gönüller'i yazdım. Yok, yirmi dört yaşımdayken. Kılavuzlarımdan biri Beyaz Geceler'di. Yeniyetmeliğimde okuduğum Beyaz Geceler, o içlilik, o derin, sarsıcı içe kapanış Destan Gönüller'e yansımalı diye düşünüyordum.

Geçen yıl, Beyaz Geceler'in Rusça'dan yeni bir çevirisi yayım­landı (Can Yayınları). Çevirmen, değerli Sabri Gürses, eseri niçin yeniden çevirmek ihtiyacı duyduğunu önsözünde açıklıyordu. Dahası, Beyaz Geceler'in -bu kez- bir de altbaşlığı vardı: Bir Hayalperestin Anılarından.

Gürses, Beyaz Geceler'in melodram olup olmadığı üzerinde duru­yor. Bir başka çeviriye, Mehmet Özgül'ün çevirisine Orhan Pamuk ön­söz yazmış ve eser için "melodram" sözcüğünü kullanmış. Beyaz Gece­ler benim için de yetkin, sanatkârca yazılmış bir melodramdı. Oysa; Sabri Gürses, hem Nihal Yalaza Taluy'un, hem Mehmet Özgül'ün çevirilerini eleştiriyor, bu çeviriler sebebiyle aldandığımızı belir­tiyor: "... bu çevirileri tanımlayan başlıca özellik, metni yoğun bir şekilde duygusallaştırmaları..." Yani, Dostoyevski'nin uzaktan bakışı, tedirginliği, hatta gizli ironisi aradan çekilmiş.

Kalakalmıştım.

Geçen pazar akşamı, Victor Terras imzalı Dostoyevski'yi Okumak yeni işkillenişlere yol açtı. Dostoyevski'yi Okumak bir inceleme ki­tabı, Kırmızı Kedi Yayınevi yayımlamış, Zeynep Alpar'ın çevirisinden. Victor Terras, zaman içinde, Dostoyevski'ye yaklaşımları irdeliyor.

Yaşadığı dönemde Dostoyevski'nin eleştirel hışımlara uğradığını bilmez değilim. İnsancıklar'a sevgiyle yaklaşan Belinski, Öteki'den hiç hoşlanmaz. Bu hışmıyla Dostoyevski'nin yolunu epey uzatır. Öte­ki kökenli Yeraltından Notlar nice sonra kaleme alınacaktır...

Victor Terras başka yanlış yorumlar üzerinde duruyor. Yanlış yorumların sonucu başka yaralanışlar. Dostoyevski'yi Okumak, büyük yazarı sevenler için çok yararlı bir kitap. Diyebilirim ki, yeniden Dostoyevski okumalarına çağırıyor.

Tolstoy, Karamazov Kardeşler için, güncesine yazmış: "Diya­logları imkânsız ve doğal olmaktan tamamen uzak... Şapşallığı, yapmacıklığı beni hayrete düşürüyor, bu kurgulanmış haller..."

Bana sorarsanız, asıl güzellik hep onlarda, öteden beri, yir­minci yüzyıl romanında en güçlü etkiyi Dostoyevski'den hissederim. Bir türlü söze dökemediğimi Victor Terras'ın yorumundan aktarıyo­rum:

"Dostoyevski romanları, duru, açık seçik, iyi yazılmış veya mükemmel olmaktan çok, yaşayan romanlar. Anlatıcının ve karakter­lerin konuşmalarını bitmiş bir ürün gibi değil, yaşayan bir akış içinde gibi sunarlar."

Yazar, Dostoyevski'yle birlikte roman sanatında değişeni, günümüze kadar etkisini sürdüren değişimi Cinler'i irdelerken sapta­mış: "Hiciv ve parodinin çok hissedilir olması Ecinniler'i ('cin çarpmışlar' anlamına Ecinniler belki daha doğru, ama günümüzde Cinler adı yaygın, Sİ) Shakespeare'e, hatta Aristofanes'e daha da yaklaştırırken, Yunan tragedyasından uzaklaştırıyor."

Galiba, iyi ki uzaklaştırmış. O hiciv, o parodi, esip duran o tiyatro havası, hatta 'yapaylık' Dostoyevski romanına 'öncü' ol­mayı sağlamış, James Joyce buna "Dostoyevski'nin patlayıcı gücü" demiş. Victor Terras ise "Sahne yeni bir delilik dalgasına hazır" diyor.

Dostoyevski'yi Okumak, sıradanlaştıkça sıradanlaşan yayın dünyamızda, ender rastlanılacak bir kitap.


