Ara

New York dahil Türkiye...


Amerika’da yaşayan Hacı lakaplı Müslüman bir dini lider vardır. Amerikan polisi de Türk polisi de onu köktendinci terör olaylarının azmettiricisi Deccal sanmaktadırlar. Türk polisleri Acar ve Fırat, Amerikan polisleri tarafından yakalanan Hacı’yı teslim almak üzere New York’a giderler. Fakat Hacı ellerinden kurtulur. Çünkü asıl amacı Türk polisleri suçsuzluğuna ikna etmektir. Acar’la Fırat kuşkuya düşerler; acaba mı? Hacı bunun için Türkiye’ye bile gelmeye kararlıdır. Gelir. Acar’la Fırat onun suçsuzluğuna tamamen inanırlar. Zaten aslında kim olduğu bilinmekte olan Deccal de o ara yakalanır. Hristiyan karısı, iyi insan olmalarına yardım ettiği müridleri olan, Mevlana-Yunus vb.’yi dilinden düşürmeyen Hacı’yla Fırat esasen hemşeridirler. Fırat, Hacı’nın suçsuzluğuna çoktan inanmıştır, fakat kader ağlarını örer.

‘New York’ta Beş Minare’ özetle bu. Türk filminde iki üç New York görüntüsüne, Amerikan filmi gibi olsun diye yapılan masrafa tav olmayacaksanız, kesintisiz ‘meğerse...’ esprisinin hikaye ve karakter yaratmaya yettiğini düşünmüyorsanız, bu sizin filminiz değil. Fakat öncesine gidelim.
Ben Mahsun Kırmızıgül’ü masabaşında oturmuş bir gün çekeceği ya da yazacağı, Türkiye’nin büyük meselelerini halledecek film ya da romanı anlatan adamlara benzetirim. Genellikle o filmler yapılmaz, o romanlar yazılmaz. Çünkü para pul bir yana, çok kalabalık, çok tıkış tıkıştır bu hayal-senaryolar, hayal-romanlar. Kırmızıgül işte o filmleri gerçekten çeken adam. Bir önceki filminde bir dolu meseleyi, tek filmde, acele acele ve filmin içine herşeyi katarak anlatma telaşı ilginçti. Bir duygusal kriz ya da cinnete denk düşen kimi sahneleri vardır o filmin. Küçük kızkardeşlerin bebek oğlan kardeşlerini çamaşır makinesinde ‘temizlemeleri’ne takılmasanız, travesti kardeşin infazına takılırsınız, vb. Ortak suçluluğun bazen bilinç bölünmesi, bazen histeri, bazen kolektif cinnet ya da hüngür hüngür günah çıkarma halinde tezahür ettiği bir toplumda, sanat filmlerinin parmak ucuyla dokundukları meselelere ilk iki Kırmızıgül filmi damardan girer.
‘Beyaz Melek’ de, ‘Güneşi Gördüm’ de duygunun görünmez barajlar yıkıp geçen seller olup çıktığı filmlerdir. Bu bakımdan abartıları bir şeye işaret eder. ‘New York’ta Beş Minare’de bu hesapsızlık, bu koyverme yok.


Bu film artık masabaşında rüyalarını anlatan adamın filmi değil. O adamın iki film çekip de işi kıvırdığı görüldükten sonra, bir nevi sosyal peygamberliğe özenmesinin filmi. Filmin ‘meğerse...’ düzeyinde her şeye verdiği cevaplar, karton kişileri, turistik çokkültürlülük resmi kimi inandırır bilmem. Belki saftirik damat Thomas’ı.
Şöyle de anlatılabilir; ‘Beyaz Melek’te Yıldız Kenter abartısına artık gülemediğiniz, onun filmin histerisinin parçası haline geldiği bir zirve vardı. ‘New York...’ta ise Haluk Bilginer’in gönülsüz Doğulu taklidinin şahane İngilizceye dönüştüğü anlara, aktörün canlandırdığı karakterin kusursuz bir kötü adama dönüşmeye can attığı ama dönüşemediği anlara dikkat edin. Bu iddialı filmin altında ortaya çık(a)mayan başka bir film var çünkü. İyi yazılıp-çekilse bile ortakarar bir ticari film olacak bir aksiyon filmi.


