Ara


FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ:
DİRENİŞİN BOYUTLARI



Kıvanç ÖZCAN


Giriş

Ortadoğu siyasetinin yanı sıra zaman zaman dünya siyasetini de belirleyen Filistin sorunu, Yaser Arafat’ın ölümünü izleyen yıllarda Hamas ve Filistin yönetimi arasındaki çatışmayla yeni bir boyut kazandı. Filistin toplumunun ideolojik ve coğrafi olarak bölünmesi, işgale karşı direnişin etkinliğine yönelik kaygıları da beraberinde getirdi.
Yahudilerin göçlerine tepki olarak 20. yüzyılın başlarında yükselmeye başlayan Filistin direnişi, işgallere, İsrail Devleti’nin kurulmasına ve sürgünlere rağmen 1964 yılına kadar etkili ve örgütlü bir şekilde temsil edilemedi. 1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin direnişinin ideolojik arka planının kurulmasında ve işgale karşı silahlı bir mücadelenin yürütülmesinde en önemli belirleyici oldu.
Fakat, FKÖ’nün mücadelesine yönelik yazıların çoğunda sadece örgütün silahlı mücadelesine odaklanılması ve bölgedeki silahlı çatışmaları dönüm noktası olarak ele alan kronolojik bir okumanın takip edilmesi, hem FKÖ’yü anlamayı zorlaştıracak dar bir çerçeve sunmakta hem de direniş kavramının kapsamını küçültmektedir. Silahlı mücadeleyi direnişin yegâne unsuru olarak görmek, FKÖ’yü taraftarlarının gözünde yer yer abartıya kaçan anlatılarla efsaneleştirmekte, düşmanlarının gözünde ise FKÖ’nün terörist bir örgüt olarak algılanmasını kolaylaştırmaktadır.
FKÖ’yü konu edinen bu yazı, yukarıda belirtilen silahlı mücadeleye hapsolmuş ve savaşları temel alan kronolojik bir okumaya karşı duyulan rahatsızlığın ürünüdür. Bu yazı, kabaca, Filistin direnişinin 1964 öncesi kuşbakışı fotoğrafını çektikten sonra, direnişi FKÖ’nün karşılaştığı zorluklar ve onlarla mücadele stratejilerinin bir toplamı olarak okumaya çalışacaktır.
‘Direniş’ kavramının FKÖ üzerinden sorgulanması ve FKÖ’ye yönelik analizlere hakim olan çerçevenin reddi sonucunda ortaya çıkan ‘başka’ bir FKÖ resmini sunmak bu yazının asıl amacıdır.

Tarihsel Arka Plan: Direnişin İlk İşaretleri

18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı topraklarında belirleyici olmaya başlayan milliyetçi akımlar, Filistin coğrafyasında aynı dönemde etkisini gösterdi. Osmanlı Devleti’nin periferisiyle kurduğu eklektik ilişki, Filistin bölgesindeki ekonomik faaliyetin1 bölge halkının bağlarını güçlendirerek bölgeye özgü bir kimlik oluşumunu desteklemesi ve bu kimliği yeniden üretecek mekanizmaları kurması, Arap milliyetçiliğinin oluşumuna katkıda bulunmuştur.
Fakat, Filistin bölgesindeki milliyetçiliğin oluşumunu sadece bölgedeki ekonomik faaliyete dayandırmak yetersiz olacaktır. Osmanlı’nın imparatorluğun son dönemlerinde izlediği politikalar da Filistin topraklarında milliyetçiliğin oluşumunu hızlandırmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde toprak kayıplarını önlemek için öne sürülen çözümlerden bir tanesi olan Türk milliyetçiliği, Türkleştirme politikalarıyla hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Türkleştirme politikalarına tepki olarak imparatorluk sınırları içinde yeni milliyetçilikler ortaya çıkmış, Arap milliyetçiliği gibi inşa halindeki milliyetçiliklerin oluşumu da hız kazanmıştır. Başka bir deyişle, her ne kadar Osmanlı’nın Filistin ile kurduğu gevşek ilişki bölgede milliyetçiliğin doğuşuna ortam hazırlamışsa da, 19. yüzyılın başından itibaren uygulanmaya çalışılan müdahaleci politikalar -bölge halkının devlete tutunumunu ve sadakatini sağlayan bir bürokratik araç olan din faktörünün yerine milliyetçiliğin yerleştirilmeye çalışılması- Filistinlilerin Arap milliyetçiliğine kaymasını hızlandırmıştır.
Filistin bölgesinde Türkleştirme politikalarına karşı tepki Arapların bağımsızlık isteğiyle birleşerek 5 Haziran 1916’da Mekke Şerifi Hüseyin’in önderliğinde bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bu ayaklanmanın ortaya çıkmasında Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Henry Mc Mohan’la yapılan anlaşma da önemli rol oynamıştır. Bu anlaşmada, Araplara, Birinci Dünya Savaşı’na İngilizlerin yanında katılmaları karşılığında verilen bağımsızlık sözünün yarattığı motivasyon, milliyetçiliğin o dönemde bölgedeki etkisini anlamak için kayda değerdir. Savaşın ardından bölgeye hakim olan manda yönetimi de kısa süre içinde Arap milliyetçiliğinin tepki alanı içine girmiş ve onu şekillendiren, oluşumunu hızlandıran etkenlerden birisi olmuştur.
Yukarıda belirtilen nedenlere ek olarak, Arap milliyetçiliğinin şekillenmesinde ve özelde Filistin milliyetçiliğinin oluşumunda en önemli etken 19. yüzyıl sonlarında başlayıp 20. yüzyılın ilk yarısında hız kazanan Yahudi göçleridir. Filistin topraklarındaki Yahudi nüfusunun artışına ve Yahudi yerleşimcilerin bölgeye yayılmalarına paralel olarak bölge halkının tepkisi de artmaya başlamıştır. Bu tepkilere bir örnek olarak 2 Kasım 1919’da Kudüs’te yayınlanan Al-Quds gazetesindeki şu yazı verilebilir:
“İngiliz politikaları, Arap halkının ulusal ruhunu –kalbini- yok edemeyecektir(...) Taleplerimiz şunlardır: Kendi yönetimimizi oluşturmak, topraklarımızın bütünlüğünü sağlamak. Siyonist göçü kabul etmiyoruz. Bu taleplerimizden vazgeçmemeliyiz. Topraklarımızın Yahudilerin evi haline gelmesine izin vermemeliyiz.” (Nassar,1991).
Giderek artan tepkilerin neticesinde, 1930’larda politik organizasyonlar ve ilk gerilla grupları ortaya çıkmış; bölgedeki Siyonistlere ve manda yönetimine karşı gösterilen tepkiler ayaklanmalara dönüşmeye başlamıştır. Bu ayaklanmalardan en önemlisi, 1936-1939 yılları arasında Filistin Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni’nin liderliğini yaptığı ayaklanmadır. Fakat aile ağlarına dayanan geleneksel liderlik anlayışı ve örgütlenme eksikliği bu organizasyonların ve grupların hareket alanını daraltmış ve etkilerini azaltmıştır. Ayrıca, 1930’lu yıllardaki ayaklanmalar, Filistinli seçkinlerle kırsal kesimde yaşayan halkın direniş kavramına bakışlarındaki farkı anlamak açısından da önem arz etmektedir. Bu fark, Filistinli liderler ve seçkinler ile kırsal kesimde yaşayan halkın kutuplaşmasında önemli bir noktayı teşkil eder.
1948 yılında meydana gelen Deir Yassin Katliamı ve İsrail Devleti’nin kurulması, bölge halkının bilincine felaket olarak kazınırken, Filistin bölgesindeki direniş hareketlerini de işgale karşı direnişi etkili hale getirmek için, kendilerini sorgulamaya ve yeni stratejiler geliştirmeye itmiştir. Aynı zamanda bu yazının konusu olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün gündemindeki en önemli konulardan birisi olan Filistinli mülteciler sorunu da 1948 yılından itibaren bölgedeki direniş üzerinde belirleyici olmaya başlamıştır.
1948’deki trajedilerden sonra Filistinli direniş gruplarının öfkesi ilk olarak bölgedeki liderlere ve rejimlere yönelmiş, bunun sonucu olarak 1951 yılında Ürdün Kralı Abdullah, Kudüs’te öldürülmüş, 1952’de Mısır’daki darbe desteklenmiştir. Bu öfkeyi henüz daha kurulmamış olan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulduktan sonra bölge siyasetinde kartları yeniden dağıtıcı etkisinin bir ön işareti olarak okumak mümkündür. Aynı zamanda, FKÖ’yü oluşturacak olan direniş gruplarının geleneksel liderlik anlayışına yönelik tepkilerinin bir tezahürü olarak da okunabilir bu öfke.
1948 felaketini izleyen yıllarda her ne kadar bu felaketin ilk faturasını bölgedeki belli başlı politik aktörlere kesseler de, Filistinli direniş grupları, Filistin davasını savunabilmek için etkili bir temsiliyetin gerekliliğinin de farkına varmışlardı. Bu farkındalık, Nasır’ın 1956’daki Süveyş Savaşı’ndan sonraki retoriğinin yarattığı hayal kırıklığıyla birleşti. 1950’li yılların sonlarına doğru direniş grupları Arap devletlerinin Filistin’le dayanışma adına Arap liginde Filistinlilere verdikleri sembolik temsiliyetin ötesinde gerçek bir temsiliyet yaratma fikrini benimsediler.
Bu yazıda konu edilen Filistin Kurtuluş Örgütü yukarıda kısaca özetlenmeye çalışılan tarihsel zeminin dinamiklerine ve yazının ilerleyen bölümlerinde değinilecek olan bölgesel politikalara bağlı olarak ortaya çıkmış ve 1960’lı yılların ortalarından itibaren Filistin sorununun ötesinde Ortadoğu siyasetinde de belirleyici aktörlerden birisi olmuştur. Tarihsel arka planda da işaret edildiği üzere hem işgale hem de bölgedeki diğer aktörlere karşı bir politikanın eksikliği Filistinli direniş gruplarını tek bir çatı altında toplanmaya, Filistin davasını ve Filistin halkını savunmaya itmiştir. 1964’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü, her ne kadar kuruluşunda Arap devletlerinin, özellikle Mısır’ın etkisi olsa da, temelde Arap devletlerinin Filistin davasını savunmadaki yetersizliklerine, Filistinli direniş gruplarının ortak politika eksikliğine ve temsiliyet krizine karşı verilen cevabın cisimleşmiş halidir.

Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)