Selim İleri, Zaman, 9 Mayıs.

Finansallaşma ve Kapitalizmin Krizi



2007 yılında ABD ikinci kalite ipotek kredileri piyasasında borçların geri ödenmemesiyle patlak veren kriz, IMF ve Dünya Bankası eliyle son 30 yıldır gelişmekte olan ülkelere dayatılan neoliberal finansallaşma ve serbestleştirme politikalarının etkisiyle hızla genel bir ekonomik krize dönüştü. Yaşanan bu süreci Marksist ekonomi politiğin bakış açısıyla ele alan akademisyenlerin yazılarından oluşan bu seçkide, krizin tarihçesi, nedenleri ve sonuçları detaylı bir şekilde inceleniyor.

Krizin kapitalizmin finansallaşmasının bir sonucu olduğunu vurgulayan C. Lapavitsas, finans kurumlarının, geniş halk kesimlerinin finansal hizmetlerden yararlanmasına olanak sağlayarak yeni kâr alanları yarattıklarını öne sürüyor. C.M. Camacho ve J.A.R. Nieto, finansal sermayenin küreselleşmesinin son 30 yılını masaya yatırıyorlar. J.P. Painceira, uluslararası sermaye akışlarının ve döviz rezervi biriktirme politikasının gelişmekte olan ülkelere getirdiği toplumsal maliyetleri inceliyor. İkinci kalite ipotek kredilerinin ortaya çıkışını ele alan G.A. Dymski, ikinci kalite kredilerin yaygınlaşmasının ve yetersiz bir şekilde teminatlandırılmasının krizle sonuçlandığını vurguluyor.

P.L. dos Santos, dünyanın önde gelen 9 uluslararası bankasının faaliyetlerini incelediği yazısında, günümüz kapitalizminde bankacılığın değişen içeriğini tartışıyor. D. Papadatos, merkez bankacılığının günümüzdeki işlevini sorguluyor. N. Ergüneş, sermayenin birikim gereksinimleri doğrultusunda uygulamaya geçirilen enflasyon hedeflemesi politikası sonucunda Türkiye ekonomisinde büyümenin istikrarsızlaştığını ve ekonominin daha kırılgan hâle geldiğini belirtiyor. M. Itoh, krizin özgül özelliklerine ve toplumsal maliyetlerine değiniyor.

Costas LAPAVITSAS (Çeviri: Tuncel ÖNCEL), Yordam Kitap, 2010.

Anayasa paketinde yargı bağımsızlığı

Anayasa paketi Anayasa Komisyonu’ndan geçti. Şimdi Meclis Genel Kurulu’nda. Paket bu haliyle kabul edilip yürürlüğe girerse, yargı bağımsızlığı açısından ortaya çıkacak durum şöyle:

Anayasa Mahkemesi 17 üyeden oluşacak. 3 üye TBMM tarafından salt çoğunlukla seçilecek. 14 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Bunlardan dördü Cumhurbaşkanı’nın takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanı’nın atayacağı 4 üye, YÖK’ün göstereceği adaylar arasından atayacağı 3 üyeyle Meclis’in seçeceği 3 üyenin iktidar partisinin görüşlerini paylaşan üyeler olacağı açık. Böylelikle, 17 üyeden en az 10’unun iktidar partisine yakın üyeler olması güvence altına alınmış.

HSYK yargı bağımsızlığının anahtarı. Siyasal iktidar burada da dizginleri sıkıca elinde tutmak istiyor. Bunu şöyle gerçekleştiriyor: Adalet Bakanı ve müsteşarın üyelikleri ile Bakan’ın başkanlığı sürüyor. Oysa Avrupa Yargıçlar Konseyi de Venedik Komisyonu da raporlarında Bakan’ın HSYK’ya Başkanlık etmemesini öngörüyorlar. AB Komisyonu uzmanları, Anayasa’nın 159. maddesinin değiştirilerek Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK üyeliğinden çıkarılmasını tavsiye ediyor. Avrupa’daki uygulama da Yargıçlar Konseylerine bakanların başkanlık etmemesi yönünde. Buna istisna oluşturan Fransa da şimdi yasasını değiştirip bakan yerine bir yargıcı başkan yapıyor.
Hem bakan, hem de müsteşarın HSYK üyesi olması ise hiçbir Avrupa ülkesinde görülmeyen bir uygulama.