Fatih Özgüven, Radikal, 11 Kasım.

Çinliler ABD Merkez Bankası’nı satın alırlar mı?


ABD Merkez Bankası (FED) para basmayı ve bilançosunu şişirmeyi sürdürüyor. Halen 2.4 trilyon dolar olan bilanço büyüklüğü son aldığı kararla 3 trilyon dolara ulaşacak.
Biraz şaka yollu olsa da piyasa, Çin’in elinde bulunan ve miktarı 2.6 trilyon dolara ulaşmış rezervleri ile FED’i ne zaman satın alacakları konusunu konuşuyor.
Böyle şey olur mu demeyin. Fed’in 600 milyar dolarlık ek tahvil alarak ekonomiyi canlandıracağını ve işsizliği önleyeceğini sandığı bir ortamda her şey olabilir.





GEÇİCİ RAHATLIK
ABD Merkez Bankası’nın ara seçimin hemen sonrasında aldığı bu karar Nasrettin Hoca’nın koyunların geçtiği yola dikenli tellerle çit kurup, onların atlarken bıraktıkları yünleri toplayarak kazak yapıp üşümekten kurtulma hikâyesine benziyor.
Harvard Üniversitesi profesörlerinden ve FED Başkanlığı için her zaman adı geçen Martin Feldstein, bu yolla tüketim harcamalarının milli gelire oranla sadece yüzde 0.25 puan yükseltilebileceğinin altını çiziyor. Konut kredilerinin maliyeti ise sadece yüzde 0.20 puan düşecek.
Feldstein, FED Başkanı Bernanke’nin hedeflediği düşük borçlanma faizi ve yükselen hisse senetleri fiyatlarıyla yaratılacak “servet etkisinin” bu denli zayıf sonuçlar doğuracağının altını çiziyor.
Ben de etkisi az ve geçici rahatlık yaratacak bu önlemlerin tünelin sonundaki ışığın görülmesini sağlayacağını sanmıyorum. ABD ekonomisindeki canlanma zaman alacak.
İşte bu aşamada Çinliler bir çılgınlık yapıp FED’i satın alma girişiminde bulunabilirler(!) Bu gerçekleşirse tek başına ekonomiyi rayına sokma görevini üstlenmiş ve fakat bunda başarı şansı az olan FED’i de kurtarmış olurlar.

BİZE ETKİSİ
Genel kural, parayı gereğinden fazla basarsanız kısa dönemde büyümeyi artırır, orta dönemde ise enflasyonu yükseltir. Hele bunu ABD gibi rezerv para basabilen bir ülke yaparsa sonuçları küresel çapta gözlenir.
ABD ekonomisi için birinci olasılığın biraz uzun zaman alacağını sanıyorum. Ancak enflasyon konusunda hiç şüphem yok. Orta dönemde karşımıza çıkacak en önemli sorun bu olacaktır.
Ayrıca doların bu kadar para basma sonucunda değer kaybetmesi de kaçınılmaz.
Bu oluşumlar Türkiye’yi kuşkusuz etkileyecektir.
1-Gelecek sıcak para hem risk oluşturacak hem de TL’nin değer kazanması sonucunu beraberinde getirecektir.
2-2011 yılı büyümesi beklenenden daha hızlı gerçekleşecektir.
3-Dolar, Euro’ya karşı değer yitirecektir.
4-Cari işlemler açığı giderek artacaktır.
5-Avrupa’ya ihracat yapanlar bir ölçüde de olsa mutlu olacaklardır.
6-Dolara bağlı uluslararası ticarete konu olan malların fiyatları artacak, bunun yansımaları bizim enflasyon verilerine yansıyacaktır.
7-Hisse senetleri piyasası canlılığını sürdürecektir.
8-Genel seçimler öncesi hükümet bir sorunla karşılaşmayacaktır. Sorunlar bundan sonraki hükümetin üzerine yığılacaktır.
Şimdilik durum bu.





Gazi Erçel, Habertürk, 5 Kasım.