I.
1948 yılından sonra Ortadoğu ülkelerine dağılan yüz binlerce mültecinin varlığı ve El-Fetih başta olmak üzere Filistinli direniş gruplarının giderek sertleşen tepkileri Filistin sorununun görünürlüğünü artırarak bu sorunu bölge politikalarında üst sıralara taşıdı. 1950’li yılların başından itibaren Arap halklarını etkisi altına alan ve Mısır Devlet Başkanı Cemal Nasır’ın öncülüğünü yaptığı Pan-Arabizm hareketi, Filistin sorununa müdahil olmakta gecikmedi. Nasır, Filistinlilerin bağımsız bir Filistin Devleti’nin vatandaşları olmalarından çok onları kurmayı düşündüğü Arap devletini oluşturacak halklardan biri olarak görme eğilimindeydi. Bu yüzden Filistinli grupların söylemlerini ve eylemlerini zaman zaman kendi bölgesel planına yönelik bir tehdit olarak algıladı. Aynı zamanda, 1956 savaşından sonra, Mısır dahil bölge ülkelerinin Filistin sorununun çözümünde yetersiz kaldığını fark etmişti. Bunun sonucunda bütün direniş örgütlerini tek bir çatı altında toplayabilecek ve bölge devletlerinin bu sorunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarını engelleyecek bir yapı kurmaya yöneldi. Bu yönelimin altında yatan iki ana sebep; Filistin sorunu üzerinden kendi politikalarını uygulamaya devam etmek ve potansiyel tehdit olarak algıladığı Filistinli direniş örgütlerini kontrol altında tutmaktı. Filistinli direniş örgütleri ise parçalanmışlığın getirdiği etkisizlik, kurumsallaşma ve finansal destek ihtiyacı, direnişi sürdürebilecekleri coğrafi alandan yoksunluk gibi sebeplerle böyle bir yapının kurulmasını onayladılar.
Yukarıda belirtilen nedenlerin de etkisiyle, Nasır, 1964 yılında Kahire’de düzenlenen Arap Konferansı’nda “Filistin Varlığı” tanımını ortaya atarak İsrail işgaline karşı direnişin etkili şekilde yürütülebileceği bir örgüt kurulması gerektiği konusunda bölge devletlerine çağrı yaptı. Arap Konferansı’nda ortaya atılan bu fikri tartışmak için, aynı yıl Doğu Kudüs’te 400’den fazla delegenin katılımıyla düzenlenen toplantıda FKÖ’nün kuruluşu ilan edildi. Örgütün silahlı kanadı Filistin Kurtuluş Ordusu, siyasi kanadı ise Filistin Ulusal Konseyi isimlerini aldı. Örgütün ilkeleri onaylandı. Nasır tarafından desteklenen Ahmet Şukeyri, FKÖ’nün ilk başkanı oldu.
FKÖ’nün kuruluşu bir yandan Filistinli direniş hareketlerine direnişi sürdürebilmeleri için gerekli olan kurumsallaşmayı, parasal ve askeri desteği sağlarken, bir yandan da bölge ülkeleri arasında Arap kimliği ve bu kimliğin temsiliyeti üzerinden devam eden çekişmeyi sürdürebilecekleri yeni bir zemin oluşturdu. Daha doğru bir ifadeyle FKÖ, kurulduğu ilk yıllarda hem farklı Filistin direniş gruplarının ideolojik ve taktiksel farklarından kaynaklanan hem de bölge devletlerinin Filistin sorununa bakış açılarından ve Arabizm anlayışlarından kaynaklanan bir çekişmeler bütününün somutlaştığı platform oldu. FKÖ içindeki etkili gruplardan birisi olan Yaser Arafat önderliğindeki El-Fetih, bu çekişmelerin bir parçası olarak El-Fetih’in yönetimine talip oldu.
Arafat, Filistin sorununun bölge devletlerinin çıkarları bağlamında ve Pan-Arabizm politikasının bir uzantısı olarak ele alınmasından rahatsızdı. Bölge devletlerinin benimsediği politikanın aksine Arafat, Filistin direnişinin Filistin halkının önderliğinde tabandan yukarıya yönelen bir politik stratejiyle başarıya ulaşacağını düşünüyordu. FKÖ’nün liderliğini ele geçirmesi bu stratejisini uygulamak için bulunmaz bir fırsat yaratacaktı. El-Fetih, 1969’da, FKÖ’nün beşinci yıllık konferansında bu fırsatı yakaladı. Arap devletlerinin düzenli ordularının 1967 yılındaki savaşta İsrail’in bozgununa uğraması ve El-Fetih’in gerilla saldırılarının göreli olarak başarılı olması Arafat’ın elini güçlendirmişti. El-Fetih’in 1968 yılında Ürdün vadisindeki Karameh’te İsrail ordusuna karşı gösterdiği direniş, Arap ordularının sürekli yenilgileri karşısında giderek umutsuzluğa kapılan Filistin halkını cesaretlendirmiş, El-Fetih’in ününü de bölge sınırları dışına taşımıştı.2 Arafat ve ekibi, Karameh savaşında olduğu gibi, kazandıkları her başarıyı mitlerle süsleyerek mülteci kamplarında, bölge kamuoyunda ve uluslararası platformlarda destek bulmayı amaçladılar. Gerçeklerin ve mitlerin karışımından oluşan anlatılar, FKÖ’nün Filistinlilerin gözünde bir efsaneye dönüştürülmesinde ve işgale karşı direnişin halka benimsetilmesinde Arafat ve ekibinin kullandığı önemli enstrümanlardan birisi oldu. Bu anlatıların uluslararası platformlarda Filistin davasının tanınmasına yaptıkları katkı FKÖ’nün dünya kamuoyunun hatırı sayılır bir bölümünü kendi yanına çekmesini kolaylaştırdı.
1969’da FKÖ’nün liderliğini ele geçiren Arafat ve ekibi uluslararası platformlarda etkinliklerini artırmak, gerilla savaşını daha geniş bir bölgeye yaymak ve direnişe kurumsal bir kimlik kazandırmak gibi avantajlar elde ettiler. El-Fetih’in FKÖ yönetimine geldikten sonra İsrail’e karşı direnişi etkin hale getirmede karşılaştığı temel zorlukları şu şekilde özetleyebiliriz: FKÖ içindeki grupların ideolojik ve taktiksel farklılıklarının yarattığı parçalanma tehlikesi, bölge devletlerinin, özellikle Suriye ve Mısır’ın, FKÖ’yü kontrol altında tutma istekleri ve 1948’de yerlerinden edilen yüz binlerce Filistinliye tutunum sağlayacak bir ideolojinin eksikliği. Bu zorlukların aşağıda anlatılacak olan önemi ve belirleyiciliğine bakarak, aslında direnişin sadece işgale karşı gösterilen tepkiyle sınırlı olmadığını; Arabizmden boşanmış bir Filistinli kimliği inşa etme sürecinin ve Filistin davasının temsiliyetine ilişkin bölge devletleriyle FKÖ arasındaki güç ve çıkar ağlarıyla örülü bir mücadelenin de FKÖ’nün direnişine dahil olduğunu, hatta bu zorluklarla mücadele etmenin direnişin en önemli halkasını oluşturduğunu ileri sürmek mümkündür.
Yukarıda belirtilen zorluklara ve FKÖ’nün bu zorluklarla mücadelesine odaklanan bu yazı, bugüne kadar İsrail’e karşı silahlı mücadeleyle ve savaştan savaşa koşan gerilla gruplarının hikayeleriyle çerçevesi çizilmeye ve daraltılmaya çalışılan bir FKÖ analizinden uzak duracaktır.
II.
El-Fetih yönetimi ele aldığında FKÖ içindeki farklılıklar su yüzüne çıkmaya başlamıştı. George Habaş’ın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Ahmet Cibril’in Filistin Kurtuluş Cephesi (FKC), Naif Havatme’nin Filistin’in Kurtuluşu için Demokratik Cephesi- Genel Komutanlık örgütü, Ebu Nidal’ın Kara Haziran örgütü ve Suriye destekli El-Şaika bu farklılığın taraflarıydılar. Bu örgütler Mısır, Suriye ve Irak politikalarının FKÖ içindeki taşeronluğunu yapmalarının yanı sıra ideolojik olarak da birbirlerinden farklılardı. Marksist-Leninist bir çizgi izleyen FHKC, Filistin sorununu bütün dünyada gerçekleştirilecek devrimlerin bir parçası olarak görüyordu. FDKC ise burjuvaziye bakışıyla FHKC’den ayrılıyordu. FHKC burjuvaziyi dışlamazken FDKC burjuvaziyle hiçbir işbirliğine yanaşmıyordu. Suriye destekli El-Şaika, Filistin sorununa Pan-Arabizm bağlamında bir çözüm öneriyor ve FKÖ içindeki Pan-Arabist örgütlerin desteğini alıyordu. İdeolojik ve politik farklılıkların bir yansıması olarak direnişin bölgeyle mi sınırlı kalacağı, yoksa bütün dünyaya mı yayılacağı da FKÖ içinde tartışılan konulardandı.
Örgüt içindeki teorik ve pratik anlaşmazlıkların yaratacağı parçalanma tehlikesinin farkında olan Arafat, FKÖ içindeki çatışmaların tarafı olmak yerine, popülist- milliyetçi bir söylemi arkasına alan kapsayıcı ve bütünleştirici bir siyaset izledi. Bu siyaseti Arafat’ın demeçlerinden izlemek mümkündür:
“Bütün Filistin toprakları üzerinde laik, demokratik Filistin Devleti’ni kurana kadar mücadelemize devam edeceğiz. Dr. Habaş (George) ile benim aramda hiçbir fark yoktur. Ulusal hareket bütün Filistin ulusunun temsilcisidir.”
1968’de kabul edilen FKÖ’nün ilkeleri içinde yer alan “direniş örgütleri arasındaki ihtilafların ikincil önemde olduğu” vurgusu kapsayıcı bir siyaset izlemeyi kolaylaştırdı. FKÖ’nün yönetimine geldikten sonra Arafat’ın yaptığı ilk işlerden birisi de “Silahlı Mücadele Komutanlığı” adı altında FKÖ içindeki silahlı grupları birleştirmeye çalışmak oldu. Birleştirici ve kapsayıcı söylem ve bunun ifade edilmesine imkan tanıyan araçlar Arafat’ın, ileride değineceğim gibi, sorunu Filistinlileştirmeye ve uluslararasılaştırmaya yönelik siyasetini uygulamasını kolaylaştırırken FKÖ içindeki farklı grupları da kontrol altında tutmasını sağlıyordu. Ayrıca, Arafat’ın kapsayıcı ve birleştirici cümlelerle kurduğu, dini referanslarla ve sol jargonla güçlendirdiği popülist-milliyetçi söylem tıpkı bir sarkaç gibi salınarak, FKÖ’yü dünya ve bölge siyasetinin temel gerçekliklerine meydan okumadan istediklerini elde etmeye çalışan bir direniş örgütü haline dönüştürecekti.
III.
Mısır ve Suriye başta olmak üzere bölge devletlerinin zaman zaman kendi rejimlerine karşı tehdit olarak gördükleri FKÖ’yü kontrol altında tutmak istemeleri de direniş hareketinin karşılaştığı zorluklardan birisiydi. Sorunun Filistin halkından bağımsız olarak Arap milliyetçiliği bağlamında ele alınması ve bölgesel çıkarların gözetiminde ve devletler arasındaki güç ilişkilerinin sürdürülmesinde bir araç olarak görüldüğüne dair işaretler3 Filistin halkının temsiliyeti bağlamında FKÖ’nün ve Arafat’ın etkinliğini sorgulanabilir hale getirebilirdi. Bölge devletlerinin direniş hareketine sağladığı coğrafi alan, parasal ve lojistik destek ve bu desteğin yarattığı bağımlılık ilişkileri FKÖ’nün bu devletlerle ilişkisinde hareket alanını kısıtlasa da yeni çözümleri beraberinde getirdi. Bölge devletleriyle silahlı bir çatışmaya girmekten kaçınan FKÖ, sahip olduğu sembolik gücü etkili bir şekilde kullandı. Örneğin Arafat, mülteci kamplarındaki Filistinlilerin ve Arap halklarının gözündeki popülaritesini zaman zaman bölge devletlerine karşı bir baskı aracı olarak kullanmaktan çekinmedi. Filistin davasını Mısır’ın Pan-Arabizm politikasının bir nesnesi olmaktan kurtarmak için direnişi Filistinlileştirmeye (Palestinisation) çalıştı. Fakat bölge devletlerinin desteği olmadan direnişi sürdürmenin mümkün olmadığından hareketle farklılıkların ve anlaşmazlıkların ifadesinde diplomatik bir dil ve denge siyaseti FKÖ’nün en çok başvurduğu araçlar oldu. Başka bir deyişle FKÖ, bölge devletlerinin desteğini ve Filistin davası üzerindeki kendi ağırlığını kaybetmemek için bölge devletlerinin FKÖ üzerindeki kontrolünü azaltmak ve dünya kamuoyunun desteğini almak için sorunu “uluslararasılaştırmak” da FKÖ’nün izlediği direniş yöntemlerinden birisiydi.
FKÖ, Filistin sorununu uluslararası platformlara taşıyarak hem İsrail’e karşı direnişi genişletecek yeni politik araçlara kavuşmayı, Filistin halkını kimin temsil ettiğine ilişkin tereddütlerden kaynaklanan krizi aşmayı hem de bölge devletlerinin kendi üzerindeki kontrolünü azaltmayı amaçladı. 1948, 1956, 1967 ve 1973 yıllarındaki savaşlarda Arap devletlerinin yenilgileri, gerilla saldırılarının yarattığı heyecan ve umut atmosferi FKÖ’nün Filistin direnişinde öne çıkmasını sağlayacak bir ortam yaratmıştı. Arafat, bu ortamın sağladığı rahatlığı, sorunu uluslararasılaştırarak pekiştirmek istedi.
Bu anlamda 1974 yılı FKÖ için altın bir yıl oldu. 19-21 Mart 1974’te Cezayir’de düzenlenen Bağlantısızlar Hareketi’nin toplantısı FKÖ’yü gündemin ilk sıralarına taşıdı. Castro ile Kaddafi arasındaki anlaşmazlığın çözümünde Arafat’ın üstlendiği arabuluculuk rolü ve Nasır’ın ölümünden sonra duraklama dönemine giren Bağlantısızlar Hareketi’ne yardım etme isteği bu harekete üye devletler arasında FKÖ’nün prestijini artırdı. 1974’teki konferansının sonuç metninde FKÖ’nün Filistin halkının tek ve yasal temsilcisi olduğunun ilan edilmesi FKÖ’nün izlediği stratejinin başarıya ulaştığını göstermesi açısından önemlidir. Fakat uluslararası platformlardaki manevra kabiliyeti gerilla savaşından çok diplomatik araçları kullanmaya bağlıydı. Bu gerçeklikten hareketle Arafat, FKÖ içindeki radikal unsurların etkinliğini azaltmaya ve Filistin halkının direniş hareketi içindeki hareketliliğini kolaylaştıran “ya her şey ya da hiç bir şey” olarak formüle edilebilecek söylemini yumuşatmaya yönelik adımlar attı. FKÖ’nün, Haziran 1974’te 12. yıllık toplantısında ilan ettiği ‘10 Madde Programı’nın dördüncü maddesi bu adımlardan biridir:
“Filistin’in kurtuluşu için yapılan her eylem FKÖ’nün demokratik Filistin Devleti’ni kurmaya yönelik stratejisinin bir parçasıdır.”4
1974’teki toplantıda alınan kararlar, ilerleyen yıllarda diplomasinin de silahlı mücadeleyle birlikte bir araç olarak kullanılacağının işaretiydi. Dikkatli bir okumayla, FKÖ yönetiminin bu kararlarla, uluslararası görüşmelerde verilmesi muhtemel tavizleri Filistin’in özgürleştirilmesi için atılan adımlar olarak algılatmak istediğini iddia edebiliriz.
FKÖ’nün diplomasiyi de silahlı mücadele gibi Filistin’in bağımsızlığına giden yolda bir araç olarak kullanma niyeti hemen karşılık buldu ve Yaser Arafat 16 Ekim 1974’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından, aynı yıl kasım ayında New York’ta düzenlenecek olan BM toplantısına davet edildi. Arafat, 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada5 direnişin meşru olduğunu ve meşruiyetini emperyalizmin ve kolonyalizmin Filistin topraklarındaki devamı olan Siyonist işgale karşı gösterilen savunmadan aldığını dünya liderlerine anlattı. Filistin sorununun çerçevesini Siyonizm’e karşı verilen varoluş mücadelesi olarak çizdi ve BM üyesi devletleri soruna bu çerçeveden bakmaya çağırdı. Arafat’ın dünyadaki bağımsızlık savaşlarından örneklerle ve dini anlatılarla süslediği konuşması, Filistin sorununu dünya gündemine taşıması ve FKÖ’nün uluslararası alanda tanınmasını sağlaması bakımından başarılıydı. Sembolik anlamların ağırlıkta olduğu bu konuşma, uğrunda savaşılan bağımsız Filistin Devleti’nin sınırlarına değinilmemesi ve Arafat’ın bölge barışına yönelik mesajları göz önüne alındığında FKÖ’nün giderek müzakere masasına yaklaştığının, en azından söylemindeki yumuşamanın en erken işaretlerinden biri olarak da okunabilir. Arafat’ın müzakere masasına yaklaştığına yönelik işaretlerden birisini de Der Spiegel dergisinin 7 Ekim 1974 tarihli sayısında bulabiliriz:
“Soru: Filistin Devleti bugünkü İsrail toprakları üzerinde mi olacak?
Yaser Arafat: Ben gelecekteki demokratik Filistin Devleti hakkında konuşmak istiyorum, devletin sınırları hakkında değil.”
Arafat’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasını sadece dünya devletlerine verilen mesajların bir listesi olarak okumak konuşmada seslenilen aktörlerin hepsini görmemizi engelleyebilir. Arafat hem konuşmasının başında iki defa hem de konuşmasının sonlarına doğru bir defa FKÖ’nün Filistin halkının tek ve meşru temsilci olduğunun altını çizdi. Bu vurgu, Arafat’ın 28 Ekim 1974 yılındaki Rabat Konferansı’nda FKÖ’yü Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak tanıyan -tanımak zorunda kalan- Arap devletlerinin FKÖ üzerindeki kontrollerini azaltma çabasında başarıya ulaştığının ve temsiliyet krizinin sona erdirdiğinin ilanıdır. Kısaca, 1974 Birleşmiş Milletler Konferansı, FKÖ’ye Filistin sorununu kendi bakış açısından dünyaya anlatma fırsatı vermiş, dünya kamuoyunun direnişe desteğini artırmış, İsrail’e karşı yaptıkları bütün savaşlardan başarısız çıkan Arap devletlerinin FKÖ’yü kontrol altına alma çabalarının artık bir işe yaramadığının bir ilanı olmuştur.
IV.
FKÖ’nün direnişi etkin hale getirmede karşılaştığı en önemli zorluk, İsrail işgaliyle bölgeye dağılan yüz binlerce Filistinlinin kendilerine tutunum sağlayacak ortak bir bilinçten giderek uzaklaşmaları ve Arap devletlerinin yenilgileriyle umutsuzluğa düşmeleriydi. 1948 felaketinden sonra birbirlerinden coğrafi olarak uzaklaşan Filistinli kitlelerin mobilizasyonlarını ve tutunumlarını sağlamak için ortak bir kimliğin ve bu kimliği yeniden üretecek mekanizmaların yaratılması işini de FKÖ üstlendi.
FKÖ, kurulduğu ilk yıllardan itibaren temsilciliğini üstlendiği Filistinlilerin kimlik taleplerine cevap verebilecek ve onların sorunlarına çözüm üretebilecek bir yapıda örgütlenmeye başladı. Örgüt kısa zamanda, sadece silahlı direniş örgütlerinin ve onların temsilcilerinin değil; planlama, sağlık, eğitim, araştırma, koordinasyon, maliye ve politika bölümlerinin de yer aldığı bir yapıya kavuştu. Devlet benzeri bir yapıda örgütlenen FKÖ, Filistinlilerin gündelik sorunlarına cevap veren bir örgüt yapısıyla toplumu biçimlendirmeyi ve dönüştürmeyi direnişin bir parçası olarak görüyordu. Bu dönüştürme işini gerçekleştirmek için yukarıda sayılan ana bölümlerin belli başlı alt birimlerinin neler olduğuna bakmak yararlı olacaktır; Gençlik ve Spor Yüksek Konseyi, Tiyatro ve Sanat Federasyonu, Aslanlar ve Çiçekler-Filistin Gençlik Organizasyonu, Filistin Haber Ajansı, Filistin Fotoğraf ve Film Birimi, Radyo, Çocuk merkezleri, Filistin Kızılayı, Filistin Mahkumlarını Savunma Komitesi. Bu birimlerin işgal altında ve savaşların arasında ne kadar verimli olabileceği tartışma konusu olsa da Filistin halkının ortak bir kimlik kazanmasında etkili oldukları bir gerçektir. Bu birimler, aynı zamanda FKÖ ile bölgeye dağılmış Filistinliler arasındaki iletişimi sağlayan araçlardır. Örneğin, Kral Hüseyin’in FKÖ savaşçılarını Ürdün’den atmasından sonra Lübnan’a yerleşen FKÖ kadrosu, Filistinlilere ve bölgedeki Arap halklarına FKÖ Radyosu aracılığıyla mesajlarını iletmeyi sürdürdü. 1976 yılında Salah Halef’in Beyrut’ta FKÖ Radyosu’nda yaptığı konuşma buna örnek olarak verilebilir:
“…Filistin direnişi özgürleştirilecek, bütün topraklar üzerinde ulusal bir yönetim kuracaktır…”
1964 yılında ilan edilen ve 1968 yılında son şeklini alan FKÖ İlkeleri’nin yirmi altıncı maddesi, aynı zamanda Filistinlilerin benliğinde işgal ve sürgünler sonucunda zedelenen ulusal sınırlar, vatan gibi kavramları Filistinlilerin kimliğine tekrar yerleştirme çabalarının bir ürünüdür.6 Bu maddede, FKÖ’nün, her ne kadar sınırları çizilmese de, eskiden Filistinlilere ait olan ve silahlı mücadele sonucunda tekrar Filistinlilere ait olacak bir toprak parçasına vurgu yapması dikkate değerdir. FKÖ’nün ilkeleri 1964’te “Al-Mithaq Al-Qavmi Al-Filastini” başlığı ile yayınlanmış, 1968’deki düzeltmelerden sonra “Al-Mithaq Al-Watani Al-Filastini” başlığı ile tekrar ilan edilmiştir. İlk başlıktaki “kavim” kelimesinin “vatan” kelimesi ile yer değiştirmesi Pan-Arabizm ile Filistin milliyetçiliği arasındaki çekişmeyi gösterdiği gibi, Nasır’ın düşlediğinin aksine Filistin varlığına ait bir Filistin toprağı olduğuna dair algılamayı da kayda geçirmiştir.
Filistin kimliğinin oluşumundaki diğer bir faktör de liderliktir. Arafat, hitabet yeteneği ve ikna gücüyle Filistinli kimliğinin oluşumunda gerekli olan güçlü bir lider portresi çizmeyi başardı. El-Fetih’in gerilla savaşındaki başarıları, Arafat’ın kendi geçmişine yönelik, doğruluğu hala tartışılan, abartılı anlatıları, kahramanlıkları, onu Filistinlilerin gözünde mitleştirmişti.7 Arafat’ın Filistin halkının lideri olarak kazandığı destek, onun kitleleri harekete geçirmesini ve Filistinli kimliğini, bölgenin farklı yerlerine dağılmış Filistinlilere benimsetmesini kolaylaştırıyordu. Arafat, bu desteği de arkasına alarak Filistin direnişini, Arap devletlerinin politika yapma alanı olmaktan çıkarıp Filistin toplumunun varoluş mücadelesi haline getirdi. FKÖ’nün bölgedeki etkinliği ve sunduğu örgüt yapısı, liderlik ile halk arasındaki iletişim kanallarının kurulmasına ve karşılıklı bir etkileşimin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Arafat, Filistin toplumunun dinsel farklılıklarını da göz önünde bulundurarak demokratik, laik Filistin devletini kuracak bir direniş örgütünün lideri olduğunu sürekli vurguladı. FKÖ’nün direnişinde önemli yer tutan “demokratik, laik Filistin devleti” söylemi Filistin bölgesinde yaşayan bütün halkların farklılıklarıyla birlikte Filistinli kimliğine dahil olabileceklerini anlatması açısından önemlidir.
Filistinli kimliğinin inşa sürecinde rol oynayan faktörlerden birisi de anlatılardır. Ortak bir Filistinlilik bilincinin direnişi daha etkin hale getireceğinden hareketle, FKÖ, geçmişte yaşanan acılara, yaşanmakta olan işgale ve direnişe, gelecekte kurulacak demokratik ve laik Filistin Devleti’ne olan inanca dayalı anlatıların üretilmesinde ve benimsetilmesinde önemli rol üstlendi. Bu anlatıların yayılmasında hem FKÖ’nün kendi birimleri (radyo, haber ajansı) hem de uluslararası medya araç olarak kullanıldı.
Filistin halkının direnişe katılımını artırmak, moralini yüksek tutmak ve yaratılmakta olan Filistinli kimliğini somutlaştırmak için birtakım semboller de etkin bir şekilde kullanıldı. Arafat’ın kefiyesi ve silahı, direniş örgütlerinin makineli silahları, dağda yürüyen gerilla resimleri, zafer işareti, bayrak ve marşlar bu sembollerin en bilindik olanlarıdır. FKÖ hem bu sembollerin üretilmesini hem de bunların yayılmasını üstlendi. Bu sembolleri üreten mekanizma olarak kendisi de Filistin halkının gözünde bir sembole dönüştü. Başka bir deyişle FKÖ, Filistinli kimliğinin bir parçası haline geldi.

Sonuç

İsrail işgaline karşı Filistin direnişini örgütleyen FKÖ’nün bu direnişi örgütlerken karşılaştığı zorlukları çözme çabasından hareketle Filistin direnişine bugüne kadar sunulanların dışında başka bir çerçeveyle bakmak mümkündür.
20. yüzyılın başından itibaren başlayan işgale karşı direniş, 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması ve yüz binlerce Filistinlinin mülteci durumuna düşmelerinin ardından temsiliyet kriziyle karşı karşıya kaldı. Bölge devletlerinin Filistin sorununa yönelik güven vermeyen tutumları, geleneksel liderlik anlayışının başarısızlığa uğraması ve ortak bir direniş stratejisinin yokluğu FKÖ’nün kurulmasında ve Ortadoğu siyasetinin etkili bir aktörü haline gelmesinde etkili olan nedenlerdir.
FKÖ, 1964 yılında itibaren kendi içindeki grupların mücadelelerinin, bölge devletlerinin örgütü kendi çıkarları doğrultusunda kullanma isteklerinin ve Filistin halkının ortak bir kimlik kazanmasına yönelik girişimlerin kristalleştiği bir platform oldu. 1969 yılında FKÖ’nün yönetimine gelen El-Fetih grubu, Filistin sorununu Pan-Arabizm’in etki alanından çıkarmak ve örgütü Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi yapmak için bölge devletleriyle mücadele etti. Sorunu uluslararasılaştırarak ve denge siyaseti izleyerek bu mücadelesinde başarılı oldu. FKÖ lideri Arafat’ın izlediği popülist-milliyetçi, kapsayıcı-bütünleştirici söylem, FKÖ içindeki grupların örgütten kopmalarını engellerken, Arafat’a da bu örgütleri kontrol altında tutabileceği bir alan kazandırdı. İşgal ve sürgünlerin Filistin halkında yarattığı kimlik krizini çözme işini de FKÖ üstlendi. Devlet benzeri bir kurumsallaşmanın yaratılması, toprak-halk arasındaki ilişkinin kurulması, liderlik, ortak anlatıların yaratılması ve sembollerin etkin olarak kullanılmasıyla FKÖ, Filistin halkına bir kimlik kazandırmaya çalıştı.
Bu yazı bölge devletleriyle ve örgütü oluşturan oluşumların yıkıcı etkileriyle mücadelenin ve Ortadoğu’ya dağılmış yüz binlerce Filistinlinin kendilerini ait hissedebilecekleri bir Filistinli kimliği yaratma çabasının, FKÖ’nün işgale direnişine dahil olduğunu açıklamaya ve direniş kavramını da FKÖ üzerinden sorgulamaya yönelik bir okumanın sonucudur. FKÖ’nün direnişi, karşılaşılan sorunların ve bu sorunlara yönelik çözümlerin bir ürünü olarak anlaşıldığı takdirde, hem örgütü hem de işgale karşı direnişi, realist bakış açısının ve kronolojik okumaların dayattığı dar çerçevelerden kurtularak anlamak mümkün olabilir.
Kaynakça
Becker, Jillian. 1984. The PLO, The Rise and Fall of the Palestine Liberation Organization, New York: St. Martin’s Press.
Doumani, Beshara. 1995. Rediscovering Palestine, Londra: University of California Press.
Frangi, Abdullah. 1983. The PLO and Palestine, Frankfurt: Zed Books.
Grossman, Lawrance I. 1977. The Palestine Liberation Organization: A Documentary Handbook, Montreal:Canada-Israel Committee.
Kurz, Anat N. 2005. Fatah and the Politics of Violence, The Institutionalization of a Popular Struggle, Brighton: Sussex Academic Press.
Nassar, Jamal R. 1991. The Palestine Liberation Organization, From Armed Struggle To The Declaration of Indepence, New York: Praeger Publishers.
Pappe, Ilan. 2007. Modern Filistin Tarihi, Ankara: Phoenix Yayınevi.
Rubin, Barry; Rubin, Judith. 2003. Yasir Arafat: A Political Biography, New York: Oxford University Press.
Yaniv,Avner. 1974. PLO, A Profile, Jerusalem: Israel Studies Group for Middle Eastern Affairs.
http://www.bianet.org/bianet/kategori/siyaset/9101/arafatin-son-surgunu
http://www.iris.org.il/plophase.htm
http://www.mideastweb.org/arafat_at_un.htm
http://www.state.gov/p/nea/rls/22573.htm
1 18. ve 19. Yüzyıllardaki Filistin ekonomisi ile ilgili olarak, bkz. Doumani, Beshara. (1995) Rediscovering Palestine.
2 Karameh savaşında FKÖ savaşçılarının vücutlarına sardıkları bombalarla İsrail tanklarının önüne atlamaları, bu savaşın efsaneye dönüştürülmesinde sıkça başvurulacak bir örnek olacaktır.
3 1970 yılında Kral Hüseyin, FKÖ’yü Ürdün’den atmış, 1980’li yıllarda Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Yaser Arafat’ı baş düşmanı ilan etmişti.
4FKÖ’nün 1974 yılında ilan ettiğı programın tam metni için bkz. http://www.iris.org.il/plophase.htm
5Yaser Arafat’ın 1974 BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın tam metni için, bkz. http://www.mideastweb.org/arafat_at_un.htm
6 FKÖ’nün 1968’de ilan edilen ilkelerinin tam metni için bkz. http://www.state.gov/p/nea/rls/22573.htm
7 Arafat’ın biyografisi için bkz. Rubin, Barry; Rubin, Judith. (2003) Yaser Arafat: A Political Biography.
Amerikan Toplumunda
Elit Oluşumları:
Süreklilik ve Kırılmalar
1


Giriş

Bu çalışmada J. W. Mills özelinde Amerikan toplumunun kuruluşundan 1950'li yıllara kadarki süreçte elit oluşumları, biçimlenişleri, tabakalaşma süreçleri ve elitlerarası dolaşıma yol açan nedenler, bunun kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde dünya sistemine olası etkileri “iktidar seçkinleri” kavramı üzerinden analiz edilecektir. Amacım, Mills'in “iktidar seçkinleri” kavramının altını dolduran geniş perspektifini tarihsel yönleriyle ele almak, bu tarihsel kategorinin Amerikan toplumundaki oluşum izlerini Mills'in 'devlet, şirket, ordu' şemasını belirleyen etkileşimlere bağlamaktır. Aynı anda her anlama çekilebilecek bir kavram olarak “iktidar seçkinleri”nin neyi içerdiği kadar neleri içermediği de bu yazının bir diğer sorunsalı olacaktır.