Adalet Bakanı’nın HSYK Başkanı olması ona şu yetkileri veriyor: Anayasa paketinde anayasaya “kurulun yönetimi ve temsili kurul başkanına aittir” yolunda yeni bir hüküm eklenmiş. Başka bir deyişle, yargıçlardan sorumlu olan HSYK’nın yönetimi yargıçların elinde değil, yürütmenin elinde.

Müfettişlerin yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapması Adalet Bakanı’nın oluruna bağlı. Bakan’ın istemediği yargıç ve savcılar hakkında HSYK soruşturma açamayacak.

HSYK’ya bağlı bir sekretarya kurulacak. Ancak Genel Sekreter, Bakan tarafından atanacak. Böylelikle Adalet Bakanı HSYK’nın iç mutfağını da denetim altında tutacak. Kararnamelerin hazırlanması, toplantı gündeminin saptanması gibi konular Bakan’ın denetiminde olacak. Zaten Adalet Bakanlığı sekretaryanın çalışmasını düzenleyecek ayrı bir yasa çıkaracak.

Bunun dışında, Adalet Bakanı’nın HSYK’yı toplantıya çağırma yetkisi sürecek. Toplantı için üye tam sayısı gerektiğinden, yedeği olmayan müsteşarın toplantıya katılmayarak ya da toplantıdan çıkarak HSYK’yı bloke etme olanağı var.
Bütün bunların, Adalet Bakanı’nın HSYK ile Meclis arasında bağlantı kurma gerekçesiyle açıklanması hiç inandırıcı olmuyor. Amaç buysa, Adalet Bakanı başkan olmadan da, oy hakkı bulunmaksızın toplantılara katılarak bu bağlantıyı kurabilir.

Bu iki resme bakıp, anayasa değişikliği paketiyle yargı bağımsızlığına bir darbe indirileceği, yargı üzerinde yürütmenin etkisinin artacağını görmeme olanağı var mı?
Anayasa paketinde yargıya ilişkin değişiklikleri haklı göstermek için yargının tarafsız olmadığı, ideolojik davrandığı ileri sürülmekte.

Ama bunlar doğru olsa bile, sorunun çözümü siyasal iktidara bağımlı bir yargı yaratmak mı? Şu mu denilmekte: “İdeolojik olarak AKP’ye karşı bir yargıdansa, AKP’ye bağımlı bir yargı olması yeğlenir.” Sanki AKP’ye bağımlı bir yargı ideolojik olmayacakmış gibi.

Oyunun adı demokrasi ise o zaman neden yargının bağımlı bir hale getirilmesi karşısında sessiz kalıyoruz? Neden demokrasiden yana olan herkes önyargılarını bırakıp bağımsız bir yargı için ortak bir çaba göstermiyor? Bağımsız bir yargı istiyorsak, anayasa paketine ilişkin en azından şu soruları sormamız gerekmez mi?

* Neden Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğu Meclis tarafından üçte iki çoğunlukla seçilmiyor da, Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor?

* Neden Adalet Bakanı HSYK Başkanlığı’ndan çekilmiyor, üstelik yetkileri genişletiliyor?

* Neden yargıç ve savcıların idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığı’na bağlı olmasını öngören Anayasa’nın 140. maddesi değiştirilmiyor?

Anayasa paketi değerlendirilirken, yargının bağımsızlığı sorununun sadece yargının değil, Türk demokrasisinin bir sorunu olduğunun göz önünde tutulması gerekir

Rıza Türmen, Milliyet, 19 Nisan 2010

Bağımlı yargıyla demokratikleşmek

Anayasa değişikliği paketiyle Türkiye, bağımlı bir yargı yaratarak demokratikleşmek gibi garip bir sürece girdi. Oysa bağımsız bir yargı yaratarak demokratikleşmek, demokrasi açısından daha doğru bir yol olurdu. Siyasal iktidar bu yolu seçmiş olsaydı, anayasa paketindeki yargıya ilişkin maddeleri şu şekilde değiştirmek gerekirdi:

Anayasa Mahkemesi: Son tasarıda Anayasa Mahkemesi 17 üyeden oluşuyor. Üç üye TBMM tarafından seçilecek. Meclis’in Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmesi doğru bir yaklaşım. Ancak secim için ilk turda üçte iki, ikinci turda salt çoğunluk aranacak. Üçte iki çoğunluk iktidarla muhalefeti tarafsız bir aday üzerinde uzlaşmaya zorluyor. Ama “üçte iki çoğunluk sağlanamazsa salt çoğunlukla seçilir” deyince, Meclis’te çoğunluğa sahip iktidar partisi bakımından uzlaşma zorunluluğu kalkıyor. Amaç Anayasa Mahkemesi’ne bağımsız, tarafsız üyeler seçmek olsaydı, seçim üçte iki koşuluna bağlanırdı.