Yeni bir mali kriz kapıda


Bu kez dünya çapında bir ikinci mali krize neden olmayacak ama yeni bir mali kriz başladı. Bu krize borsa ve finans goygoyculuğu yapan gazetelerin ekonomi sayfaları pek yer vermiyor. Çünkü söz konusu olan, Muhammed Yunus’un 2006’da Nobel Barış Ödülü’nü almasına yol açan mikro kredi krizi. Krizin başladığı yer, Hindistan.


Hindistan’ın güneydoğusundaki Andhra Pradesh eyaletinde son altı hafta içinde 56 yoksul köylü, mikro kredi borçlarını ödeyemedikleri için intihar etti. Hindistan’daki tüm mikro kredilerin üçte biri 75 milyon nüfuslu bu eyalette verilmiş. İntiharların nedeni, kredi taksitlerini ödeyemeyen yoksullara evlerine gelerek baskı uygulayan mikro kredi kuruluşları görevlileri. Eyalet yönetimi bu intihar patlaması karşısında, bu görevlilerin borçluların evlerine gitmesini yasakladı. Ama ortak kefalet sistemine dayandığı için mikro kredi intiharlarının devam etmesi riski yüksek.

1970’lerde başladı
Mikro kredi fikrini liberal ekonomistler, 1970’lerde ortaya attılar. 1990’larda yoksullukla mücadele politikalarının sihirli aracı konumuna getirildi. Normal olarak bankaların uğraşmak istemedikleri çok küçük miktarların, malvarlığı veya düzenli geliri olmadığı için kredi alması imkânsız olan yoksullara borç verilerek, iş sahibi olmalarının sağlanmasına dayanıyor mikro kredi. Bu fikrin Hindistan ve Bangladeş’te yaygın biçimde uygulanmasını sağlayan Muhammed Yunus, kredilerin esas olarak kadınlara verilmesini öğütlüyor. Altı kişinin kefil olduğu yoksul borçlu, her hafta kredi taksitini faiziyle ödüyor.


Mikro kredilerde uygulanan faiz oranları, tefeci faizleri kadar yüksek olmasa bile, genellikle onlara yakın. Kredilerin geri ödenme oranları ise yakın tarihe kadar yüzde yüze yakındı. Bu iki olgu yan yana gelince, ortaya cazibeli bir mali yatırım alanı çıkıyor. Son on yılda sadece Hindistan’da değil, bütün yoksul ülkelerde ve hatta başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerde mikro kredi kuruluşlarının sayısı hızla arttı. Bugün Hindistan’da 27 milyon mikro kredi borçlusu var. Üç bin civarında da mikro kredi kuruluşu.


2008 mali krizinde diğer spekülatif yatırım araçları devre dışı kalınca, finans sektöründe kârlı yatırım arayanlar gözlerini daha fazla mikro kredi alanına diktiler. Böylece Hindistan’ın en önemli mikro finans kuruluşu olan SKS Microfinance, 16 Ağustos 2010’da gösterişli bir törenle Bombay borsasına girip, hisselerinin dörtte birinin satışından 350 milyon dolar topladı. Bu törenden birkaç hafta sonra şirketin 17 müşterisi intihar ediyordu!

Patlamanın nedeni
Mikro kredi patlamasının nedeni, bu tür kredi peşinde koşan yoksulların sayısının artması değil, yüksek kârlı yatırım alanı arayan finans kuruluşlarının ellerindeki likiditeleri buraya yatırmaları. Neredeyse zorla mikro kredi satmaları ve geleneksel tarım kredisi alanından kamu bankalarının çekilmeleri için siyasal baskı uygulamaları. Hindistan’da 2004’ten 2009’a mikro kredi stoku yılda ortalama % 105 arttı. Mikro kredi kuruluşlarının kâr oranları ise % 5’ten % 18’e çıktı. SKS gibi sektörün lider kuruluşlarının uyguladıkları faiz oranları % 30’dan düşük değil.