Efsunlu Bir Kavram: İktidar Seçkinleri

Mills, “iktidar seçkinleri” kavramını Amerikan toplumunun tarihini elit oluşumlarıyla birlikte okurken kullanır. Eserin kendisi de zaten bu kavramı nitelendirmeye dönük geniş tarihsel dönemi kavrayan çabanın ürünüdür. Mills, bu kavramı kullanarak, iktidar seçkinleri algısını Amerikan toplumunun '50'li yıllarına damgasını vuran bir özellik olarak sayar, bu kimselerin önemli kararları birkaç kişilik gruplarla aldıklarını, ellerindeki iktidar araçları büyüdükçe aldıkları ya da alamadıkları kararların tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar değer taşıdığını anlatan süreci anlamaya çalışır. Orta düzeydeki iktidar alanında yarı-örgütlü dağınık bir yapı, en alt düzeyde ise örgütsüz bir kitle toplumunun doğması, klasik anlamda katılımı ve birey iradesini temele alan düşüncelerin yerlerini seçkin iradelerine daha fazla terk etmesine yol açmıştır.2 Buradaki maddelemelerimiz, iktidar seçkinlerinin belli başlı oluşum ve değişim tipolojisini aktardığı biçiminde algılanırsa eserin her biri kendi içinde alt dallara ayrılan ve etkileşim halinde olan elit kategorilerinin Amerikan toplumuna verdiği yön arka plana itilmiş olabilir. O nedenle iktidar seçkinleri üzerine genel, kesin tanımlamalar yapmak, bu yazının tüm iskeletini giriş bölümüne ipotekleme tehlikesini barındırabilir. İktidar seçkinleri, Mills'in genellemeleriyle yine de şu biçimde sınırlandırılabilir: İç içe geçmiş çeşitli klikler aracılığıyla, en azından ulusal çerçevede önemli sonuçlara yol açacak nitelikte temel kararları birlikte alabilen siyasal, ekonomik ve askeri çevreler.3 Sınırı kabaca bu hatlar üzerine oturtulan iktidar seçkinlerinin karar alma süreçlerindeki niyetleri, konumlarının bilincinde hareket edip etmedikleri Mills'in araştırma alanına girmez. O, seçkinlerin eylemlerini hangi saiklerle yaptıklarına değil, aldıkları kararların toplumda yarattığı sonuçların tarihsel, sosyolojik bir çözümlemesini önerir. Bunun için üç temel sorunsal belirler:
Psikolojik etken: İktidar seçkinleri benzer köken ve eğitim, kariyer süreçlerinden geçiyorsa bu kişileri birbirine yaklaştıran bir psikososyal etkileşimi hesaba katmak gerekir. Bu etkileşim, ünlüler dünyasında prestij paylaşımına rahatlıkla dönüşebilmelidir ve farklı iş kollarındaki seçkinler birbirleriyle bu bağlar sayesinde ilişki kurabilmeli, ortak kökenlerini kullanarak mevkiye dayalı ilişkilerini dönüştürebilmelidirler.
Kurumsal etken: Sosyopsikolojik etkenin zemininden beslenen, aynı zamanda bu yapıyı belirleyen üst kademedekilerin (siyaseti yönetenler, şirketleşmiş zenginler, yüksek askeri yetkililer) hiyerarşik, birbirleriyle bağlantılı yapısıdır. Bu bürokratik alanın farklı kollarının birbirleriyle uyumlu genişlemesi, hiyerarşik yapının üst kademedeki yöneticiler tarafından daha rahat, tutarlı biçimde yönlendirilmesi anlamına gelir. İktidar seçkinlerinin iktidarın araçlarını kendi görevlerini yürütebilmeleri için bir amaç olarak saymaları ve merkezileşmeyi de iktidar araçlarını elde etme olarak belirlemeleri, iktidarın tarihin diğer dönemlerinde olmadığı kadar merkezileştiğinin, alınan kararların ise çok daha çabuk etki yarattığının kanıtıdır.4
Eşgüdümleyici etken: Seçkinleri bir araya getiren sosyopsikolojik ve kurumsal bağların belli bir eşgüdümleme faaliyetiyle birleştirilmesi gerekir ki özellikle savaş şartları gibi olağanüstü durumlarda bu bağlar çok daha stratejik ve kurumsal nitelik kazansın. Bu, iktidar seçkinlerinin sadece belli çıkarlar etrafında birleşip amaca ulaştıklarında dağılmalarını ifade eden bir geçici eşgüdümleme değildir. Sosyopsikolojik ve kurumsal süreçleri birbirine bağlayan bir modern örgütlenme modeline işaret etmektedir.5
Şimdi bu önermeler çerçevesinde Mills'in analizini aktaralım.