O zaman Cumhurbaşkanı’nın seçeceği 14 üyenin çoğunluğunun da Meclis’e kaydırılması daha demokratik olurdu. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın takdir yetkisine bırakılan dört üyenin, Meclis tarafından üçte iki çoğunlukla seçilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından önemli bir adım oluşturabilirdi. Simdi, tasarıda öngörülen sistemle, 17 üyeden 10’u iktidar partisinin tercih ettiği üyelerden olacak.

Avrupa ülkelerinde, anayasa mahkemelerinin seçiminde uzlaşı aranıyor. İtalya’da Temsilciler Meclisi ve Senato’nun birleşik oturumunda üçte iki çoğunlukla seçim yapılıyor.

Almanya’da, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yarısı Senato, yarısı Temsilciler Meclisi tarafından seçiliyor. Her iki secimde de üçte iki çoğunluk aranıyor.
Bulgaristan, Gürcistan, Ukrayna gibi birçok ülkede, anayasa mahkemesi üyelerini atama yetkisi, Cumhurbaşkanı, parlamento ve Yüksek Yargıçlar Kurulu arasında paylaşılmış. Finlandiya’da, Anayasa Mahkemesi’nin gösterdiği adaylar arasından Cumhurbaşkanı seçiyor. Danimarka’da ise Devlet Başkanı atıyor, ancak Anayasa Mahkemesi veto yetkisine sahip.

HSYK: HSYK’nın bağımsız ve tarafsız bir kurul olması isteniyorsa, önce Adalet Bakanı ve müsteşarının üyeliğine son vermek gerek. Avrupa’da hem bakan, hem de müsteşarının HSYK üyesi olduğu başka bir örnek yok.

Değişiklik paketinde, Adalet Bakanı’nın dairelerin çalışmalarına katılmaması uygulamada fazla bir önem taşımıyor. Önemli olan bakanın HSYK başkanı olarak sahip olduğu yetkiler. Bu yetkiler azalmıyor, çoğalıyor. Örneğin, tasarıda Adalet Bakanı’nın HSYK’nın yönetimi ve temsilinden sorumlu olduğu belirtiliyor. Mevcut Anayasa’da böyle bir madde yok. Adalet müfettişleri HSYK’ya bağlanıyor ama bakanın onayı olmadan soruşturma yapamayacaklar. HSYK’nın sekretaryası olacak ama basındaki Genel Sekreter Adalet Bakanı tarafından atanacak.

Adalet Bakanı’nın HSYK üzerindeki baskı araçları deneyimlerle belli. Toplantı yeter sayısı üye tam sayısı olduğundan, yedeği olmayan müsteşar toplantıya girmeyince toplantı yapılamıyor. Gündem Adalet Bakanlığı’nca düzenlendiğinden, bir konu gündeme konulmazsa görüşülemiyor. Düzeltilmesi gereken bunlar. Bunlar için anayasa değişikliği gerekmiyor.

Tasarıda önerilen HSYK’nın oluşumuna baktığımızda, yargının geniş temsili ilke olarak olumlu bir gelişme. Ancak yüksek yargının temsiline neredeyse son verilecek.(21 üyeden 4’ü). Yargıç olmayan 4 üye Cumhurbaşkanı’nca atanacak, 10 üye de yargıç ve savcılarca seçilecek. Başka bir deyişle hukuksal deneyim ve liyakate yer verilmiyor.
Avrupa standartlarını referans gösterirken dikkatli olmak gerekir. Avrupa’da HSYK’ların oluşumu konusunda ortak bir standart yok. Ancak Adalet Bakanı’nın başkan olmaması genel bir uygulama. Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı raporda seçtiği devletlerde bile, Fransa dışında, Adalet Bakanı kurula başkanlık yapmıyor. Bakan’ın başkanlığı 1982 Anayasası’nın bir armağanı. Yargıyı denetlemek için öngörülmüş. Avrupa Yargıçlar Konseyi raporunda da, başkanın siyasal partilerden olmaması ve HSYK tarafından, yargıç üyeler arasından seçilmesi isteniyor.

Çabalarımızı gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargı yaratmaya mı yönelteceğiz? Yoksa siyasal çıkarlarımız her şeyin üstünde mi? AKP’nin anayasa değişiklik paketi keşke birinci soruya olumlu, ikinci soruya olumsuz yanıt verebilseydi.


Rıza Türmen, Milliyet, 12 Nisan