Kaynaklarının yarısına yakınını kamu bankalarından, üçte birini özel bankalardan, geri kalanı uluslararası yatırım kuruluşlarından sağlayan Hint mikro kredi kuruluşları şimdi Andrah Pradesh eyalet yönetiminin aldığı bir karar nedeniyle iflasın eşiğine gelmiş durumdalar. Devlet kamu bankaları aracılığıyla yeniden % 3 faiz oranıyla yoksul köylülere kredi vermeye başladı. SKS hisseleri bir anda borsa değerinin dörtte birini kaybetti. Andrah Pradesh eyaleti komünist partisi yoksulların borçlarını bu ağır koşullarda değil, kamu bankalarının uyguladığı kredi koşullarında ödemeleri için geniş bir ‘sivil başkaldırı’ hareketi başlatmış durumda. Birçok köyde köylüler borçlarını ödemeyeceklerini ilan ettiler.


Hindistan Mikro Finans Kuruluşları Birliği Başkanı Vijay Mahajan, alacakların tahsil edilmemesi ve bankaların sektöre yeni kredi vermemeleri nedeniyle “mikro finans sanayiinin bildiğimiz şekliyle şimdiden ölmüş olduğunu” ilan etti.


Mikro kredi kuruluşlarının olası iflası yoksulları daha az yoksul kılmayacak. Ama böyle bir ‘sanayi’ dalının ölmesi insanlık açısından herhalde bir kayıp olmayacak.


Ahmet İnsel, Radikal, 9 Kasım 2010.

Kapının Eşiğindeki Kadın:



Marksizm ve Feminizm-Ötesi


Bir “Toplumsal Cinsiyet” Yorumu*





Sheila Margaret Pelizzon, Kadının Konumu Nasıl Değişti?: Feodalizmden Kapitalizme,


çev. Cem Somel ve İhsan Ercan Sadi,


İmge Kitabevi Yayınları, 2009, 439 s.*



Okay Bensoy




“(...) Feodalizmden kapitalizme geçiş, feodalizm içindeki kapitalist öğelerin feodal kabuğu kırıncaya kadar güçlenmesiyle açıklanabilecek türden basit bir süreç değildir.” E.J. Hobsbawm



“Kapitalizm, daha önce hiç var olmamış, bugün ise cinsiyetçilik ve ırkçılık adını verdiğimiz ideolojik bir ezici aşağılama çerçevesi geliştirdi.


(...) Doğru olan şu ki, cinsiyetçilik ve ırkçılık yapıları, kendilerini yaratan ve işleyişleriyle kritik biçimlerde ayakta kalmasını sağladıkları bütün tarihsel sistem parçalanmadan parçalanamazdı, bugün de parçalanamaz. ” I. Wallerstein



“Devlet, birçok ailenin ve bu ailelere ortak olan şeylerin egemen erk tarafından doğrulukla (adaletle) yönetilmesidir.” J. Bodin


Marksizm ile Feminizmin Mutsuz Evliliği


Yargıtay İlâmı: “Tarihsel Geçimsizlik Boşanma Sebebidir!”



Feminist teorideki genel eğilim; ataerki kurumunun her yerde ve her zaman mevcut olduğuna vurgu yaparak ataerkiyi veri alır, onu sabit kabul eder. Bu kurumun hangi tarihsel dönemlerde ne gibi değişiklikler geçirdiğine, hangi özgün içeriklerle bugüne eriştiğine dair bir yorum getirmekten sakındığı olur. Çünkü tarihsel uğraklarda kadının konumuna dair olası iyileşmeler ya da belli coğrafyalarda kadınların erkeklerle ilişkilerinde eşite yakın duran ya da anaerkil (anahanlık değil) konumları, feminist anlatının düz ve kadın aleyhine aktığı düşünülen tarih'ini sekteye uğratabilir. Kapitalizmin feminist yorumunda ataerki, kadının tâbi konumunun hem ezeli sorumlusu, hem bunun gerçekleştiği süreç, hem de sonucudur: Ataerki, bir ilkgünah gibidir, felaket simgesidir... Dolayısıyla, 'köktenci' feministler -“ahlaki” bir yargıya kayarak- ataerkiyi tarihdışı bağlamda yargılayabilirler, özcülüğe yaslanarak onun maddi ilerleme süreçlerine gözlerini kapatma tehlikesine düşebilirler.