Eski ve Yeni Yerel Seçkinler ile Metropolitan 400'ler:
Değişen Dengeler

Modern toplumsal örgütlenmelerin merkezileşmeyi zorladığı bir yapıda, analize giriş için kullanılan bu etkenlerde seçkinler, 'tarihi yaratan' gibi bir kurucu işlev yüklenmek durumunda olmadıkları gibi, 'tarihin sıradan özneleri' konumuna sıkıştırılmak zorunda da değildirler. Mills, onların tarihsel sürekliliğin yarattığı egemen bir sınıfın kendisi ya da temsilcisi olarak sunulduklarında ya da Amerikan toplumunu yönetenler olarak tanıtıldıklarında bunun bir analizden çok seçkinlere sınırlarını, görev alanlarını gösteren bir pusula verildiğini savunmaktadır. Bu nedenle, seçkinleri yaratan ve 'iktidarlarının hacmi'ni saptayan tarihsel süreçleri göz önünde bulundurmayan çözümlemelerin indirgemeciliğe kayabileceğini düşünmektedir. Amerikan toplumunun tarihinde iktidar seçkinlerinin oluşumunu, süreklilik ve kopuşlarını yukarıdaki etkenler eşliğinde tarihsel bir analize tabi tutmak, bu indirgemecilikten kaçınmayı ve “iktidar=egemen yönetici sınıf, tabaka” denklemini sorgulamayı beraberinde getirebilecektir. Bu, tarihsel bağlamı oturtarak karar alma süreçlerini tarihin genel seyrine terk etmek ve seçkinlerin rolünü basite indirgemek ya da karar alma sürecinde yer alan tarihsel kişiliklerin sayısını azaltmak olarak anlaşılmamalıdır. Karar alma kademesinde olanların tarihsel bir sorumluluk yüklenerek mutlak anlamda doğru kararlar aldıkları görüşü de gerçeği yansıtmaz. Önemli olan, karar alma kademesindekilerin ne nitelikte kişiler oldukları ve bunlar arasında Amerikan toplumunun tarihinde izlenebilecek sosyopsikolojik, kurumsal, eşgüdümleyici bağlardır.6 Seçkinlerin kararlarını ekonomik, askeri, siyasi yapıların daha fazla merkezileştiği, bütünleştiği ve hacimce genişlediği bir dönemde kurumsal rollerinin mi yoksa kişisel iradelerinin mi belirlediği hakkında kesin yanıt verilemez. Ne var ki bu kurumsal merkezileşme seçkinleri bir yandan da kurumsal yapılara mahkûm olmamaya çağırır, zira onlar kritik dönemlerde bu kurumsal mekanizmaların kendisini bile yeniden kurma rüşdüne sahip sayılırlar. Tarih, yukarıda geçiştirildiği gibi, seçkinlerin kararına göre mi, kurumsal-yapısal zorlamalarla mı ilerlemektedir, gibi bir soruya kesin yanıt vermek Mills açısından anlamsızdır, zira o net ve tarihin tümü üzerinden verilebilecek böylesi tekil yanıtları değil, seçkin iradelerini ortaya çıkaran süreçleri (iktidarın doğası ve seçkinlerin nitelikleri7) belirlemek ister. Ne var ki merkezileşmenin getirdiği karar alma süreçlerinde kurumsal blokların (asker-şirket-siyaset) etkinliği 1950'lerde Amerika'da hiçbir dönemde olmadığı kadar üst düzeydedir. Belki iktidar seçkinleri her şeye muktedir değildir ancak bu hiçbir şeye hakim olmadıkları, sadece tarihsel şartlar tarafından belirlendikleri, bu anlamda da kararlarının sorumluluklarından azade olacakları, suçluluk duygusundan kurtulacakları anlamına gelmez.
Mills, Amerikan toplumunda iktidar seçkinlerinin birbirleriyle bağlantılı fakat parçalı yapısını anlayabilmek için öncelikle yerel seçkinlere ve metropolitan 400'ler dediği kategorilere eğilir. Buradan ünlüler dünyasındaki prestij sisteminin ulusal ölçekteki yayılışına yönelir, toplumdaki prestij sisteminin otoriteryan yönlerini açığa çıkarır. En üst zenginlerle en üst kademe yöneticileri inceleyen çalışmalarda görülen “yönetici devrimi, en varlıklı altmış aile” gibi sınıflandırmalara da eleştirel bir okuma getirmektedir. Bu açıdan üst sınıflara özgülenen bir yetenek olarak görünmez iktidar, siyasetin üst çevrelerce yapılabilir olması halini '50'lerin Amerikan orta sınıflarının yükseliş eğilimlerinin bir yansımasıyla tersinden değerlendirmek ister. Burada yeni orta sınıfların formasyonu, siyasetin de yerele inmesiyle birlikte iyiden iyiye merkeze aitmiş gibi görünen konuların tabana yayılmasına, siyasetin biçiminin değişmiş olmasına bağlanır. Orta sınıfların dışında Amerikan toplumunda asker kanadın ekonomik ve siyasal konularda nasıl olup da belirleyici kararlara imza attığını, amirallerle şirketleşmiş zengin topluluklar ve siyasal yönetim arasındaki çıkar birliğinin nasıl gerçekleştiğini sorgulamaktadır.8
Mills'in Amerikan toplumunda yerel orta ve alt sınıflardan daha fazla iktidar, mülk sahibi olan kesimler olarak gösterdiği yüksek aileler, yerel kararların alınmasında, iletişim araçlarında, fabrika tipi örgütlenmelerde, konut sahipliğinde ve ailelerinin yaşam biçimlerinde (eğitim, boş zamanları değerlendirme, işte yükselme vb.) diğerlerine göre farklı konumdadırlar. Aileler birbirleriyle farklı iş kollarında bulunsalar da sosyal ortamları birbirlerine yakındır, tüketim alışkanlıkları ve boş zamanları değerlendirme biçimleri farklı bir tüketim anlayışını yaratır. Çocukları beraber eğitim görerek sırasıyla; ileride birbirleriyle evlenebilmenin, iş hayatına girmenin yollarını da kurmuş olurlar. Bu Amerikan toplumuna özgü sosyal bütünleşme, üst sınıf dayanışmasını alt sınıflara oranla daha yüksek kılmıştır. Alt tabakalarda gözlemlenen farklı yaşam biçimleri, her ne kadar türdeşlik içermese de, üst sınıflarda daha fazla bütünleşik bir görünüm ortaya çıkarır. Üst tabakadakiler, sayıca az olmanın avantajını da kullanarak, birbirlerini daha iyi tanıyıp bağlarını sıklaştırabilirler. Yerelde iki yüksek sınıf vardır:
a. Rantiyeye dayalı ve toplumsal kökenleri eskiden gelen (soy), belli bir sanatsal-kültürel tabanı olan ve İç Savaş sonrası zenginleşen yeni üst sınıfların kendi çevrelerine dahil olmasına farklı gerekçelerle karşı çıkan ve bu yüzden çok daha içine kaparak sayısını sınırlama hedefi güden9, varlığını aile üyelerinin listesini dergilere vermekle kayıtlayan,10 metropol kültürü yerele tercih eden, riskli bir girişimciliği hoş karşılamayan, birikimlerinin bir bölümünü hayır işlerine harcayan ve çalışmak istememeleri çalışmak zorunda olmayışlarından kaynaklanan, kendileriyle seçmenler arasındaki toplumsal mesafeyi aşamayan, girişimci sınıfça yerinde saymayı ve kurallarla örülü bir yaşamı tercih ettiği yönünde eleştirilen aileler,
b. Girişimci ve varlığını genelde sonradan yaptığı birikimle oluşturmuş, 2. Dünya Savaşı sonrası ortamından yararlanarak birikimini artırmış, bunu metropolün teknolojik olanaklarıyla birleştirerek yerele yatırım yapan, sınai tarıma yönelerek genişleyen ve üretken konumda olmayan toprak sahibi sınıfların toplumsal statüsünü düşüren, eski yerel ailelerin kültürel ve soya dayalı iktidarını para ve prestijle aşmaya çalışan, onların dar soylu yerel çevresi yerine metropollerin sosyetesine katılmaya çalışan11, eski ailelerce şamatalı ve görgüsüz bir zenginleşmeyle büyüdüğü öne sürülen12, pragmatik ve siyasette merkezi kadrolaşmaya oynayan ve bir yandan da kendi yerel kadrolarını icraat için ilk alt birim olarak banka müdürleri, küçük iş adamları13, müteahhitler, ikinci alt birim olarak devlet dairelerindeki üst düzey memurlar, yerel siyasetçiler ve gazetecileri, üçüncü olarak serbest meslek, din adamı, sıradan kamu görevlilerini yetiştirmek isteyen, orta-alt seçmen tabanıyla başarı hikâyesiyle herkesin böyle bir “yükselme şansı” olduğunu ifade ederek duygusal yakınlık kuran ve tabana yayılmayı başaran, risk almayı yaşamının bir parçası sayan, New Deal ve Fair Deal gibi planlama ve korumaya yönelik programların siyasal etkinliklerini zayıflatmak isteyen, iş bitiriciliği kurallara tercih eden yeni aileler.14
Bu ikili ayrışmanın alt tabakalaşmaları elbette mevcuttur, fakat “statü dramı” olarak yerel yapılanmalarda gözlemlenen bu farklılık, aslında ulusal ölçeğin bir izdüşümü olarak okunmalıdır. Yerel, Mills'e göre, Amerikan toplumunda merkezden ayrılabilen özellikleriyle kendisini var edebilecek konumda değildir artık. O, merkeze eklemlenmeyle yerele ait bir tabakalaşma sarkacında sürekli merkezdeki çekişmelerin bir örneğini teşkil etmeye doğru salınır. Bölgesel temsilcilerin yereldeki değeri ulusal çaptaki rollerine göre tanımlanır olmuştur. Tarihsel açıdan Amerikan toplumunda yerel düzeyle sınırlı kalan kişilerin etkinliklerini kaybettikleri, ulusal ölçeğe geçiş yapanların ise sürekli yükseldikleri görülmüştür,15 fakat bu durum yerel düzeyin ekonomik ve siyasal getiriler anlamında bu iktidar seçkinlerince tamamen terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Taşra otantikliği seçkinlerin siyasal kurguları açısından da önemli bir dayanak oluşturabilmiş, doğallığın merkezi taşrada aranabilmiştir. Asıl önemli terk edememe nedeni ise yeni girişimci tabakanın sınai tarımı, kadrolaşmadaki pragmatik kaygıları ve kültürel tabanını henüz yerele bağlamış olmasındandır. Ulusal merkezde işleyen yönetsel yapı, taşra görgüsüzlüğü olarak görülen kültürü kendisine uyarlamayı bilmiştir. Bu, küçük kentleri kendi içine kapanmakla bırakmamış, seçkin formasyonunun kaçınılmaz yönünü sosyokültürel açıdan da metropollere bağlamıştır. Sonuç olarak, İç Savaş sonrasını kapsayan 1870-1920 dönemini bir değişim süreci sayarsak, savaş sonrasında zenginleşen ve bunun kaynağını soya dayandırmayan bir sınıfın oluşumu hızlandığını görürüz. Bunlar, sınırlarını bir kente, federal birime sığdırmayan ve merkezleri ulusal ölçekte zorlayarak eski metropolitan kültürü de dönüştürmüştür. Merkezi, ulusal ekonominin ve kültürel, sosyal akışın belirlediği yapıda, yerelle bağlarını kopartmadan, yeni girişimcilik ilkelerine uygun bir seçkin aile oluşumu, siyasal yönden merkezde var olma mücadelesini verebilir. Çıplak paranın yarattığı iktidar -feodal üretim ilişkilerinin yaşanmaması aristokrat ailelerin istikrarlı ve değişmez niteliğine16 izin vermemesinin yanı sıra- tüm sınıfsal geçişlerin önündeki engelleri aşındırır, para statüye çevrilebildiği ölçüde eski üst sınıfların metropolitan kültür algısını da değiştirir, kendi çekim merkezini yaratır. Farklı üst sınıflar arasındaki elit geçişleri sadece sınıfsal yapıdaki değişkenlerle açıklanamaz. Bir yerel topluluğun üst tabakasının taşıdığı görgü kuralları (aile değerleri, moral etkenler, konaklanan eski evler, yerele bağlılık ve geleneğe atfedilen değer, eski soylu ailelerden öğrenilen bilgilerin özel okullara kayması vb.) ve bunu ulusal ölçeğe yansıtması, kendi çevresini kurması bakımından önem taşır.17
Aile tarafından örülen soya dayalı değer eğitiminin metropol üst sınıflarca artık yerel bir aidiyet bağı olmanın ötesine geçmesi ve bu görevi özel okulların üstlenmeye başlaması önemli bir dönüştürücü değer taşır. Zira eski ve yeni zenginlerin çocuklarının eğitildiği mekânın ortaklaşması, bu yeni kuşakların iş ve sosyal yaşamda birbirlerine görece yakın durmaları sonucunu verebilecektir. Mills'in ifadesiyle, üst sosyal sınıfların geleneklerini yeni kuşak zengin çocuklarına aktarmada ve onlara da ileride bu üst sınıfların kültürel alanına girme şansını tanımada en önemli kurum artık aile değil, özel okullardır.18 Okullar, aile üyelerinin birbirinden farklı iş kollarına dağılmalarını ve bu sayede sadece aile içi bağlarla değil, iş yaşamında da varlıklarını sektörel düzeylerde duyurmalarını sağlamaktadır. Metropollerdeki eğitimin bu yönü, aileleri bir bütün olarak korusa da ana eğitim odağını ailelerden okullara kaydırarak ailenin iktidar seçkinlerinin biçimlenişindeki rolünü daha sembolik düzeye kaydırabilmektedir. Bu, ailenin değerinin düştüğü anlamına gelmez fakat ailenin eğitim ve değer yükleyici işlevinin o toplumun üst sınıflarına yaptığı etkiyi farklı şekilde ve sosyal etkisini daha sınırlayan bir yöne doğru kaydırdığı biçiminde yorumlanabilir.
Yerel üst sınıfların ve metropolitan 400'lerin tabandan gelen ilerlemeleri ünlüler kategorisinde gözlenemez. Ülke genelindeki servet ve iktidar hiyerarşisini izleyen ünlüler, eski soya dayalı servet sahiplerinin ününü kitle haberleşme araçlarının hızlandırıcı etkisiyle bertaraf edebilirler. Ekonomide şirketler topluluğunun, orduda üst kademe yöneticilerinin belirdiği bir süreçte Amerikan toplumunda haberleşme araçları merkezi düzeydeki sektörel geçişlerin ve gündemi belirlemenin ana vitrini olmuştur. Büyük hiyerarşilerde bulunan kişilerin gazeteler arası geçişleri, medyanın gündem belirleyici etkisiyle onları daha etkin roller üstlenmeye zorlamaktadır. Böylece metropolitan 400'ler ve kurumlarda görev yapan seçkinler, bu ünlülere yaklaşarak onlarla bir yandan da rekabet etmenin yollarını aramaktadırlar. Ünlüler, bu medya endüstrisinin bir malzemesi olsalar da halk bu tanınmışlıklarda kendi özlemlerini bulur, onlara öykünebilir. Ünlüler, birbirleriyle ortak mekânları paylaşır, evden çok bir vitrin olarak kafelerin tercih edilme nedeni de bizatihi bu dışarıda kurulan, evde bulunmayan yapay ortaklıktır. Eski soya dayalı servet sahibi ünlülerle rekabet halinde fakat onlarla çok daha farklı ortamlarda yer alamayarak medya kanalını kullanan ünlülerin dışında, yine medyatik kanalları tüketen fakat seçkin zenginlerin muhitine dahil olamayan ünlüler vardır ki bunlar eski sosyetelerin tanınırlığını bile gölgede bırakmış, ünlülüğün tanımını değiştirmeye başlamışlardır. Yeni eğilim, ün sahibi olabilmenin üst sınıf bir aileden gelme zorunluluğu taşımadığını, soy-sop bağının değer kaybetmeye başladığını, kişisel yeteneklerini bu dünyanın yapay sevimliliğiyle birleştirerek gece kulüplerinde boy göstermenin yeni sosyetenin ana ölçütü olduğunu bildirmektedir.19 Üst sınıfların medya yoluyla birbirlerinin prestijlerine saygı duyarak rekabet ettiği bir yapının yerini yıldız odaklı bir sistem almıştır. Medyanın yıldız üretme çiftliğine dönüşmesi o kadar ileri bir noktaya gelmiştir ki, devlet başkanını, ordu komutanlarını güldürebilen bu yeni sosyete ünlüleri hayranlık odağı olabilmektedirler. Kısacası eğlence endüstrisi, yeni sosyetenin odağı olmuştur. Ciddi konularla uğraşanlar bile zamanla medya sayesinde ün kazananların yollarına kayabilmekte, seçim kampanyalarında medyatik tavırlarıyla halka ulaşmaya çalışmaktadırlar. Metropolitan 400 olarak anılan gruplar da yine medyanın kıstaslarına göre kendilerine sosyete sıralamasında yer bulabilmektedirler. Bu gruplar artık bir bütün olarak toplumsal etkinliğini kaybedip ya kliklere ayrışmış ya da kişisel düzeyde yeni sisteme eklemlenmeye çalışmaktadırlar. Medya, bir anlamda, kendi içine kapanarak değişime eleştirel bir tavır alabileceğini, alternatif gruplara karşı dayanışma sağlayacağını düşünen tüm yapılanmaları eritebilmekte, onlara kendi kurallarını kabul ettirebilmektedir.20 Bu değişim, eski yerel üst sınıflarla yeni girişimci sınıfın yüzyılın başındaki ayrışmasına yeni bir boyut kazandırmış, merkezde medyanın aracılığıyla yeni prestij odakları oluşabilmiş, tabandan getirilen ilerleme kendisini medyanın hızlandırıcı etkisiyle 'yoktan adam yaratma'ya21 kadar dayandırabilmiştir. Ayrıca siyasetin yayılma anlamında bir biçim değişikliğine uğradığını, medyanın kurallarına uygun bir siyaset tarzının yaygınlaştığını görmekteyiz.
Ne var ki, yukarıdaki gözlemler Amerika'da yeni sosyetenin medyayla birlikte kazandığı potansiyel, her yerde aynı etkiyi göstermemektedir. Örneğin, siyasetin her şeye rağmen daha üstün sayıldığı, siyasetçilerin durmadan değiştiği bir merkez olan Washington, seçkin sürekliliği göstermemekte, bu anlamda bir sosyetenin ve medyanın beklediği kafe ortamına uyumlu değildir.
Mills, seçkinlerin sağladığı ünün değişen kaynaklarına ve medyanın rolüne değinirken, prestijin yine de paranın ve iktidarın gölgesi olduğunu belirtir. Her ne kadar dinamiklerde bir değişim olsa ve bunun sınıfsal sonuçları belirse de, iktidar seçkinlerinin karar alanları ve toplumsal konumları yine temel belirleyici olmaya devam eder.22 Bu kişiler, sadece yeni sosyeteye yakın durdukları, medyanın rolüne kolayca uyum sağladıkları için değil, aldıkları kararların etkisi yine büyük bir sistemi yönlendirdiği için medyanın ilgisini üzerlerine çekebilmektedirler. Prestij, onların sonradan kazandıkları bir değer değil, hitap ettikleri kesimlerle bağlantılıdır. Bu anlamda, medya kanalıyla sonradan ün kazanıp bunu eski soylu sınıfların ününden daha üst düzeylere çıkma uğraşısında olanların kısa sürebilen ünlerinden daha farklı konumdadırlar. Büyük kuruluşların karar kademelerinde bulunanların medyada görülen tipte bir şöhret kaygıları yoktur, zira onlar toplumsal konumlarını tüketimlerindeki gösterişten ya da medyada boy gösteriyor olmalarından değil, ulusal boyuta erişmiş komutalarından, şirketlerdeki örgütlü iktidarlarından almaktadırlar.23
Şirketlerin prestijini yönetim kademelerinden alan seçkinlerinin yanı sıra, özellikle güvenlik gereksiniminin arttığı dönemlerde ülke çapında maddi ve statü yönünden ön plana çıkan ordu, Soğuk Savaş sürecinin Amerika'daki kilit birimidir. Bu konjonktürel yükselme, medyanın kısa dönemlik ünlülerinin çok daha üstünde bir belirleyicidir ve güçlü bir devletin temelini kuran ordu ve yeterli kaynakların yönetimini üstlenen seçkinlerin başa gelmesini sağlayan öğedir. Zaten üne dayanan bir seçkinler iktidarı, iktidara dayanan bir ünden daha kısa süreli yerini koruyabilmektedir.24 Prestijini üstün ahlaki niteliklerinden alan seçkinler, bir süreliğine iktidarlarından yoksun olsalar bile, prestijlerini kaybetmemektedirler. Prestijin henüz üzerinde uzlaşılmış bir tanımı olmasa da onun moral yönden statüyle birlikte kitleyi ve seçkinleri belli faaliyetler sırasında bir arada tutabileceği varsayılabilir; topluluğu eşgüdümleme özelliği ihmal edilmemelidir. Bu bağlamda Veblen eleştirisine giren Mills, onun iktidarı sadece görünür biçimleriyle kavradığı için moral yönlerinden şirket, ordu, bürokrasi ve ulusal düzeyde prestij ve statüyü gerektiği gibi dikkate almadığını belirtmiştir.
En Zenginler: 'Hırsız Baronlar' ve 'Yaratıcı Yıkıcılar'ın Ötesinde
Genel kanının aksine, '29 Krizi sonrası Amerikan toplumunda büyük oranda bir ortasınıflaşma'ya kayış olduğu iddialarına karşı çıkan Mills, ülkenin büyük krize sürüklenmesinin sürekli bir servet kaybı yaratmayacağını ve bu servet kaybının eşit bir sınıflaşmaya yol açmayacağını düşünür. Ona göre, toplumda hiç de azımsanmayacak büyüklükte bir şirket yapılanmasını, üstelik bilim insanlarının modelleriyle oluşturarak eski servetine ulaştırmayı başarmış birçok kimse vardır. Sorun, 'en zengin' kategorisinin nasıl tanımlanacağı ve bu zenginliği belirleyen yönetsel incelikleri kavramaktır. Fakat yönetsel karar ve eylem döngüsüne sıkışıp kalma tehlikesinin de kapitalizmi ilerleten güç olarak 'yönetici kadrolar' okuyan kuramlara saplanıp kalmak olduğunun altını çizer, sermayenin bizatihi yön verici gücünü yönetsel kararların üstünde tutmaya devam eder. Bu yönüyle Mills, yeni sosyete ve ünlü gruplarının yerel seçkinlerin ve eski soylu sınıfın yerini almasında medyanın dönüştürücü gücünü teslim ettiği önceki bölümde, sürekli büyük şirketlere ve orduya atfettiği birincil roldeki gibi burada da sermayeye yönetsel kararlardan daha fazla eğilerek tutarlılığını korur. Yine Mills'in Amerikan toplumunda süreklilik ve kopuşları, değişimleri özenle işaret ettiğini fakat değişmeyen özellikler olan güç ve serveti (biçimi değişse de özü sabit kalan) her türlü yeni değişkenden daha üst sıraya yerleştirdiğini bu bölüme geçerken hatırlatmakta yarar vardır.
En zenginler iki açıdan incelenmiştir: Bir grup onları ahlaki kaygılarla hırsızlıkla itham etmiştir. Diğer grup ise onları eleştirenlerin bilgilerinin doğru ya da yanlış olmasına bakmadan, ahlaki değerlendirmeleri nesnel gerçeklerin önüne almanın sağlıklı sonuçlar vermeyeceği düşüncesinden hareket etmişlerdir. İkinci grubun önde gelen temsilcisi Joseph Schumpeter, kapitalizmi içeriden okuma düşüncesiyle, kapitalist aklın kişisel zeka ve insanüstü gayretle yeni üretim ve pazarlama tekniklerini piyasaya uyarlaması sonucu bu krizlerden çıkabilmiş olmasına değinmiştir. “Yaratıcı yıkıcılık” adını verdiği bu ilerlemecilik, sistemin motoru olarak girişimcilere, sisteme yön veren bir özellik kazandırmıştır25:
“Rejimin gelişimci niteliği, nüfusun otomatik olarak artmasına, sermayenin aynı şekilde çoğalmasına ya da para sistemlerinin ‘kaprislerine’ bağlı değildir. Bu faktörler, sebepleri değil, şartları teşkil eder. Kapitalist mekanizmayı çalıştıran ve devam ettiren; yeni tüketim maddeleri, yeni üretim yöntemleri, yeni pazarlar, yeni endüstriyel örgütlenme tipleridir ve tüm bunlar kapitalist teşebbüs tarafından yaratılmışlardır.”26
Zenginleşmenin yasallığı ile girişimcilerin teknolojik, ekonomik koşulları değerlendirme yetisi arasında gidip gelen bu iki yaklaşım, Mills tarafından önemsenir ancak her ikisinin de eksikleri vurgulanır. Ona göre, modern sosyal psikolojinin de konusunu oluşturan, bir sınıf ya da tabakanın yükselişini, zenginleşme fırsatını yaratan objektif süreçleri ve kişisel özellikleri birlikte değerlendirerek anlamak gerekir. Zenginlerin kişisel özellikleri, becerilerinin devreye gireceği dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. İncelediği önemli zenginler, servet edindikleri dönemin önemli hukuksal, teknolojik, sosyal gelişmelerini yakından takip ederek bu başarıyı elde etmiş kimselerdi.27 O yüzden, sadece kişisel yeteneklerden bir sermaye birikiminin doğacağını düşlemek, Mills'e göre safsata yaratmaktır. Daha ileri gidersek, zenginleşmenin gözleneceği dönemde devletin özel mülk sahiplerine yaklaşımını da bu dönemsel koşullar içinde gösterebiliriz. Parlamentoların çıkaracağı yasalar, kişisel yeteneklere fırsat açabilir, belki de o yetenekleri bu tip bir gelişme yaratabilir. Amerika özelinde İç Savaş'tan sonra ilk büyük zengin aileler sivrilmeye başlamış ve bunlar ucuz göçmen işçi çalıştırıp sınai kapitalizme eklemlenerek büyük şirketlerin sahibi konumuna yükselmişlerdir. Onlara bu şansı getiren en büyük faktör, devletin 1863 tarihli Bankacılık Yasası ile yolsuzlukların üstünü örten düzenlemesidir. Bu düzenleme, birinci kuşaklara büyük bir yarar sağlamıştır. Zenginleşen aile ve aile başına servet artış göstermiştir. İlk kuşak 1890'larda tepe noktasına varmış (asgari 30 milyon dolar), onların birikimini 1925-1950 arasında ikinci kuşak değerlendirmiş, üçüncü kuşak ise 1950'lere damgasını vurmuştur.
En zenginler üzerine örneklemlerden edinilen bilgi; son üç kuşakta yoksulluktan gelip de zenginleşenlerin sayısının oransal olarak azaldığı, orta sınıf aileden zenginleşenlerin %9'u bulduğu, orta sınıftan zenginleşenlerde ciddi dönemsel farklılaşmalar olmasa bile alt ile üst sınıftan olup da zenginleşenlerin ilk dönemle son dönem arasında alt sınıf aleyhine ciddi bir azalma olduğu yönündedir. Şirketlerde çalışan üst düzey yöneticilerin bürokratik hiyerarşilerden geçerek zamanla büyük zenginlere dahil olacağı ise yanlış bir yargıdır. Böyle bir zenginleşme için bilgisini spekülatif mali kanallara aktarması ve kişisel bağlantılarını kullanması gerekir, aksi halde sadece üst yönetici olmakla zengin olunamaz. Girişimcilik, bürokratik kanalları kullanma gibi terimler, büyük zenginlere yabancıdır, çünkü onlar daha çok aile şirketlerini devralmışlar ve bu iki kelimenin çağrıştırdığı bir uzun dönemli çalışmaya, plana ihtiyaçları yoktur. Girişimcilik, daha çok alt ya da orta sınıflardan yükselerek zenginleşenler için kullanılmalıdır.28 Büyük servet sahipleri, daha çok büyük kentlerin iyi eğitim görmüş, Protestan varlıklı sınıflarından çıkmaktadır. Kolej eğitimi alanların yarısı prestijli üniversitelerde yüksek öğrenim görmüş, buralardaki kulüplerde sosyal ortamlarını yaratmışlardır. Büyük zenginlerin büyük bölümü çalışsa da oransal olarak çalışmayan zenginlerin arttığı söylenebilir. Genelde Püriten ahlakın da etkisini gösterdiği Amerikan zenginlerinde çalışma bir değer sayılır fakat bunun yanında hisse senetleriyle hayatını yürütenler de vardır.29 İşsiz zenginlerin çoğaldığı 1925 ve sonrasında erkek zenginler (%80-90 dolayında servete sahip) atlarıyla, kadınlar (%10-20) ise kumarla vakit dolduruyordu.
Amerikan toplumunda zenginlik kaynağı olarak görülen aile mevkilerinden yararlanma, özellikle son kuşakta yaygınlaşmıştır. Bunu karşılaştırmalı olarak yukarıda verilen işsiz zengin oranlarından da görmek mümkündür. İlk kuşak zenginleri, servetlerini başkalarının paralarını işletmelerine daha çok borçlu iken, '50 kuşağı hem ailelerinden daha fazla miras devralabilmekte hem de bir işe girecekse aile statüsünden yararlanarak belli okullara gidebilmekte ve daha sonra aile şirketlerine girebilmekte ya da ailelerarası bağlarla başka sektörlerde iş bulabilmektedir.
En zenginler açısından belki en önemli veri, aile birikimlerinin artık ekonomik değere dönüştürülemeyenlerin dışındakilerin şirketlerce yönetilmesinin sağlanmasıdır. Aileler bu kararlarıyla servetin yaratıcı olan şirketlere mülklerini yönetme hakkını tanımış olurlar. Bu ailelerin bir bölümü ya büyük şirketlerin yönetimine girer ya da onlara mülkünü yönettirir, sonuçta sürekli ilişki halinde olmak durumundadırlar. Farklı aileleri yöneten ve teknik kadrosunu oluşturan bu büyük sınai şirketler, böylece sadece mülkü değil, farklı ailelerarası bağlantıları daha önceden sosyal kulüpler sayesinde kurulurken şimdi iş yaşamında aynı çatı altında sağlayabilmiştir. Bu durum bir yandan zengin ailelerarası sosyal ilişkilerin iş hayatı tarafından emilmesi sonucunu doğurmuştur. Şirketler çağında büyük zenginlerin varlıklarını küçük hiyerarşik bağlantılarıyla koruyamayacakları gerçeği, onları bu büyük şirketlerle bir şekilde ilişki kurmaya yöneltmiştir.

Bir Yöneticiler Devrimi mi?