Marksistler ise, genelde, kadın sorununu özel mülkiyet oluşumlarının bir altkümesi-türevi-sonucu olarak görme eğilimindedir. Yine Marksizmde mülkiyet ve sermaye birikim süreçlerindeki geçişler-kırılmalar-dönüşümler üzerinden türetilen kapitalizm yorumları, kadını da aynı üretim ilişkilerinin uzantısı sayar. Kadının toplumsal işbölümünde nasıl kodlandığı, bir burjuva anlatısı olarak “özel alan-kamusal alan” ayrımında rolünün neden evle ve çocukları eğitmekle sınırlandı”rıldı”ğı, modern devlet'e geçiş sürecinde ekonomik-siyasal açıdan bunun özel anlamı (örneğin bir geçiş figürü olarak Jean Bodin'in devlet tanımında evin içiyle kapıdan dışarı adım atıldığı anda karşılaşılan kamusal otorite arasında kurduğu eril bağlantıda kadının evcilleştirilmesi hususu), Marksist tarih algısında arka koltuklarda kendisine yer bulur.



Marksizmle feminizmin bu “mutsuz evliliği”, birbirlerinden ödünç kavramlar alsalar da, ilgi alanlarının -uzun vadede- başka mekânlara ve süreçlere kaymasına neden oldu. Özellikle ev içi emek süreçleri, kadına “özel alan” denen muğlak yerde değişmez roller biçilmesi ve bunun fizyonomiyle, tarihdışı antropolojiyle, aileden öğrenilen kültür ve geleneklerle olağanlaştırılması; kamusal alanın ise kadına uzun süre yasaklanması, 'eşit işe eşit ücret ilkesi' ve iş yerinde cinsel ayrımcılık-taciz üzerinden istihdam sorunlarının kadın-erkek ayrımına gelindiğinde Marksistlerce yeterince sorgulanmaması, feministlerin Marksist eşlerinden yana başlıca dertleriydi. Feministler, Marksistlerin fabrikadan temellenen eşitlik ve örgütlenme vurgusunun ev içi emeğe de yansımasını, sınıf mücadelesine kadının tâbiyet sorununun da dahil edilmesini talep ettiler. Devlet teorisi bağlamında özel-kamusal alan ayrımını aşmak adına, bu direniş mücadelesinin ev içi rolleri de hesaba katarak yürütülmesini istediler. İş açısından, kadında duygusallığın psikolojik olarak toplumsal uyuma yatkınlık içerdiği, fakat iş değerlemesinde kadınların duygularından öte “rasyonel gerçekler” etkili olduğu için karar mekanizmalarında erkeklere ücret ve pozisyon avantajı sağlanmasını eleştirdiler. Ne var ki, birçok feminist, bu eril devlet dilinin ezeli olduğunu savundu, kapitalizmi yaratan süreçteki uzun erimli (longe-dureé) değişimleri ve özgün örnekleri, direniş noktalarını görmezden gelerek mücadele etti.



Özetle; bu iki ideolojinin ana akımları, genel toplumsal süreçler üzerinden erkek-kadın ilişkilerinin tarihselliğini okuyamadı, kadını tarihsel bağlamlarından soyutladı. Cinsiyete dayalı işbölümünün hiyerarşileşmesine dönük zaman-mekân analizi görece az önemsendi. Örneğin, kadının çalışmasının ev işleriyle sınırlanmasına dönük girişimler kadim düzene ait değildi. Kadının ev içi emekle sınırlanışı, Ortaçağ'ın son dönemlerinden bugüne kalan bir mirastı ve cinsiyete dayalı hiyerarşi ancak 16. yüzyılda farklı yöntemlerle pekişip bilim ile gerekçelendirilecekti (akt. Pelizzon, 2009; 29, 33).



Her kuram, tarihi kendi penceresinden yorumlayıp bir diğeriyle etkileşime girmeyince, tartışma bir “sağırlar diyaloğu”na dönüştü. Kadının üretken-olmayan ve ev içine sıkıştırılan emeği, psikolojik yönden duygusallığı ve anaçlığı, “biyolojik” gerekçelere dayandırıldı. “Toplumsal cinsiyet” sorunu, ya Marksistlerce sınıf analizi içinde silikleştirildi ya da feministlerin tarihsel algıyı donduran ahlak kaynaklı eşitsizlik yorumlarıyla önemini kaybetti.