Üzerinde sıkça tartışılan bir konu olarak yöneticiler ve onların şirketler çağında üstlendiği görevler sermayenin işleyişinde de bir değişim yaratmış olabilir mi? Soru böyle sorulduğunda Mills'in üst yöneticilerin iktidarlarının kaynağına inmek isteyen uğraşısı değersiz sayılabilir. Ne var ki bu yöneticilerin işlevleri hakkında konuşabilmek, şirketlerin iç yapılarını ve ekonomik, yönetsel pozisyonları bilmeden niteliksiz yorumlara kayma tehlikesini taşır. Mills, şirketleşme devrinin yönetsel anlamda üst yönetici gruba emekçinin emeğini kontrol etme şansı tanıdığını, yöneticilerin bu emeği kullanarak iş ortamını da aşan iktidar tiplerine uyum sağlayabilen yanını önemsemektedir. Mülkiyet sahibi olmanın büyük zenginlerin tekelinden çıkarak üst yöneticilere de geçmesi, mülkiyetin sınıfsal açıdan parçalanmasını beraberinde getirmiştir. Bu ikili paylaşım 1950'lerde Amerikan şirketlerinde üst düzey yöneticilerin hisse senetleri üzerinde ciddi bir payları olmasını sağlarken diğer yanda çalışan işçilerin sadece %1''i bu senetlerden edinebilmiştir. Bu da mülkiyetin parçalı yapısının ancak belli sınıflar arasında birer bölüşüm nesnesine dönüştüğünü gösterir. Üst zenginlerin mülk tekelinin kırılması, bu mülkiyetin beraberinde zorunlu olarak toplumsal kesimlere dağılacağı önyargısını yanlışlamaktadır. Kendi aralarında birleşerek büyüme şansı elde eden şirketlerdeki üst yöneticiler de sosyal bağlarını koparmadan bu servet paylaşımından pay alabilmektedirler. Şirketlerin büyümesi beraberinde bir hantallaşma olasılığını getirse de şirketler içinde farklı anlayışların temelini kurduğu klikler kendi programlarını uygulayabilmek için mücadele etmektedir.30 Şirketler dünyası açısından yeni eğilimin insan yönetiminden uzaklaşmaya doğru bir süreç olduğu söylenmiştir. Otomasyona dayalı üretimin insan gücünü en aza indirmeye başlamasıyla buradaki yöneticilerin de -büyük bölümü Amerika'da yerleşik, üst sınıf ailelerden gelme, Protestan ve iyi eğitim almış beyaz- mekanik kuruluşların birer yöneticisi durumuna gelecekleri düşünülmektedir. Ayrıca burada önemsenen nokta, teknolojiyi takip eden şirket ve yönetici anlayışından çok mali ve idari birleşmelerdir. Sanayi devriminin sağladığı üretim ve hammadde akışı tamamlanmış, teknolojiyi önüne katan ve toplumun geleceğini her türlü olanağa önceden erişerek saptayan büyük şirketler, devletin sanayi devriminde oynadığı rolün ötesine geçerek '50'ler Amerikası'nda adeta devlet içinde devlet olmuşlardır. İnsani işgücünü teknolojiyi kullanarak azaltırken bir yandan da ürettirdiklerini müşterisi yapmayı başarabilmişler, devlet karşısında tıkanacakları durumda hukukçuları şirketlerinde çalıştırmışlardır.31 İş dünyası, kendi içine kapanmayan bir yapı izleyerek, siyaset yaptığı iddia edilen kesimlerin rotasını kendisi belirlemiştir.
İş dünyasındaki üst yöneticiler farklı yollarla bu kademelere erişmişlerdir. Görece kısa süre öğrenim görüp, erken yaşta girişimci nitelikleriyle mali kaynakları değerlendirmiş, statülerini bu sayede artırmış olanlar; yakınlarının şirketlerinde işe başlayıp sonra onların yerini devralmış olanlar; iş yaşamına serbest meslekle giriş yapıp da sonradan şirket yöneticisi olanlar; uzun bir şirket kariyeri boyunca birçok farklı birimde çalışıp deneyimlenerek üst yönetici olanlar. Oransal olarak şirketin farklı kademelerinde yetişerek yükselenler, girişimcilikle işe başlayıp yükselenlerden daha geç başarı elde edebilmiştir. Burada girişimciden kasıt, 1950'lerin Amerikası'nda görülen biçimiyle birlikte hareket eden seçkinlerin mali birlikteliğe geçmeleridir.32 Amerika'da şirket ölçeğinde görev yapan yöneticileri bürokrat ya da girişimci olarak sınırlandırmanın eksik olacağından bahseden Mills, bu kişilerin servet yaratan spekülatör yönlerine değinmektedir. Yine bu kişiler, alt kademelerde çalıştırdıkları kimselere belli proje örneklerini hazırlatıp kendileri aylar süren araştırmalara sahil olmadan bunların nihai halleri arasından birini belirlemektedirler. Aslında bu tercih bir karar vermenin ötesinde para harcama yargısının en son bu üst yöneticilerde olduğunu anlatır. Harcanabilecek bir değer olarak paranın da ötesinde hiyerarşik karar alma mekanizmalarında uzun süre tartışılan projeler, şirket yapılarında dinamizmi de beraberinde getirebilir. Burada üst yöneticinin karar aşamasında sürece dahil olması, onun tembelliğini değil üst yönetici sınıfların kendilerine özgü niteliğini gösterir; yargı bildirmek, farklı birimleri harekete geçirmek, eşgüdümlemek ve inisiyatifi mümkün olduğunca komitelere devretmek.
Üst yöneticiler için başarıda şans faktörü, aslında çok da muğlak bir kavram değildir. Şans, özellikle üst sosyal çevrelerin birbirleriyle yakın bağlar kurması ve yükselme gösteren bir yöneticinin başarılı olmasının kriteri olarak önüne konan üst yöneticilerden geçer not almasıdır. Şans, bu aşamada üstadların yaptıklarını izlemek ve sosyal çevresinde yine üst düzeylerle ilişkiye geçmekle ilgili bir durumdur.33 Üst düzeye yükselen kişilerin sadece nerelerden geldiklerine bakmak ve bu anlamda istatistiklerden yararlanmak her zaman yeterli olmayabilir. Bunun yerine, seçimin hangi ölçülere göre yapıldığını görmek de önemlidir. Üst çevrelere girebilmek için sert ve köşeli sözlerden kaçınmak, nerede susulması gerektiğini bilmek, aceleci davranmamak, kimilerinin yapmacıklıkla eleştirdiği törensel uygulamaları yerine getirmek gerekir. Ayrıca şirketlerin eğitim programlarını ve personel alma sistemlerini incelemek gerekir. Birçok şirket gerek bünyelerinde gerekse önemli okullarda çalışanlarını geri dönüşümü olacak bilgilendirmelere tabi tutmaktadırlar. Bu eğitimler, uzun dönemde şirketlere kararı etkileyebilecek süreçleri yöneten, yönetilen şeyin içeriğinden öte şeylerin yönetimini bilen, eşgüdümleyen bireyleri yetiştirme olanağını kazandırmıştır. Yönetici basamaklarını kısa sürede aşabilen bu kimselerin verdikleri kararları rakamsal olarak yanlışlamak mümkündür, fakat birçoklarını başarıya götüren şey uzun uzadıya hesap yapmaları ve nesnel bilgiler üzerinden bir sonuç çıkartmaları değil, kısa sürede neyi, nasıl o soruna uyarlayarak başarıya ulaşacakları konusunda kendilerine yardımı dokunan sezgileridir. Sezgi, burada soyut anlamda değil, yılların birikimiyle oluşan son kararı veren yargısal hükmü, tüm hesapları yatay kesen bir yönetim becerisini ifade eder.
Üst yöneticiler sınıfının Amerikan toplumunda yarattığı değişimin bir başka boyutu kendisini şirketler dünyasındaki zenginlerle belli eder. Şirketler, eski zenginlerin ciddi miktardaki mal varlıkları ve onları yöneten üst düzey yöneticileriyle büyürken, '50'li yıllarda bu üst düzey yöneticilerin servet ve statülerini geçen bir tabaka daha türemiştir Mills'e göre. Onlar, aldıkları ücretlerle ve ayrıcalıklarıyla ayrı bir tabakayı oluşturur. Üst kapitalist sınıf, mali birleşmelerle birlikte Amerika'da son elli yıldır özellikle değişmeyen bir yaşam çizgisini sürdürmüştür. Bu sınıf, sosyal açıdan birbirine alt-orta sınıflara göre daha bağlı, kendi şans faktörünü bireysel beceriler kadar sosyal çevresindeki dayanışmadan da türeten bir yapıya sahiptir. Büyük mülk sahiplerinin yanı sıra üst yöneticiler, metropolitan 400'ler, büyük kentlerdeki zenginler daha da bütünleşmiş, büyük zenginlerle beraber kendilerinin sınıfsal konumlarını güvenceye alabilecek yönetsel ve mali birleşmelere imza atabilmişlerdir.34 Araştırmalara göre, 1950'lerde Amerikan toplumunda üst sınıflara çıkıldıkça gelirler içinde mülkiyet kökenli gelirin ağırlığı düzenli oranda artmakta, hizmet karşılığı alınan gelirin oranı azalmaktadır. Yüksek servet gruplarının gelirlerinin büyük bölümü de şirketleşme altında edinilmiştir. Buradan, şirketleşme üzerinden yürüyen '50'ler kapitalizminin Amerikan toplumunun üst yönetici ve sermayedar sınıfları açısından en önemli birleşme ve birikim noktası olduğu sonucuna varılabilir. Bu zenginleşme kaynağı, siyasetin, yönetici elitlerin formasyonunun içeriğini belirlemekte, bir tür 'şirket devrimi' büyük yükselmelerin zeminini kurmaktadır. Üst yöneticiler, şirketleri ve dolayısıyla ulusal ekonominin eğilimlerini belirledikçe, pratik siyasetin işleyişi konusuna dda duyarlı olabilmektedirler. 19. yüzyılda işletmesini düşünen yöneticilerin kâr kaygıları işletmenin içine ve maliyet hesabına dönük iken, 1950'lerde bu tutum değişmiş, piyasa konusunda görece tecrübesiz fakat siyasal karar vericileri ve diğer devlet görevlilerini etkileyebilen yöneticiler, Amerikan şirket yapısına hakim olmaya başlamışlardır. Bu durum, savaş dönemlerinde piyasa aktörlerinin birbirlerine daha yakın durmalarıyla birlikte orduyu ve devleti karar alma mekanizmalarında şirketleri tekrar düşünmeye sevk etmiş olacak ki, büyük şirketler nüfuzunu kullanarak diğer devlet seçkinlerine kendilerine kabul ettirebilen yöneticilere kadrolarını açmaktadırlar. Siyasal kadroların büyük bölümü şirket üst yöneticilerinin, metropolitan 400'lerin, yerel sosyetenin kadrolarının içine girdiği ve ayrıcalıklar kaptığı bir alana dönüşme eğilimindedir. Bu da siyasal ve askeri olayların ulusal ekonomiyi biçimlendirdiği bir Soğuk Savaş sürecinde, şirketler ekonomisi üzerinden yürüyen ulusal ekonomide şirket yöneticilerinin siyasete yakın durarak kararları etkilemeye çalışmasının sonucu olarak okunabilir.

Bir Geriye Dönüş mü?
Savaş Beyleri veya Amerikan Demokrasisi

Mills, Batı demokrasilerinin tarihinde savaşlardaki komutanlardan çok sivillerin kahramanlaştırılmasının nedenlerine değinirken, Amerika'da 18 ve 19. yüzyıllarda sivil denetimin altına alınması başarılan silahlı kuvvetlerin 1. Dünya Savaşı ve sonrasında nasıl olup da tekrar kurumsal siyasal şiddetin temel aktörü haline geldiğini ve devlet politikalarına yön verdiğini analiz etmektedir.
“Ulus-devletler” çağından önce kurumsal şiddet uygulayıcıları genellikle yerelde örgütlenmişlerdi. Ulus-devlet ise gerek zorunlu askerlikle gerekse merkezileşen yapısını tamamlayan teknolojik donanımlarla bu şiddeti tekel haline getirdi. Amerika ise dış tehditten görece uzak bir alanda, kendine yönelen Kızılderili tehlikesini yerel milislerle aşarak, sivil yönetimin askerleri daha rahat kontrol edebileceği bir coğrafyada doğdu. Büyük ordu beslemeden, İngiliz askerlerinin bir süreliğine Avrupa ile Amerika arasında kurduğu hattan yararlanan Amerika, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar ciddi bir tehditle karşılaşmamış olduğu için askeri gücün siyasal karar alma süreçlerini direkt etkilemesi beklenemezdi.35 Zaten Amerika'da her yurttaşın bir silahının olduğu 18. yüzyıl sonlarında karşılaşılan tehlikelere kurumsal bir ordu -1. Dünya Savaşı'na dek- ya da güvenlik birimi yerine yerel güçlerin ve tek tek bireylerin karşılık verdiği görülmüştür. Amerika'nın askeri alanda yalnız olmadığını diğer kıtalarla ilişkiye geçtiği dönemde hissetmesi ve iç kamuoyunu etkileyen, bastıran süreçlerin bir büyük düşman bulunmasıyla birlikte başka bir kanala akacağı düşüncesi '50'lerden itibaren belirginleşmeye başlamıştır. Askeri, teknik, siyasi konuları çevreleyen bu güvenlik algısı, seçkinleri diplomasinin bilindik kurallarını savaş potansiyeliyle yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Teknolojik yatırımların savaş sanayiine yapılması, beraberinde askeri yetkililerin ekonomide ve siyasal karar alma süreçlerinde etkin rol üstlenmelerine fırsat vermiştir.36 Barışın iki savaş arası dönem olarak değerlendirilmeye başlanması, barışı ancak devletlerin ancak korku zamanlarındaki taktiksel çekilmesi diye açımlamaktadır. Bu haliyle savaşın stratejikleşmesi ve siyasal alandaki temel kavramlardan biri olması, Amerikan seçkinlerinin iktidar paylaşımını yeniden düzenlemiştir. Pentagon, zaman zaman nüfuzunu kullanarak bakanların karşı çıktığı tasarıyı Kongre'den geçirme imkânına sahip olmuştur. Pentagon bürokrasisi, Birleşik Devletler'in en karmaşık yapılanmalarından biri olmakla beraber, 20 . yüzyılın başında milis sisteminden merkezileşmiş orduya geçilen ülkede silah sistemlerinin ve ulusal güvenliğin kontrolünü sağlamakla kalmamış, siyasal kararlarda da öncelikli söz sahibi olmuştur. Askerlik yaşamı, bu görevlilerin sivil hayatlarındaki statülerini belirlemiş, eşleri de kocalarının rütbeleri oranında sosyal çevreye sahip olmuşlardır. Asker aileleri kadar geniş bir sosyal çevreye sahip olmayan askerler arasında, diğer üst yöneticilerde görüldüğü kadar bir aile kökeni ya da mülk kaynaklı zenginlik ilerlemelerinde belirleyici rol oynamamıştır. Küçük yaşta başlayan eğitim süreci, ordunun kurallarını kişisel becerilerin ve maddi birikimlerin üzerine taşımıştır. Eski sivil hayatın yerini askeri kuralların alması, ordunun üst yönetici kademesindekilerin yükselmelerinde neden önceden saptanmış, çizgisel bir plana uyduklarını anlatmaktadır.37 Ordu görevinde böylesi bir çizgiselliğin gözlemlendiği üst rütbeli askerler, bu alandan sivile geçince ve büyük şirketlerin yöneticisi ya da siyasal partilerde yer almaya başladıklarında bocalamalar yaşamaktadırlar. Bu bocalama, ordunun savaş endüstrisi çağını yaşadığı Soğuk Savaş döneminde belki bir nebze azalmıştır fakat askerlerin kendine güven duygusuyla birleşen eğitim süreçleri değişime çabuk uyum sağlamalarını sağlayabilmiştir.

Sonuç

Mills, Birleşik Devletler'de kararların adem-i merkeziyetçi biçimde alındığı ve kuvvetler ayrılığına dayanan, demokratik-çoğulcu toplum olarak tasvirinin yanlış olduğunu ileri sürmüştü. Anayasallık örüntüsünün altında her zaman önemli kararları kendi istediği gibi alabilen birleşik bir sınıf veya iktidar seçkinleri vardı. Bu seçkinler grubunun üyeleri Amerikan toplumundaki birbiriyle kenetlenmiş ordu, siyaset, iş çevrelerinden meydana gelmişti. Dayanışma, grup bilinci ve uyum, hareket etme işçi sınıfının parçalı yapısından daha fazlaydı. Grup üyelerinin benzer okullarda, sosyal çevrelerde, yakın sosyal bağı olan aile ve iş çevrelerinde yetişmiş olmaları, grubun uyumunun zemininde yatmaktadır.38 Holdingler, askeri kurumlar, siyasal kurumlardaki üst yöneticiler, sosyal ilişkileri sayesinde alt ve orta sınıflara göre türdeş bir yapılanma oluşturmuşlardır. Ordu, sanayi kesimine verdiği siparişlerle, bilimsel araştırmalarda üstlendiği işlevle giderek özgülleşen bir politika izleyebilmekte ve kendini özerk ve siyaseti belirleyici bir kurum haline getirebilmektedir. Üst yöneticiler de çokuluslu şirketlerin yönetimini ellerine geçirerek, şirketlerinin çıkarlarıyla toplumun çıkarlarının özdeş olduğunu ileri sürebilmektedirler: “General Motors için yararlı olan ABD için yararlıdır.” Bu bir ticari açılımın ötesinde sosyopolitik gerçeğin de ifadesidir.39 İktidar seçkinleri olarak anılan kategorinin kendi aralarında kurduğu sosyal bağlar ve alınan kararlarda yine kendi aralarındaki çıkar birliktelikleri, Soğuk Savaş'ta ABD için yönetilenlerin ulusal çıkarlar adına çok daha geri plana atıldığı bir sürece işaret etmektedir. Üst görevlere gelebilmek ve sosyolojik olarak farklı sınıflar, tabakalar arasındaki geçişleri kavramak, sadece bu karar mekanizmalarını anlamakla mümkün değildir. Mills sosyolojisinde üst sınıflara yükselmenin, yeni konjonktürel dalgalanmaları izleyerek eski üst sınıfların iktidarını etkileyebilecek konuma gelebilmenin nedenleri çok daha derinlerde, yükselmenin ve yükseliş sırasında taşınan yerel kültürlerin (yeni taşra zenginleri ve metropole etkileri) etkisinde de aranmalıdır. Amerikan toplumunda servet sahipliği tarihsel olarak en önemli veridir ve dönemler halinde üst sınıflar içinde ve arasında kaymalar gözlemlenebilse bile mülk, sermaye karar alma süreçlerinde henüz en belirleyici etmendir. Alt sınıflardan üst yönetici ya da en zenginler sınıfına yükselebilmenin kapitalist manada olasılığı sıfır değildir belki ancak tarihsel bir oranla alt sınıflardan üst sınıflara yükselme oranında ciddi düşüş eğilimleri, holdinglerde sosyal bağları güçlü ailelerin üyelerinin birbirleri arasındaki geçişleri, saf anlamda eğitim kurumlarından yükselerek hayatta başarı kazanmak isteyenlerin önüne engel olarak çıkabilmektedir. Toplumdaki iktidar yapısı ile sınıf ve statü dağılımı arasında kaçınılmaz bir ilişki vardır. İlişki kendisini, şans, eğitim olanakları, sosyal beceri, boş zamanı değerlendirme, üye olunan kulüpler, aile bağları, mezhepsel eğilimler üzerinden şekillendirmektedir. Bu açıdan, ordu-şirket-devlet üçgeninde 'demokratik' bir ülkede bırakınız halkın yönetime bizzat katılımını, bu seçkinlerin oluşturduğu sosyal mekanizmaya dahil olarak o kararlara ileride bir seçkin olarak katılma şansları bile oransal olarak azalmaktadır.
1MILLS, John Wright (1974) (çev. OSKAY, Ünsal), İktidar Seçkinleri, Ankara: Bilgi Yayınları.
2age., s. 42-43.
3age., s. 28.
4İktidar Seçkinleri, s. 36.
5age., s. 28-29.
6age., s. 33.
7İktidar Seçkinleri, s. 38.
8age., s. 42.
9'Metropolitan 400'lerin yeni üst zenginleri muhitine almama adına verdiği mücadele için bkz. age.,s. 75.
Bu kesim, yeni yetme zenginlerin karşısına farklı ve bir anlamda kurumsallaşmış yaşam tarzlarıyla çıkarlar. Belli dergi ve gazete sütunlarında hayatlarına dair ayrıntıların dolaşmasını ,isimlerinin sürekli anılır olmasını ve sıradan yaşamları tercih etmezler. Kulüplere hiçbir zorlanma olmadan üyelikleri yapılır, küçük kentlere oranla kulüp üyeliği onlara illa ki övünülecek bir statü simgesi getirmez, başkalarının kendileri hakkında ne düşündüğü onları ilgilendirmez, çevrelerinin çocuklarıyla çocuklarını evlendirebilirler, boş zamanlarını, önemli gecelerini yine bu sınırlı kişiliklerle geçirirler. Hem kendi içlerinde hem de farklı metropolitan 400'lerle kurulan sosyal ilişkiler, iş hayatındaki bağlara da yansır, çünkü ekonomik üretim birimi yerel bağların ötesinde ulusaldır. Böylece resmi yaşamla sosyal yaşam arasında kurallarla örülmüş bir süreklilik gözlemlenir. Birçok büyük kentte birleşik ve tektip üst sınıflar bulunurken, metropolitan 400'lerin bulunduğu kentlerde üst sınıflar daha parçalı bir yapı arz eder. Bkz. age., ss. 80, 83, 85.
10The Social Register dergisi sosyeteyi, kibar çevreleri yeni yetmelere karşı korumayı, eskinin 'en'lerinin kendi dünyasını yine imrenilecek bir hayat tarzı olarak göstermeyi hedeflemişti. Bkz., age., s. 76.
11age., s. 59.
12age., s. 50.
13age., s. 61.
14age., ss. 51, 52, 164.
15age., s. 55.
16age., s. 71.
17age., s. 72.
18Okullarda çocuklara özel bir eğitim programı uygulanır ve üst sosyal sınıfta olmanın getirdiği bir sorumluluk içinde çocukların gösterişten uzak, küçüklerine örnek, söyleneni yapmaları beklenen bir düzende yetiştirilmeleri arzulanır. Üniforma, orta sınıfların gösterişli yaşama özenmelerinin bu ailelerce pek de önemsenmediğini gösterircesine kullanılır. Öğretmenlerin çocukların ailesinin statüsüne bakmadan eşit muamele etmesi beklenir. Statü rekabeti en aza indirgenir. Okulu bitirdiklerinde kendileri farklı hissettikleri, ne yapacaklarına karar verdikleri düşünülür, onur ve kendine güven, gösterişin ikamesidir. Öğrenim sırasında girilen sosyal kulüpler, bitirilen kolejler, ileride girilecek partinin anahtarıdır. Eğitim süreci beraberinde özel günler ve partiler kız-erkek tanışmalarını ve belki de evlilikleri getirir. age., ss. 89-91.
19age., ss. 101-103.
20age., s. 105.
21age., s. 115.
22age., ss. 126-128.
23age., s. 116.
24age., s. 120-121.
25age., ss. 130, 155.
26SCHUMPETER, J. A. (çev. AKOĞLU, Tunay) (1974), Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, İstanbul: Varlık Yayınları, 3. Baskı, c. 1, s. 140.
27İktidar Seçkinleri, ss. 132-134.
28age., s. 153.
29age., s. 146.
30age., s. 164.
31age., s. 209. Vergi oranlarının yüksek olduğu yıllarda gelir durumlarını korumak isteyen üst zenginler, vergi ödeme usullerini tuttukları muhasebeci ve avukatlar aracılığıyla saptamışlardır.
32age., s. 181.
33age., s. 194.
34age., s. 205.
35age., s. 243.
36age., s. 256.
37age., s. 264.
38BARRY, P. Norman (çev. ERDOĞAN, Mustafa ve ŞAHİN, Yusuf) (2004), Modern Siyaset Teorisi, 2. Baskı, Ankara: Liberte Yayınları, ss. 118-120.
39(akt.) VERGİN, Nur (2006), Siyasetin Sosyolojisi: Kavramlar, Tanımlar, Yaklaşımlar, 4. Baskı, İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 123-124.
Joseph A. Schumpeter:
Kapitalizm ve Süreksiz Devamcısı (?)
Olarak Sosyalizm (2)



Giriş

Bu yazı, Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı yapıtı özelinde Schumpeter'in elit kuramını özetlemek, kapitalizm-sosyalizm karşılaştırmasında yazarın sisteme ve seçkinlere dayalı gözlemlerinde yer alan tarihsel yaklaşımı ön plana çıkartmak için hazırlandı. Schumpeter'in Marksizm eleştirisini de içeren incelemesi, sosyalizmi kapitalizmin başarıları sonucunda kurulacak bir sistem olarak öngörmesi anlamında da değer taşımaktadır. Bu yorumu anlayabilmek için kitabın bazı bölümlerine daha fazla odaklanacağız. Böylece kapitalist üretim ilişkilerinde ve sosyalizmdeki süreklilik içeren noktaları, olası kopuşları Schumpeter'in gözünden aktarmaya çalışacağız. Sosyalizme giden yolu zorlayan yapısal, tarihsel süreçleri izleyen Schumpeter’in kapitalist ve sosyalist toplumlarda elitlere yüklediği role özellikle değineceğiz. Buradan hareketle, kurucu bir kavram olan etik’in sosyalist toplumdaki olası işlevi de çalışmada işlenecek.

Marksizm Eleştirisi Üzerinden Kapitalizmi Anlamak

Schumpeter, eserine Marksizm analiziyle başlar ve “Mürşit Marx” başlığıyla Marksizmin kendisini yeryüzünde cennet vaat eden bir din biçiminde sunmasına eleştiri getirir. Öyle ki başka bir bilimsel kuram kendisini ondan daha iyi açıklasa bile, Marksizmin dünya sorunlarına getirdiği bakış ve sonucu kesin koyan ifade biçimi, ihtiraslı cümleleri, ithamları, çatışmacılığı onun daha fazla önemsenmesine neden olmuştur.1 Marx'ı anlamanın burjuva uygarlığının maddeci mekanik çağda yeni yapıtlar veremediği ve kültürel yoksunluk yaşadığı bir dönemde eser verdiğini bilmekle mümkün olabileceğini belirtir. Marx, kültürel fakirlik ortamına doğduğu için, ekonomi politik eleştirisini ve sınıf kuramını, tarihsel materyalizmi kendinden önce gelen düşünürlerin bilgi birikimi üzerine kurmuştur. Belki onun yerindekiler deneysel yöntemlerini sürdürseler, pozitivizmin kurallarını her sosyal olguya uyarlamaya çalışsalar, analitik bilgilerini 'toplumun kendisi' saysalar daha az başarı gösterirlerdi. Marx'ı Marx yapan, duygulara da hitap eden ve şanssızlar kitlesince duyulan hislerin teorik tercümanlığını üstlenen, kalbin isteklerini göz önünde tutan bir analizdir,2 hoşnutsuzlukların bir tür hümanist bileşkesidir. Schumpeter, Marx'ın 'sınıf bilinci'ni yanlış biçimde, tamamen toplumsal anlamıyla kullandığını, bunun da genelde yükselme ve küçük burjuva olmak isteyen işçi psikolojisini sarstığını ifade eder. O, basit anlamda bir mistisizme saparak işçilerin her ediminden bir sınıfsallık türetmemiştir fakat elde ettiği veriler işçi kitlelerinin aramadıkları amaçlara ulaşmayı hedeflemişti. Bu anlamda Marx, sırf hedeflediğine ulaşabilmek için incelediği uygarlıkların tarihsel özgünlüklerini es geçmemiş, kapitalist toplumda burjuvazi dahil her tarihsel olguya, figüre gereken değeri vermeye çalışmış, ölüme mahkûm ettiği bir sistemin tarihsel gerekliliğini teslim etmiştir.3
Marx'ın mürşit tutumu, teorisinin hâlesi sayılırsa, Sosyolog Marx'ı izlemek, bilimsel çalışmalarına daha fazla eğilmeyi gerektirir. Marx'ta Alman ekolünün de verdiği bir açılımla felsefi düşünme arka planı sağlamdı. Bu tavır, Hegelci diyalektiği reddinde de bir miktar izlenebileceği gibi, pozitif bilimleri metafiziğe tercih etmedi. Sosyal veriler ve maddi yaşam süreçleri odağıydı. Sosyal veri Marx'ta geniş bir tarihsel perspektife oturdu. Tarihin ekonomik yorumu, insanların bilinçli ya da bilinçsiz tamamen ya da kısmen ekonomik sebeplerle hareket ettiklerini göstermez. Tersine, ekonomik olmayan sebeplerinin, rollerinin açıklanması sosyal gerçekliğin insanların bilinçlerinde yer almasını sağlayan dolaşımın araştırılması teorinin önemli parçalarındandır. Marx, yalnızca kültürel verilerin gelişim ve düşüşlerini açıklamaya yarayan ekonomik süreçleri açıkladı: Üretim biçimleri sosyal yapının ortaya çıkışını sağlamaktaysa bu hareketler uygarlığı meydana getirirdi. Ona göre, üretim biçimleri, kendi sosyal şartlarını ve yaşam düzeylerini yaratırlardı.4 Schumpeter, tarihsel maddeciliğin temel argümanlarını sıraladıktan sonra örnekler üzerinden üretim biçimindeki bir değişimin sosyal şartları, yapıyı kendiliğinden değiştirmeyebileceğini anlatır. Bu otomatizasyon, her ne kadar Marksizmin şematik algısında 'kabul edilebilir' bir üstyapı değişkeni uyumsuzluğu olsa da, esasında bu tip sosyal verilerin fazlalığı altyapının sanıldığı kadar belirleyici olmayabileceğini gösterir. Schumpeter'in düz okumasından kaynaklanan bu Marksizm tespiti, ona göre üretim ve sosyal kurumlar arasında sanıldığı kadar kesin, çizgisel bir ilişki olmadığını gösterebilir. İlerleyen sayfalarda proletarya ile burjuvaziyi karşı karşıya bırakmak adına Marx'ın üretim ilişkilerinin, kültürü ve siyasi tarihi belirleyeceği savıyla sınıflariçi bir kültürün de kamplaşmış temelini atacağını, bunun sosyal sınıfları dar anlamda ele almaktan ve analitik bakışındaki zorunlu indirgemeciliğe saplanmaktan kaynaklandığını belirtir. Schumpeter'de Marx, kendi analizinin tuzaklarından dolayı kendi kendisinden kurtulamayan, temel ekonomi bilgisini Quesnay ve Ricardo'dan alan bir figür olarak gösterilir.
Ricardo'dan temellendirdiği değer teorisi, mükemmel rekabet ve denge koşuluyla, her malın değerinin bu malın içindeki emek miktarına bağlı olduğunu anlatır. İş miktarı, iş saati birimiyle ölçülür ve farklı nitelikteki işler zaman ortak paydasıyla tektip haline dönüştürülmeye çalışılır. Emeğin ekonomik değerin temeli olmadığı savına karşılık, emeğin ürünün temeli olduğunu varsayan emek-değer teorisi ciddi bir cevap bulma sorunu yaşayabilir, zira bu teori emeğin homojen ve tek üretim faktörü olması üzerinden kurgulanmıştır.5 Ara sınıfların oluşumu Schumpeter'e göre bu teoride ya pek incelenmemiş ya da proleterleşme okumasını sekteye uğratacak bir gerçekle karşılaşıldığında görmezden gelinmiştir. Örneğin, üstün zekalılık, iş üretme kapasitelerindeki fark, tasarruf yoluyla kapitalistleşme süreçlerine fazla eğilmediğini söylediği Marx'ın bu konuda can sıkıcı bir gerçeği bilerek ıskaladığını anlatır. Halbuki zeka ve enerji, sanayi üretimindeki iş pozisyonlarında başarıyı %90 civarında etkileyebilen, burjuvazinin doğal bir eğilimidir.6 Yine Marx'ın görece az yer verdiği sermaye birikim biçimlerinden tasarrufu Schumpeter, klasiklerin kişisel tasarrufu sermaye birikiminden ayırmayan yanlışlarını gösterdiği için önemser, ancak Marx'ın teorisini de abartılı bulur. Schumpeter, sermaye birikimiyle tasarruf arasına konan Marx'taki ayrımı kabul eder ancak feodal dönemin sonundaki sermaye birikim süreçlerinde gözlemlenen girişimcinin el emeği, kişisel tasarrufu ve doğal zekasını da öne çıkarır.7 Marksist teoriye göre; toplam sermayenin sabit bölümü, özellikle kapitalist sistemin karakteri gereği, gelişen üretim yüzünden çoğalıyorsa sermaye veriminin oranı da azalacaktır.8 Sabit sermaye değişen sermayeden daha hızlı oranda artacak, ücretler artma eğilimi gösterdikleri takdirde iş saatlerinin miktarı azalacak ve artık-değer azalacak, kapitalizm emperyalizm aşamasıyla kendi kendine sönümlenecekti.9 Marksizm, koloniyalizmle bağlantılandırdığı ucuz hammadde ve işgücü akışını evrensel anlamda bir sınıfsal pencereden okumaya çalışır, fakat Schumpeter için koloniyal politikanın sebepleri, sosyal sınıflar mücadelesiyle ilişkili değildir. Marksizm bu emperyal dönemi bir evrensellik iddiasıyla yorumlayarak sosyal sınıflar mücadelesinin izdüşümünü koloniyalizmde ve beraberindeki krizlerde görme hatasına kapılmıştır. Kaldı ki tüm bu faktörler Marx'ta bir kriz ya da da yükseliş devrinin nedenleri-sonuçları üzerinden değil, kapitalizme içrek ve bir anlamda özsel bir zorlamayla kriz, belli kurguların belli sonuçları doğuracağı biçiminde 'mantıki yönden'10 zorlanmıştır. İşletme ve örgütlenme biçimlerinin, özelde bürokrasinin kitlelere açılımı sınıf perspektifi ya da genel bir kapitalizm okumasından çıkarsanmaya çalışılmıştır. Ne var ki bu yöntem, Marx'ın kendisinden önceki iktisatçılardan farklı olarak, ekonomi teorisinin ne şekilde tarihsel analiz niteliğine erişeceğini kabul eden, tarihsel etütlerin nasıl 'mantıki tarih' haline gelebileceğini gösteren ilk iktisatçı kimliğine11 aykırı değildir.
Schumpeter'de kapitalizm, dönemler halinde incelenecek sanayi devrimleriyle anlam kazanır. Tarihsel olarak İngiliz kraliçesinin giyebildiği çoraplar, farklı kalitelerde bir kitle üretimi yoluyla tüm gelir gruplarına satılabiliyor ve bu fabrika üretiminde çalışanı da aynı anda potansiyel bir müşteri konumuna sokabiliyorsa, kapitalist gelişmenin karakterini işte bu ürün çeşitlemesi ve kitle üretiminde aramak gerekir.12 1780-1790, 1840-1850, 1897-1911 dönemlemesinde konjonktürel eğriler tespit eden Schumpeter, yeni üretim yöntemlerinin (makineli fabrika, kimyasal sentez vb.), örgüt modellerinin ve tüketim kalıplarının (elektrikli araç, otomobil vb.), yeni hammaddelerin (Plata yünü, Amerika pamuğu, Katanga bakırı vb.) ve yeni pazarların her bir devrede kapitalizmin işleyişini yeniden düzenlediğini ifade eder. Genel olarak kapitalist işletmelerin gelişiminden ayrı seyir izleyen beş faktörü sıralar: Devletin rolü (özelde 1870-1914 döneminde devlet müdahaleciliğinin oligopol piyasalara, güvenliğe, silah harcamalarına etkisi), altının kapitalist üretimde öncelik taşıyan bir faktör olarak kullanılmamaya (1890'lar) başlanması, nüfus artışı, coğrafi keşiflerin sermaye, hammadde ihtiyaçlarını ve Avrupa'da sınıflararası çatışmadan doğan gerginliği azaltması, teknik ilerlemeler.13 Tipik bir çiftliğin üretkenliği tarımda makineleşmeyle ve sınai tarımla artmış, enerji sektöründe su değirmeni yerini modern türbinlere bırakmış, ulaştırmada posta arabalarının yerine uçaklar geçmiş, yeni ulusal ve dış pazarlara geniş yelpazede ürünlerle açılınmış, yoğun ve büyük işletmelerin seri üretimini denetleyecek yeni örgütlenme biçimleriyle kapitalist sistemin kâr odaklı yükselişi sürekli içeriden devrim yaratarak ilerlemiştir. Bu sistemi ilerleten güç, 'yaratıcı yıkım' kavramıyla anılan kapitalist girişim, her girişimi de er geç kendisine benzetecektir. Bu yaratıcı yıkımın niteliği uzun erimli gözlemlenebilir bir karar süreci olup her gelişme döneminin iç şartlarıyla birlikte değerlendirilebilmelidir.14 Bu devrimler, her defasında gerçek gelirin akışını 'derinleştiren' ve 'genişleten' bir çığ gibi tüketim maddelerini artırmakta, önceleri bazı sıkıntılara, işsizliklere neden olsalar bile refah artışını sağlamaktadır. Kitlelerin çeşitli mallara kavuşabilmesi problemi, kapitalist sistemin araçlarıyla üretildikçe çözümlenmiştir.15 Her çağda kitlelerin tüketiminin arttığını, doların satın alma paritesinde yükselme görüldüğünü belirtir. 1890'dan itibaren aynı maddelerin fiyatlarındaki gelişme, para birimiyle değil de malları satın alabilmek için gereken çalışma saati miktarıyla karşılaştırılırsa gelişmenin hızı, üründeki kalite artışı gibi konular Schumpeter'e göre olumludur.16 1760-1940 döneminde bir işçinin bütçesi yalnızca çeşit ve mal bakımından büyümemiş, kalite bakımından da yükselmiştir.17 Ne var ki bu genel değerlendirme, tıpkı Marx'ın devrevi krizleri açıklarken kullandığı genel kötümser yorumu bu kez iyiye çevirmekten öte bir anlam taşımıyor. Marx'ın ekonomi analizini tarihsel perspektife oturtmasını öven Schumpeter'in, beraberinde devrevi kriz analizinde daha çok değer yüklü bir Marx portresi çizmesi ve artık-değer teorisini ekonomi bağlantısının ötesinde kendi kurgusuna göre bir sömürü sonucu çıkartması ona ne kadar bilimdışı görünüyorsa, Schumpeter'in bu devrevi analizi de yine 'her sanayi devriminin sonuçlarının uzun erimde kitlelere olumlu yayılacağı' yönünde bir öz barındırmaktadır.
Schumpeter, belki de bu özselliği aşmak adına kapitalist sistemin bazı tarihsel özgünlüklerini sıralamaktadır. İlk olarak burjuvazi, iş hayatındaki başarılarıyla ve hayatın tümünü ekonomik bir kazanç hedefiyle ördüğü için başarıya ve kâra odaklıdır. Başarının mükâfatının öncelikli olarak kâra yansımasını ister. Ayrıca iflas korkusu, her türlü cezai düzenlemenin önüne geçmiş olduğundan, birikim ve ilerleme düşüncesi burjuvaziyi yeni örgütlenme modellerine, üretim tekniklerine zorlar. Girişimci sınıfa dahil olmanın 'başarılı olma' gibi bir kuralı olsa da burada sosyal çevreyle önceden iyi ilişkiler kurmanın da Millsçi anlamda bir şans faktörünü doğurduğu belirtilir. Şans, idealist anlamda değil, daha çok kendi ilerleme kanallarını açma becerisiyle ifade edilir. Wright Mills'te üst yöneticiler için başarıda şans faktörü, aslında çok da muğlak bir kavram değildir. Şans, özellikle üst sosyal çevrelerin birbirleriyle yakın bağlar kurmaları ve yükselme gösteren bir yöneticinin başarılı olmasının kriteri olarak önüne konan üst yöneticilerden geçer not almasıdır. Şans, bu aşamada üstatların yaptıklarını izlemek ve sosyal çevresinde yine üst düzeylerle ilişkiye geçmekle ilgili bir durumdur.18 Ancak Mills'te şans faktörünün Amerikan toplumunda farklı sınıflarda ve sosyal tabakalarda farklı elde edilme biçimleri belirtilse de Schumpeter şans faktörünü kabiliyetli olma ve bunu sosyal ilişkilere dökebilme haliyle eşler, Mills'ten daha kısa bir yol izleyerek yüksek gelir getiren mevkiye erişmenin aynı mevkide başarıya ulaşmak olduğunu bildirir.19
Marx, gerçekte kapitalizmi açıklama gayretindeyken, tarihsel analize dayalı örneklerini bazen kapitalist verileri açıklarken kökensizlik gördüğü yerlerde önceki üretim biçimlerindeki geçişliliklere bağlamayı istemiştir. Kapitalist topluma giden yolun köklerini feodal dönemde (Asyatik üretim tarzı da bu üretim biçiminin kendisinden çok kapitalizm öncesi biçimleri anlamak için kullanılmıştı) ararken, kapitalizm analizine uymayan bazı verileri feodalizme dönüşü sırasında orada bırakmıştır. Tarihte sosyal olgularda kişisel rolün önemi konusunda yine korsanlar ve yağma ekonomisi, ilerideki ticaret için birikime yol açmıştı. Bunun için üretim biçiminin zorlamasından çok o sosyal gruptaki, örneğin korsanların kişisel becerileriyle bu talanı gerçekleştirmeleri gerekmişti.20 Marx, birçok açıdan Ricardo'dan beslense de onun kuramının üzerine eklemelerde bulunmuştur. Örneğin, sermayenin net geliriyle ilgili ayrımlar Marx'ın önceki başlıkta anıldığı üzere bir tür ezilmişlikleri birleştirme kaygısını içinde taşıyarak ilerlemektedir. Ne var ki bu unsurdan da önemli olan, Marx'ın kuramında üretim biçimlerine bireysel edimlerden fazla yer vermesinin de bir nedeni oluşturan, büyük Sistem'i okuma kaygısıdır. Burada Marx, bulgularını yegâne kurtuluş yolunun bilgi'si olarak sunmaya yakın bir didaktik anlatım kullanmakla beraber, asıl derdinin sloganlardan uzaklaşmış bir kapitalist mantığın açığa çıkarılması olduğunu vurgular. Burada patron sömürüsü ya da tek başına bir artı-değer sorunundan bahsetmek artık olası değildir, zira Marx'ın bireysel, örgütsel eylemlerden ziyade sistemik kavrayışa uzanmak adına tek tek özgüllüklere yukarıdan bakması bir yöntemsel sorun ve aynı zamanda siyasal seçim halini almıştır.
Marx'a göre işgücü, potansiyel bir iş yükünü temsil etmektedir. Bu 'stok', kapitalist toplumda mal değerindedir, çünkü iş sözleşmesi, köleden farklı olarak kişinin bedenini değil ama potansiyel işgüçlerini satın almış olur. Schumpeter ise yine değer kuramından hareketle, tam rekabet durumunda emeğin gereken saat miktarına (işçiyi yetiştirme, giydirme, yedirme, barındırma için gereken süre) oranla ücret alacağını savunur ve potansiyel iş stokunun değerini piyasa kurallarının belirleyeceğini düşünür. Burada Marx, ona göre işgücü analizinde işçinin tam da nasıl çalışmaya zorlandığını sosyal fikirlerden oluşan bir dekor içinde popüler sloganlarla ifade etmiştir.21 Halbuki işçi, iş potansiyelinin tam değerini almaktadır ancak daha fazla çalıştırılarak kapitalist tarafından üretim için harcanan iş saatine oranla daha kârlı biçimde satılan mallar üzerinden elde edilen ek kazanç da kapitaliste kâr olarak dönmektedir. Marx'ın kesinlik kurarak bağladığı emek-değer denkleminde emek değerinin emek üretimi için harcanan iş saatine orantılı olduğu ispat edilememiştir. Emek, değerin özü olduğuna göre, bütün metaların sahip olduğu değerin miktarı da onlarda bulunan emeğin miktarıyla ölçülür, fakat bu süre metayı meydana getiren bireyin ihtiyaç duyduğu belirli süre ya da emek zamanı değil, toplumsal bakımdan gerekli emek zamanıdır: “Değerin miktarı, ancak bir kullanım değerini üretmek için toplumsal bakımdan gerekli olan emek zamanıdır” (Kapital, c.1, s. 46)22. Kapitalist sistem, artık-değerin maliyet fiyatına oranından oluşan geçici kazançlar sağlamaktadır; Marx'ın yoğunlaşma teorisini Schumpeter de reddetmez. Ne var ki Marx'ın değer ve artık-değer modeli tam rekabet ve denge koşullarına göre tasarlanmışken, kendisinin kapitalizmin mecburi krizler yaşayacağını ve bunun sistemin doğasına yabancı olmadığını vurgulaması, bu çelişkiyi saymazsak “kriz ve sömürü” nitelemesiyle olağan ve kriz dönemlerinde de sorunlu olan, işçinin hakkını gasp eden bir sistemin iki yönden de kötülemesini sağlayabilecektir.23

Elit Teori ve Kapitalizm-Sosyalizm Bağlantısı

“İspatlamaya çalışacağım tez, kapitalizmin ekonomik bir bozgun sonucunda yıkılacağı değil, başarısının sosyal kurumlarını çürütmesi ve bu şekilde kaçınılmaz bir halde kendini yıkacak şartları hazırlaması ve kendi yerine sosyalizmin gelmesini sağlayışıdır.
Vardığım sonuç, beni bu sonuca götüren düşünce silsilesi değil, hepsi Marksist olan sosyalist yazarların eriştikleri sonuçtan farklı değildir. Bununla birlikte bu sonuca katılmak için sosyalist olmak şart değildir.
Sosyalizmi şiddetle tenkit etmek, ama aynı zamanda bu sistemin dünyaya hâkim olacağını tahmin etmek, görmek mümkündür. Bu sonuç, onu kabul edenleri zorunlu olarak sosyalist yapmaz.”24



Demokratik elit teori25 içinde tanımlanabilecek Schumpeter, kapitalizm-sosyalizm bağlantısını iki üretim biçiminin karşılaştırmalı ekonomik analizinden çok örgütsel yapılarındaki farklılık ve/veya devamlılık üzerinden incelemekte, fakat analojiyi ön plana çıkaran bir tavır yerine sosyalizmin bürokratik kanallarının tamamıyla kendisine ait bir ilkeden doğmayacağını savunmaktadır. Örgütün, modern anlamda bürokrasiyle uyuşan yapılanmasında Schumpeter’in birincil işlev yüklediği yönetici elitler, gerek kapitalist, gerekse sosyalist üretim ilişkilerinde demokratik siyasal yapının sürdürülmesinde karar verici, ilerletici mekanizma olarak yer edinirler. Bu açıdan örgüt sorunu; ölçek, nüfus, istatistik ve toplumsal’ı kurma anlamında kapitalist düzende kamu-özel ayrışmasındaki muhasebe kayıt sistemi, emir-komuta zinciri, alışveriş dengesi ve tüketici geri bildirimi; sosyalist düzende ise yine bir yönetim sorunu açısından yeni bir işletme bilgisi26 ve kendine ait ‘piyasa’ yapılanması, fiyat ve tüketim biçimlerinin merkez komitesince saptandığı, kapitalist toplumun aksine alışveriş geri bildirimi üzerinden yürümeyen, fakat emir üzerinden işleyen ve kendisini biricikleştiren bürokrasi anlayışı yoluyla çözülecektir.
Bir yönetim sorunu olarak ortaya konan bürokrasi, özünde ne kapitalist ne de sosyalist toplumla milatlaşabilir. O, modern dönemin bir tür yaratıcısı ve varlık nedeni olarak kendi peçesini demokratik rejimlere, üretim biçimleri her ne olursa olsun, ölçek ve istatistik, karar verme süreçleri, bir meşruiyet krizi olarak oy kullanma faaliyetleri gibi görünümlerle açacaktır, toplumsal’ı örecektir. 'Modern' olanı belirleyen vurgu rasyonaliteyle yapılır. Modern öncesi insanla kapitalist aklın günlük yaşamı rasyonelleştirdiği ve önceki insan modellerinden ayırdığı düşüncesi Schumpeter'de belirgindir. “Kapitalizm öncesi inan kapitalist insandan daha az çıkarını düşünmez fakat kapitalizm, harekette ve tutumda rasyonellik demektir. Kazanç ve gider hesaplaması, rasyonalite üzerinde etkisini gösterir, aritmetiğe özgü işletme mantığına ayrı bir işlev kazandırır. Bu mantık, bir defa ekonomik sektörde tanımlanıp kantitatif yer kazandı mı, felsefeden tıbba, estetikten hukuk ve değerlere kadar tüm alanlara etkisini gösterir.27 Ekonomik etkinliğin daha aşağı birim olarak görüldüğü feodalizmden farklı olarak kapitalizm, alanına tüm iradeleri çekmeyi bildi28, aynı zamanda bu iradelerin yaratıcı teknik adımlarını işletmelere aktarmalarıyla bilimle ekonomi arasındaki mesafeyi iyice daralttı. İradenin metafizik inançlardan; her çeşit romantik ve mistik düşüncelerden atılmasının nedeni ve sonucu olan “ruh rasyonalizasyonu”, yalnızca amaçlara erişebilmek için gereken yöntemleri değil, aynı zamanda bu amaçları yeniden düzenler.29
Örgüt, bürokrasi alt başlığıyla birlikte düşünüldüğünde, demokratik kaos ortamlarının aşılmasında ve rejime bir sınır çizilerek kuralların üst organlarca saptanmasında gerekli rolü oynayacaktır. Bu, öylesine bir tasarımdır ki gerek merkantil, gerekse sosyalist toplumların ihtiyaç duyacağı demokratik bir yönetimin hallince yürümesinde olmazsa olmaz biçimlendirme faaliyetlerine imza atacaktır. Burada yönetilenler kapitalist ve/veya sosyalist demokrasiden dışlanmış, yönetim aygıtından, katılımdan yalıtılmış değildir. Ancak demokratik bir rejimin işleyebilmesi, genel karar alma mekanizmalarında elitlerin birbirleri arasındaki eşgüdüme bağlanmaktadır. Halk, siyasal a(o)landa kendisine biçilen rolü oynayan karakterlere dönüştürülmez ancak onun yerine, örgütlerce karılan bir toplumda yapısal gerekliliklerin var ettiği bürokratik kanalların kararlarıyla demokrasiye tutunur.
Kuşkusuz ‘bürokrasi’ derken modern bir kavramdan bahsedip duruyoruz, ancak bürokrasinin bir kapitalist tahakküm aracına indirgenmesinin çok ötesinde bir ölçek sorunun olduğundan da yola çıkabilmeliyiz. Schumpeteryen bir gözle, bürokrasi ve onu da kapsayan örgüt, merkantil toplumdaki kamu-özel ayrışmasında sektörel farklılıklar taşıyacak olsa da temelde aynı modern örgütlenmenin demokratik toplum için zorunlu olan yanına işaret edeceklerdir. Bu, kâr güdüsüyle hareket eden ve işletmenin muhasebe kayıt girdilerinde rol alan, temel işletim mekanizmalarını belirleyen elitler için de, alt kademelerdeki uygulayıcılar için de kapsayıcı, gerçek anlamda temel ilkeleriyle toplumun kendisini yukarıdan kuran ve yönlendiren bir mekanizmanın kendisidir. Polanyici bir bakışla; bu “örgütsel yaşam”, kapitalist toplumda, tıpkı kapitalist piyasa öncesinin, arkaikleştirilen biçimler’in’de de olduğu gibi mevcuttur, ancak onlardan farklı olarak, geçmişi bir bütün olarak kendi ilkelerine göre uyarlayarak, toplumdan uzaklaşarak ve toplumun üzerinde yükselerek ona yabancılaşır ve kendi iç krizleriyle boğuşarak temel bir ilke olarak ‘yaşamın nedeni, bireylerin statü simgesi’ haline geliverir. Daha ötesinde “piyasa toplumu”30 olarak Polanyi’nin not düştüğü, Schumpeter’in de bürokrasinin kendisi olarak belirlediği ‘şey’, doğası itibariyle belli bir süreklilik ve kopuş dinamikleriyle dönüşür. Ancak, kendisini bir ilke üzerinden ‘evrensel toplumun bilgisi’ diye kurması ve bunu yakın dönemi örnekleyen bir tarihsellik üzerinden sunması (çizgisel bir zaman akışı içinde değişmezlik olarak modern ‘insan insanın kurdudur’ mottosu); istatistik ile nüfusu belirlemesi, kaynaklara bu kapitalist kâr güdüsü içinden bakması, onu daha da totaliterleştirir, devasa tutarlılığı karşısında bizi cevap veremez hale getirir. İster istemez, kapitalist demokratik krizlerin gerek ekonomik, gerekse siyasal yönden aşılabilmesinde elitlerin kilit rolü teslim edilir, ancak elitlerin toplumu kurması ile toplumun kendisi arasındaki açı farkı (tabla ile zemin arasındaki mesafeyi kapatan ve ona masa görünümü veren ayaklar da denebilir buna), elitlerin merceğinden bu ölçek ve nüfus bilgisi’nin saptanmasıyla azaltılmaya çalışılır. Zahiri bilginin örgütün kendisi tarafından ‘toplumun ilkesi’ sayılması ve toplumca onaylanması demokratik kapitalist sisteme içrek bir yönelim olabilir. Bu kriz sarmalı –demokratik idare için genel oy ilkesi ve nüfus bilgisinin örgüt bilgisiyle birleştirilmesi sonucu örgütsel kimyanın toplumsal fizikle uyumlaştırılması süreci- elitlere daha merkezi rol atfedilmesine, yukarıda bahsedilen açı farkının azaltılması için de kamu ve özel sektör elitlerine karar mekanizmalarında daha fazla özerklik tanınmasına yol açabilmelidir. Öyle ki örgüt -kapitalist manada özel ve kamuda ortak bir ilke olarak özerk elit- kendi içinde barındıracağı elitlerin ‘girişim’e yönelik kabiliyetlerini sınırlamayacak, onlara daha özgün atılımlar ve hızlı karar verme süreçleri için kalıplarını dayatmayacaktır. Aksi halde, topluma dönük modern örgütsel yüzün, biçimlendirme ilkesinin elite de dönmesi; elitin toplumsallaştırıldıkça sıradanlaştırılması, toplum katına sıkıştırılması, indirilmesi esasında örgütün varlık nedenini sönümlendirebilecektir. Bu, cümle içinde kullanırsak; bayağılaşmış, ele ayağa düşmüş, siyaset elitleri halkla sürekli birlikte görülen popülizm örneklerinde veya apayrı bir izdüşümle demos’u kaos yaratma derecesinde karar alma süreçlerine sokan, eliti ona bağımlı hale getiren demokratik uygulamalarda gözlenebilir. Halk kitlelerinin tek başlarına sadece mevcut rejime yönelik öfkesini dağınık biçimde seslendirebileceğini fakat bunun bir siyasal içerik kazanarak o rejimin görece dışından bir ideolojik tasarımla siyasal tepkiye dönüşebilmesi için elit kitlenin gerekli olduğunu vurgulayan Schumpeter, 'aydın sosyolojisi' adını verdiği incelemesinde aydın'ın tarihsel izini sürer ve günümüzde onun belirleyici özelliğini farklı sınıfsal tabanlardan gelse de yine de kamuoyuna dönük bir rasyonaliteyle olaylara 'müdahil' olmasında bulur. Nüfus artışı, boş zamanın değerlendirilme biçimindeki değişim, gazete fiyatlarının düşmesi, öğretim kapasitesinin genişlemesi elitlerin kişisel birikimini ve nicel artışını sağlamış olmakla beraber, kendi mesleki formasyonunun dışında da rejime ve güncel olaylara tepkisini kamusal araçlarla duyurabilen bir kitle de Schumpeter tarafından elit diye adlandırılır. elitlerin rejime karşı eleştirileri onların varlık nedeni iken, bu tepkiyi dağınık biçimde dile getiren ve elit tepkisinden farklı gelişebilecek bir kesimlerin eğilimleri bir noktada birleşebilir. Hatta toplumsa uyanan bu tepki, elitlerin kamuoyuna açılmasının gerekçesi de olabilir.31 elit, benzer hassasiyetleri temsil edip karşıtlıklar mücadelesini bir mücadele biçimine sokarsa, ona şekil verirse, kişisel tepkisini de kamusallaştırmış olabilecektir. Bu açıdan elitin verebileceği tepki, ister istemez bir dayanağa muhtaç kalacak, bu da bir sınıfsal mücadeleyle ilişkiye geçebilmesine olanak sağlayacaktır. Her ne kadar işçi hareketi elit etkisi olmadan çıkmış ve onların demagojiye varan konuşmalarına direnmişse de, büyük şirketler çağında ve kapitalizmin bu evresinde görece dağınık haldeki sendikal hareketi parti düzeyinde broşür hazırlama, sekreterlik, müşavirlik hizmetleriyle toparlayacak özne olarak elitlerle alt sınıfların işbirliğini sisteme karşıt olanların konjonktürel zorunluluğu olarak görür. Ayrıca “Avrupa bürokrasisi” olarak adlandırdığı ve kapitalizm öncesi bir tarihsel nitelik atfettiği alan, sadece kamu görevlileriyle bağlantılı sayılmamakta, kapitalizm öncesi dönemdeki kökleri düşünüldüğünde kamu görevlileriyle birlikte elitlerin da bu bürokratik alana müdahalesi mümkün görünmektedir. Amerika örneğinden hareketle, bürokrasiye salt kamu görevlilerin hakim olmasının bir devlet politikası olarak da engellenmesi ve elitlerin da buraya dahil olması sağlanmıştır. Bu not, demokratik elit teori içinde gösterdiğimiz Schumpeter'in elitlerin devlet bürokrasisine olası özerk etkilerini demokratik yönetim altında göstermeleri bakımından yararlı olabilir. Kaldı ki elitlerin bu işlevi, sosyalist topluma geçişte daha fazla anlam kazanacaktır.32 Elite özgü “yaratıcı yıkıcılık”33 kapitalist sistemde sermaye birikimini de eşgüdümleyen bir örgütsel devrim yaratabilmiştir Schumpeter’e göre:34
“Rejimin gelişimci niteliği, nüfusun otomatik olarak artmasına, sermayenin aynı şekilde çoğalmasına ya da para sistemlerinin ‘kaprislerine’ bağlı değildir. Bu faktörler, sebepleri değil, şartları teşkil eder. Kapitalist mekanizmayı çalıştıran ve devam ettiren; yeni tüketim maddeleri, yeni üretim yöntemleri, yeni pazarlar, yeni endüstriyel örgütlenme tipleridir ve tüm bunlar kapitalist teşebbüs tarafından yaratılmışlardır.”
Elitlere tanınan bu özerk karar alma ve düşünme süreci, onların yönetmeyi bir toplumsallıkla dolayımlayarak ‘zorunlu olarak’ toplum ‘adına’ (Schumpeteryen anlamda topluma ‘rağmen’ değil), toplum için bu ‘erdem’e ulaşmalarını da sağlayabilmiştir. Rejimin kamusallık hâlesini taçlandıran veya ötesine geçerek bizzat onun zeminini kuran ‘erdem’ ilkesi, yönetme hakkının ve ödevinin pathos’unu belirleyebilmektedir. Bunun, sosyalist toplumda daha dolayımsız bir biçime bürünüp etik ödevle birleşerek aradaki kapitalist kâr ve statü odaklı (belli oranda meritokratik) yükselme fetişini geride bırakacağı düşünülür. Ne var ki, etik manada toplumsal’ı kuran ve her yoldaşa görev yükleyen bu bürokratik süreç, kapitalist işbölümünün yerine geçecek sosyalist ilkelerle yeni bir bürokratik mekanizma kuracak olsa da, bu modern örgütlenmenin kendisini belli oranda kapitalizmde de biçimlendirmiş görünümlerini silemeyecek, yeni demokratik rejimin ilkeleriyle uyumlu olarak bu kez merkez komitesinin emirleriyle işleyecektir. Ne var ki, Schumpeter’in öncelikle Weberyen analizin demir kafes bazlı izleyicisi ve kapitalist bürokratik algısının sosyalist toplumdaki bir taşıyıcısı olmadığını not düşmeliyim. Ona göre, kapitalist demokratik rejimin -ki merkantil toplumun az veya çok değişik bir alt formudur bu kapitalist sistem- kendi kendine dönüştürmek durumunda olduğu bu içrek kriz sarmalı, sosyalist sabaha uyanırken kendisini tamamen terk etmeyecek, demir kafesin farklı fakat yeni bir ‘etik’ ve ‘gönüllü işbölümü’ anlayışına uyarlanacaktır. Daha ileri adım atarsak, sosyalist demokratik bürokrasinin karne esasına dayalı tüketim olgusunun bürokratik kanallar tarafından düzenleneceği, merkez komitesinin karne uygulamasında somutlaşacak emirlerinin kapitalist piyasa ilişkilerini yatay keserek bu müşteri odaklı geri bildirim sürecini bürokratik modern örgütlenmenin sosyalist versiyonuyla farklı bir etik hedef doğrultusunda, özerk elitler eliyle öreceği varsayılmaktadır. Alışverişin geri bildirim ve tekrar piyasaya sunulacak malın içeriğini belirleyeceğini düşleyen piyasa tasarımlı karar alma mekanizmalarından, yukarıda açıklandığı üzere, kendi ilkelerinin piyasayı kurduğuna ve yönettiğine, bu anlamda toplumdan yabancılaşmak durumunda olduğuna inanılan krize mahkûm piyasadan, geri bildirimsiz ve karar verme merkezli bir örgüt tasarımına girişilir.
Schumpeter, özel sektörle sosyalist yönetimin bir yatırımdan bekledikleri sosyal fayda ve kâr ayrımının yanlış yorumlandığı üzerine notu aydınlatıcıdır. Bazı yazarlarca, özel teşebbüsün, yeni yatırım olanakları için gereken şartlar oluşmazsa yeni tesis ve araçları düşünmeyeceği ifade edilir. Mevcut tesis ve araçlar amorti edilinceye kadar yeni yöntemlere ilgi göstermeyeceği, oysa sosyalist yöneticinin sosyal faydayı düşünerek eski yöntemi, maliyetleri düşürebilen yeni yöntemle hemen değiştirebileceği öne sürülmüştür. Schumpeter ise özel girişimin kazanç amacıyla hareket ettiğinde ancak bir sosyalist idare kadar belirli bir binanın ya da makinenin değerini korumaya çalışacağını söyler. Özel girişimin bütün hedefi toplam aktifin net değerini en yüksek seviyeye getirmektir. Bunun anlamı, tüm yönetimlerin yeni üretim yöntemlerini ancak ileride bu yöntem yerine eski yöntemi kullandığında elde edebileceği kazançtan daha yüksek bir kazanç sağlayabileceği zaman uygulayabileceğidir.35 Eski makinelerin kullanılması, yeni makinelerin sebep olacağı giderlerden tasarrufu büyük ölçüde sağlıyorsa, bunların kullanım değerleri kapitalist olduğu kadar sosyalist işletmeci için de daha uygun olabilir.
Belli noktalarda yönetilenlere gözünü kapatırcasına baktığı düşünülebilecek Schumpeter sosyolojisinin esasında bir kurumsal analizin sosyalist toplumdaki örgüt yoklamasını yaptığı az sonra anlaşılabilir. Bu yoklamanın anlamı ve içeriği, kapitalist ya da daha geniş bir kümede merkantil toplumla basit eklektik bağlar kurması kaçınılmaz bir bürokratik ilerlemeciliktir, bir tür devamcılıktır, diye düşünülebilir. Oysaki Schumpeter, Weber’in örgütsel odaklanışına daha fazla daldığı oranda bir yandan da örgütün teorik tasarımdan ziyade, zaten doğasında pratiği işletmeye dönük olan ilkesine bakış atar. Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’de (özellikle 2. cildi Sosyalizm'de) ekonomik ve tarihsel verilerin el çabukluğuyla geçilmesini, güncele kurban edilmesini ve örgütselliğe atıfların pratik örnekler üzerinden işlenmekte diretilmesini biraz da buraya yormak gerekir. Bottomore, ise Mosca, Pirenne, Pareto, Schumpeter karşılaştırmasında bu yazarların hiçbirinin toplumdaki bireylerin ve elitlerin dolaşımlarıyla ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel sistemdeki değişmelerin ölçüsü arasında oranları da içeren bağlantı sunmamasını, ele aldıkları fenomenin eksiksiz ölçümünü vermemeleri nedeniyle kuramsal bir eksiklik kabul eder. Bireylerin sınıfsal konumlarını değiştirdiklerini -ki Marksizm etkisi toplumsal analiz anlamında olmasa bile bireysel değişimi sınıfla yorumlama anlamında bu yazarlarda etkisini gösterir- ya da seçkinler ile seçkin olmayanlar arasındaki değişmeleri gösterebilmişlerdir. Ancak bize en çok gereksinim duyduğumuz şeyi; seçkin kesim ya da üst sınıfın oran olarak ne kadarının toplumun alt katmanlarından alındığını ve alt katmanlardan yükselebilenlerin oranını açıklayamamışlardır.36 Sosyalizmde örgütsel mekanizmaların ötesine geçilerek toplumun kendisinin de kurgulanması, Schumpeter'e göre, Polanyici manada, kapitalist ‘piyasa toplumu’nun, toplumun kendisine yabancılaşmasının uzun erimli büyük adımlarını takip etmek anlamına gelecektir. Sosyalist örgüt, kendisini kurar ve işleyiş mekanizmalarını saptarken, bunun bir toplum mühendisliğine evrilmemesine dikkat çekilmelidir. Schumpeter’in reel sosyalizm eleştirisinde parıldayan ve kapitalist toplumsal tahayyüllerin önünde sonunda örgüt dolayımıyla toplum mühendisliğine varan çizgiselliğine karşı duruşu, sosyalist toplumda özellikle yeniden düşünülmeli, elitlerin öncülüğündeki karar mekanizması bürokrasinin toplumsal’ı yaratması ve emir-itaat zincirini kırması biçiminde işletilebilmelidir. Çalışana örgütsel yapılar içinde uyması beklenen kuralları sosyal yaşamda da tekrarlatmak, hazır kıta pozisyonu yüklemek, sosyalizmin bürokratik örgütsel algısının topluma yanlış bir şekilde nüfuz ettirilmesi, büyük Örgüt’ten arındırılmış bir hayat kılcalının düşünülememesi anlamına gelecektir. Kuşkusuz Weberyen demir kafes analizinin kötümserlik içinde yorumlanışı ve sosyalizmin de nihayetinde böyle bir modern ‘kapatılma’ya mahkûm olacağı fikri, bizi Schumpeter’in çarpık bir algılamasına götürebilir. Schumpeter, bu yüzden sadece ve sadece Weberyen analizin basit takipçisi ve zorunlu görülen sosyalist aşamanın kapitalizmin bürokratik bir kopyası olduğundan ibaret izlenimini de uyandırabilir. Ne var ki, Schumpeter’in örgütsel algısını toplumsal’ın kuruluşuna taşımamaya, bu anlamda da elitlerin karar mekanizmalarındaki özerkliği sayesinde devlet’in aşırılıklarını törpülemeye dönük (sosyal liberalizm anlamında bir manikürcülük değil, daha içeriden ve tırnağı kopartmayı göze alarak onu iyileştireceğine inanan yıkıcı edim) girişimleri, Benthamcı modernizmi sosyalizmdeki gözetleme toplumundan ayrıştırma gayretlerini belirler. Ne yapmalı?nın pratiğe odaklanan ve şimdi şimdi Bloch’ta kavramaya çabaladığım geniş ufuklu okumayı güncele feda etme durumunda kalma arasında bocalamadır belki de Schumpeter’in sayıklamaları. Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’nin dertli, hafif çakır keyif gövdesi de gün ışıdıkça gözünü hafif kısarak yerinden doğrulur: Reel sosyalizm… Lenin’in hız’ı ve teorik arka planı(nı) heba etmese dahi pratik örgütsel tasarımlar uğruna bir nebze feda etmeye yaklaşması, tam da sosyalistlerin bir şey ortaya koyamama, eleştirdikleriyle malul olma ‘halleri’, örgütün pratiğe yönelme durumlarında ne yana düşecekti? Beyn(i?) ve kol(u?) birbirinden o güne dek, uzun süreli iktidar anlamında, bağımsız37 hareket eden ama siyasal tasarımlarda kendi kamusunu ‘düşlemek’ten öteye geçemeyen bir ideolojik ve etik kaygı, iktidar vakti çattığında eli ayağı birbirine dolaşmasın diye mi örgüte bu kadar değer vermeye başlayacaktı? Böylesi bir etik kaygı, hız’la bağlantı kurularak okunabilir mi? Nazizmin hız’ını aşarken tekrar kendini yakalamaya çabaladığı38 anda kendi ahlakını kurma benmerkezciliği39, insanlık geçmişine karşı sorumluluk duymayan arlanmamış ‘özgürlüğü’nden, sürat lüksünden mi kaynaklanıyordu acaba? Veya sosyalist etiğin ideolojik kurgusuna öncülük eden, istemese dahi onu boğazlayan bir geçmişe yönelme, geçmişe sorumluluk duyma, tarihe sahip çıktığı oranda ilerleyeceğine dair inanç’ı ve buna göre kendine çizdiği ahlaki tasavvur mu benmerkezciliğini engelliyor? Tasavvur’un tasarruf’u belirleyebilmesi, tarih’in hız’ı kesmesi ve hız’ın tarih’e dönülmediği müddetçe etiği hızla kurabilmesi, tıpkı kapitalist ilkelerin toplumun kendisini bir ‘piyasa toplumu’na dönüştürebilmesi gibi, insanlığa karşı duyulan ahlaki sorumluluğun her adımda tarihselliğe boğularak genişçe okunması, sosyalizmin hız’ını sınırladığı oranda ona hümanist bir ‘umut’, Nazizme ise önüne, ‘işine’, dolayısıyla örgütüne baktığı oranda bir ivme ve pragmatizm mi aşılıyor? Nazizmin tutkunca kullandığı ve önüne katarak ilerlediği, sadece kendi ırkına özgü olduğu için anakronik ve görev odaklı etik tasarım, insanlık tarihine hapsolan sosyalist kendi yağında kavrulmacılıkla (yanarak ve çerçevesini tutturmaya çalıştığı için teoriye mahkûm kalan) ‘yarış’ edebilir mi?
Belki de modern örgütlenmenin Schumpeter’in andığı üzere, hem bir iç düzen (burada bürokratik organın kendi hücreleri) hem de bir kitle mobilizasyonu (tam anlamıyla bürokrasi ayak ise toplum eldir) yaratma ‘doğallığı’ sosyalizmin kendi etik kaygısını da biçimlendirmiştir. Kuşkusuz bu ‘doğallık’, ‘piyasa toplumu’nun kendisini kurarken kullandığı sembolik, ‘ezeli ve ebedi piyasa’ yanılsamasından öteye düşebilir ve hatta bununla övünebilir ama tehlikeli bir durakta beklemekte olduğu gerçeğini de göz önünde tutmalıdır.
Bu gelişmeler, kapitalizmin mutlak başarıları olmakla beraber, yenileme imkânlarının sınırlı olması, tekrar edilemeyen başarıların ilerleme odaklı üretim biçimi olan kapitalizmin sorunlu alanıdır. Kapitalist gelişme yukarıda sayılan etmenlerden ötürü tesadüfi bir ilerleme kaydetmemiştir ancak bundan sonrası, ilerlemenin sınırları keşfedildikçe kapitalizmin sonunu getirebilecek niteliktedir. Birçok iktisatçının özellikle cari yatırım hacminin azalmasının kapitalizmin son dönemlerinde büyük krizlerle karşılaşarak yıkılacağı öngörüsü, 1930-40 devresi rakamlarına bakıldığında bu kadar kesin konuşulmaması gerektiğini bildirmektedir. Ne var ki, aynı oranlar yatırım hacmindeki düşüşün kapitalizmin kısa vadede sorunlar yaşasa bile uzun vadede bu sorunları aşabileceği yönündeki bir iyimserlikle de yorumlanamaz. Bu açıdan Schumpeter, tesadüfi rakamların bir öngörünün içeriğini belirlememesi adına yakın gelecekteki kapitalizm beklentisini şöyle sıralar:
“Kapitalist gelişme, siyasi güç yoluyla, kapitalizme düşman hukuki ve idari birtakım tedbirleri bir araya getirdi. Bu birleşme daima artacak ve bir gün gelip kapitalist mekanizmanın işleyişini baltalayacaktır. Kapitalist mekanizmada kısıtlayıcı uygulamalar, fiyat kontrolleri ve katılığı mevcut sermaye değerlerini muhafaza endişesiyle yakından ilgilidir (s. 179).
(...)Ancak kapitalizmin çökmesini yalnızca sermaye ünitesinin verimlilik derecesinin düşmesinde arayanlar daha uzun zaman beklemeye mahkûmdurlar (s. 189).
Kapitalist sistemi besleyen mallar için özel sektörün yatırım ve girişim şansı ekonomik sektörlerdeki doyma, nüfus artış oranındaki azalma, yeni bölgeler, teknik yenilikler ve yeni güncel yatırımların daha çok kamu sektöründe görülmesi nedeniyle azalmaktadır. Nüfus artış oranındaki azalma, herkesin ihtiyacı giderilmiş olsa bile, ancak ek nüfusun çıkmasıyla ek talep karşılanabilecektir. Özel sektörün ortaya çıkabilecek açıklarını kapayamayacağı düşüncesinden hareket edilirse, kamu finansmanı ihtiyacı ortaya çıkacak demektir. Bu ihtiyaç ise her çeşit yatırım için mevcut olacaktır (s. 190).
Arz yönünden de demografik gelişme yüzdesindeki düşüşün üretimde de azalmaya neden olacağını söyleyebiliriz (ss. 180, 181).”
Kapitalist süreç, büyük işletmelerde kurumsal çerçevede burjuvazinin hakimiyetini sorgular hale gelmiştir. Tek şahıs ya da aile mülkiyetine dayalı işletmeden ücretli yöneticiler, şef ve şef yardımcılarının ağırlık kazandığı yapılanmaya geçilmiştir. İşletmelerde bir de büyük ve küçük aksiyonerler çalışmaktadır. İlk grup memur zihniyetine bürünmekte, aksiyonerlerin çıkarlarına uymamaktadırlar. Büyük aksiyonerler ise şirketle bağlantılarını sınırlı tutmakta, şirkete yön verecek atılımlara girişmemektedirler. Küçük aksiyonerler, düşük bir gelir kaynağı olarak gördükleri şirkete sınırlı çalışma saatleri dışında emek harcamayı istememektedirler. Hisse senetlerine dayanan birçok şirketin geliri, ortaklarının yatırıma ve yeni yaratıcı kararlar almaya dönük hamlelerinin olmaması, çalışanlarının kurumsal iş akitlerini yaratıcılık sağlayan çalışmalar üzerinden yürütmemeleri nedeniyle sistemi kilitlemektedir.40
Schumpeter'in kapitalizmin gelişiminde temel belirleyicilerden biri saydığı girişimcilik işlevi, ilerlemeyi temel ilke edinmiş bu sistemin sürekli bir durgunluk evresine girmesiyle zayıflayacaktır. Girişimci, kazanç ve faiz oranları azalacağından yeni yatırımlara yönelemeyecektir. Burjuvazi, gelişemediği ve yıkıcı yaratıcılık işlevini yeni yatırımlar için kullanamadığı anda ticari işletmelerin idaresinde personellerin bürokratik işlemlere dönmesiyle farklılığını yitirecektir. İnsan enerjisi iş hayatından çekilecek, ekonomi dışı ve rutin eylemler faal, dinç zihinleri kendine çekmeye başlayacaklardır. Bu durumda sosyalizm, rasyonelleşmiş aklın kâr güdüsüyle işletmelerde yönetim modelleri oluşturma algısını terk etmesiyle sanki kendiliğinden gelecektir. Sistem bir kapitalist üretim ilişkileri biçiminde sürse bile, girişimciliğin bir malı bulmanın ya da işletme için elverişli şartları yaratmanın ötesinde o işi 'gerçekleştirmek' olan işlevi, diyalektik biçimde, teknik imkânların artmasıyla aykırı yeniliklerin getirilmesini zorlaştıracaktır. Teknik ilerleme, ısmarlama iş yapan, pratik sonuçlara ulaşan uzmanların eline kalabilecektir.41 Kısacası, kapitalist gelişme sona erer veya tamamen otomatik hale gelirse, endüstriyel burjuvazinin desteği, sıradan idari işler için ödenen ücretlerle, bazı rant ve tekel kârlarıyla sınırlanacaktır. Dev endüstri, yalnızca orta büyüklükteki işletmeyi değil, müteşebbisin gelirini ve varlık nedenini ortadan kaldıracaktır.42



1SCHUMPETER, J. A. (çev. AKOĞLU, Tunay) (1974), Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, Varlık Yayınları, 3. Baskı, c. 1, s. 17
2age., s. 19.
3age., s. 21.
4age., s. 27.
5age., ss. 48-53.
6age., s. 62.
7age., s. 37.
8age., s. 61.
9age., s. 90.
10age., s. 76.
11age., s. 82.
12age., ss. 116-118.
13age., ss. 172-174.
14age., s. 141-142.
15age., s. 118-119.
16age., s. 138.
17age., s. 140.
18MILLS, John Wright (1974) (çev. OSKAY, Ünsal), İktidar Seçkinleri, Ankara: Bilgi Yayınları, s. 194.
19Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 128.
20age., s. 40-41.
21age., s. 70.
22(akt.) VON BOHM-BAWERK, Eugen (2006) (çev. MADENCİ, Can), Marx ve Marksist Sistemin Bitişi, Ankara: Liberte Yayınları, s. 7
23Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 59.
24age., s. 108-109.
25Elitlerin devletten ve öteki elit gruplardan göreli özerkliği bu teorinin merkezinde yer alır. İfade, örgütlenme özgürlüğü, serbest seçimler, yalnızca demokrasinin vazgeçilmez unsurları değil, aynı zamanda elit özerkliğinin yaratılmasında ve yaşatılmasında rol oynayan temel etkenlerdendir. Gücün farklı elit gruplarında dağılması ve elitlerin özerk olmaları yalnızca demokrasiyi koruyup yaşatmak için değil, despotik rejimlerin ortaya çıkmasını önlemek için de zorunludur. Gücün toplumda eşitsiz dağıldığı gerçeğinden hareketle, demokratik elit teorisyenler, önemli olanın gücün eşit dağılımı değil, güçlü bir konuma ulaşılabilmesindeki fırsat eşitliği olduğunu bildirirler. Tek merkezde veya elit grubunun elinde odaklaşmış siyasal güç; baskı, despotizm, siyasi kirlenme gibi tehlikeleri beraberinde getirir. (akt.)ARSLAN, D. Ali (2007), Elit Sosyolojisi, Phoenix Yayınları, Ankara, ss. 33-34, 40-41. Schumpeter de bu eşitlik vurgusunu sosyalizm üzerinden tartışırken “…sosyalizmin eşitlikçi olması gerekmez ancak sosyalist bir toplumun müsamaha ile karşılamasını umduğumuz hiçbir gelir eşitsizliği miktarının da kapitalist dönemsel (cyclique) fazlar ortalamasında hasıl eden yatırım oranını tutturabilmesi beklenemez” demektedir. SCHUMPETER, A. Joseph (çev: TINAZ, Rasin) (1971), Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, İstanbul: Varlık Yayınları, c. 2, s. 35.
26Schumpeter'in Marx analizinde işletmeye verilen değer ayrı bir başlığı oluşturur. Marx'ın kapitalistin, birey olarak yatırımına ve bunun sosyal psikolojik bağıntılarına gereken yeri vermediğini düşünen Schumpeter, yine makro anlamda işletmeler topluluğu olarak kapitalist sistemde işletmeci-kapitalist ayrımına gitmektedir. İşletme bilgisi’ni kapitalist deneyime özgüleme olasılığı, sosyalist yeni rekabet fikrinin ve örgütün kâbusları olarak gözükür. Gerek kapitalistlerin sosyalist işletme ve piyasa algısının kapitalist piyasanın kötü ve durağan bir kopyası olacağına dair vurgusu, gerekse insanı tarihsel süreklilik içinde değişmezliğe boğan “insan doğası” anakronizmi Schumpeter’in karşı çıkacağı argümanlardandır.
27Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c.1, s. 194.
28age., s. 196.
29age., s. 200.
30POLANYI, Karl (çev. BUĞRA, Ayşe) (2006), Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, 5. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 118; KOVANCI, Onur (2003), Kapitalizm, Yoksulluk ve Yoksullukla Mücadelede Tarihsel Bir Deneyim: İngiliz Yoksul Yasaları, Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, ss. 34-48.
31Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, ss. 231-233.
32age., s. 235.
33Kapitalist gelişme açısından örgüt merkezli bir analizi benimseyen Schumpeter, tarihsel analizi öne çıkaran C. W. Mills’in eleştirisine hedef olur. Mills, Schumpeter’in yeniliklerin ve buluşların öncüsü durumundaki elitlerin örgütsel önderliğini, kapitalizmin temel ilerleticisi olarak okuyan tarihsel analizini ‘teknolojik ilerlemelerle mali güdümlemeleri birbirine karıştırmak’ biçiminde yorumlar. Ona göre, asıl gerek duyulan şey, “uzmanlaşmış bilgi değil, milyonlara hükmedebilme yeteneğiyle birleşmiş bir satış tekniği; büyük bankalar aracılığıyla yatırım satışlarına geçilmesi ve şirketler hukuku ile hisse senedi işlerinden anlayan adamların bulunması, yetiştirilmesi olmuştur.” Mills, Schumpeter’İn teknoloji bilgi’sini öne alan teorisinde elitlere açtığı alanı daha üst bir başlık olan sanayileşme ile yorumlama niyetindedir: “Sanayileşme sürecinden zengin olanlar da zaten buluş sahibi ileri görüşlüler veya sanayi yöneticileri değil, işin mali yanını finanse eden büyük sermayedarlardır.” MILLS, C. Wright (çev. OSKAY, Ünsal) (1974), İktidar Seçkinleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 136.
34Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, s. 140.
35age., ss. 158-160.
36BOTTOMORE, B. TOM (çev. MUTLU, Erol) (1997), Seçkinler ve Toplum, 2. Baskı, Ankara: Gündoğan Yayınları, s. 58.
37Proletarya ve köylünün emek bilincinin kendisi için sınıf anlamında bir iktidara dönüştürülmesi sürecinde ‘rekabet’in kapitalist sözlükteki anlamlarından arındırılması, özelde örgütsel bir tasarımı gerekli kılmaktadır, ki bu da hız’ı ve eylemi şartladığı oranda teoriyi pratiğin koynuna sokacaktır. Bu bağlamda Lenin, sosyalist rejimde -burjuva aklının sosyalizmi yererken kullandığı sıkıcı, rutin, rekabetten uzak ve durağan kışla sistemi argümanlarının aksine- rekabetin sönümlenmeyeceğini fakat ilk kez rekabetin geniş ve kitlesel ölçekte örgütleneceğini haber veriyordu. (…)Çünkü sosyalizm; halkın çoğunluğunu, yetkinliklerini geliştirip kendilerinde o kadar bol olup da kapitalizmin ezip bastırdığı, boğup öldürdüğü yetenekleri sergileyebilecekleri emek alanına çekecektir. (…)İşçilerin bu bağımsız girişkenliğini geliştirmek, genel olarak tüm emekçi ve sömürülen halkın bu yeteneğini mümkün olan en geniş şekilde yaratıcı örgütsel çalışmaya dönüştürmektir. LENIN, V. Ilyiç (çev: ÇULHAOĞLU, Metin) (2003), “Rekabet Nasıl Örgütlenmeli?”, Halkın Devlet Yönetimine Katılımı Üzerine, içinde, NK Yayınları, Ankara, ss. 63-71; (özgün metin), Toplu Eserler, c. 26, ss. 404-415, 6-9 Ocak 1918.
38Nazi Almanyası’nda Yahudilere karşı yerel halkın linç girişimleri o denli artmıştı ki, bir yerden sonra partinin bu çıplak şiddete müdahale etmesi ve şiddeti kontrolü altına alarak yönetmesi, ‘mücadele’ formuna sokması, şiddeti merkezileştirmesi gerekmişti. Kontrol edilemeyen güç, güç değildi.
39Burada üzerinde önemle durulması gereken, etik’in kuruluşu ve kitleye ulaştırılması sırasında izlenen yoldur. Bloch’un sosyalizm eleştirisinde Nazilerin kitleyle kurduğu köprüyü ve ezilmişliklerin mobilizasyonunu sağlayan yöntemlerine dikkat çektiğini görüyoruz. Ona göre, Nazizmin başarısı “kendini kapitalizm içinde yurtsuz hisseden” insanların tepkilerini, “anti-kapitalist kıpırtıları” seferber etme yeteneğinde görülebilmelidir. Bora, Bloch’un Erbschaft Dieser Zeit’ta yurtsuzluk duygusuna, hoşnutsuzluklara hitap ederek bunları karşı-devrimci bir doğrultuda kışkırtmayı bilen Nazi üslubunu hatırlatır ve Nazilerin sadece olumsuz saiklere değil, insanların mevcut düzenin ötesine uzanan, tanımlayamadıkları, kavramsallaştıramadıkları ama tahayyül dünyalarındaki kadim ütopya öğeleriyle, dinsel imgelerle, Mesihçi izleklerle, mitolojilerle rezonans halindeki özlemlerine de hitap edebilmesini önemser. Naziler, uyguladıkları psişik şiddetle, bu hoşnutsuzluk ve özlemlere değen imgeleri “montajlayıp” -belki de anakronizmanın kendisini de dönüştürebilecek bir tahrifatla- kullanmışlardı. Komünistlerin, solun yenilgisinin esas nedeni, “mekanik bir entelektüalizme” düşerek salt akla seslenmeleri, insanların kapitalizmin “ruhsuzlaştırıcı, gayrıinsanileştirici, mekanikleştirici” etkilerinden muzdarip yanlarını göz ardı etmeleriydi. Bloch’un ifadesiyle; “Naziler aldatıcı konuştular –ama insanlarla. Komünistler tümüyle hakikatten konuştular -ama şeylerin hakikatinden.” (akt.) BORA, Tanıl (2007), “Peygamberâne ve ‘Geveze’? Ernst Bloch ve Eleştirel Teori: Akrabalıklar ve mesafeler”, Toplum ve Bilim, S. 110, s. 138.
40age., s. 219-220.
41Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi, c. 1, ss. 204-207.
42age., s. 210.