Halbuki sorun, Pelizzon'un belirttiği üzere, önemli tarihsel dönemeçlere çıkan gelişmeleri bir “sistem analizi” etrafında araştırmak ve özgünlükleri yakalayabilmektedir. Feministlerin ve Marksistlerin eksik bıraktıkları hususların üzerinden geçerken, bu eşitsizliklerin kadim, sadece mülkiyete bağlı, hiyerarşik ve doğal, olağan değil; “modern dünya-sistemi”nin kuruluş sürecine içkin olduğunu belirtebiliriz. Wallerstein'ın danışmanlığında hazırlanan bu doktora tezinin savı işte buradan temelleniyor: “Cinsiyete dayalı işbölümü zaman ve mekânda yaygın olmakla birlikte, kadınların şimdiki tâbi konumu cinsiyete dayalı işbölümünün hiyerarşileşmesine bağlıdır. Bu hiyerarşik işbölümünde kadının emeği düşük nitelikli (beceriksiz-becerisiz ve üretken olmayan) addedilip erkeklerden daha az 'istihkak'a layık görülmektedir. Bir de toplumda genel olarak erkeğin tercih edilmesini buna eklersek; 'toplumsal cinsiyet' dediğimiz şeye varırız” (Pelizzon, 2009; 30-31). Bu açıdan bakıldığında, biyolojik cinsiyet, deri rengi gibi daha alt konumdaki zümrelerden insanları imleyen bir damga olan “toplumsal cinsiyet”, bu damgalardan kurtulmayı da imkânsızlaştırmaktadır (Pelizzon, 2009; 30). Zira biyolojik damgalar, cinsel ayrımcılık ve ırkçılıkla iç içedir. “Cinsel ayrımcılık” ve “ırkçılık”la; dünya-sisteminin kendisini kurması ve “ötekiler”den ayrıştırması, netleştirmesi anlamında baskın ideolojilerden bahsediyoruz. Bu ideolojiler, belli bir sürecin ürünü ve kadının emeğinin eve hapsedilmesini, annelik rolüyle sınırlandırılmasını, emeğinin değersiz ve üretken-olmayan biçiminde sınıflandırılmasını; dışarıda ise eşit işe eşit ücret, siyasal katılım, iş yerinde karar verici pozisyonlardan yalıtılmayı ifade ediyor. Bu ideolojinin tahakküm kurma ve kadının konumunu belirleme süreçlerini Batı Avrupa özelinde anlamak, özgün örnekleri tarihsel dönemlendirmelerle çizmek, Pelizzon'un önemli bir uğraşısı... Kitabın bölümleri tarihsel sosyoloji disiplini üzerinden bunu tartışıyor ve propagandatif bir sonuçla “otonomist” hareketi selamlıyor, Wallerstein'a akademik sadakatini kadının konumu üzerinden pekiştiriyor, ancak modern dünya-sistemi analizine “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerinden bir eleştiri de getiriyor.



Pelizzon'un modern-dünya sisteminde “toplumsal cinsiyet” üzerinden kapitalist kurumsallaşma dinamiklerini sorgulayan uyarısına dikkat etmekte yarar var. Ona göre; “Wallerstein, ırkçılığın yanında 18-19. yüzyıllarda kurumsallaşan bir cinsiyet ayrımcılığından bahseder ama 'toplumsal cinsiyet' terimini hiçbir yazısında kullanmaz.” Ayrıca Pelizzon, tezi boyunca, savunduğu Wallersteincı modern dünya-sistemi analizindeki tabakalaşma teorilerinin “toplumsal cinsiyet” yönüne ait zayıf taraflarını kuvvetlendirmeye çalışıyor. Okumalarımdan anladığım kadarıyla Wallerstein, “toplumsal cinsiyet”i değil, fakat “toplumsal” kavramını kullandığı bir çalışmasında, “cinsiyetçilik” terimini ayrıca belirtiyor. “Toplumsal cinsiyet” kavramını ise bilinçli olarak bir arada kullanmıyor. Kadının Konumu Nasıl Değişti?’nin çevirmeni Cem Somel’le, kitaplaşan bu doktora tezinin yazım ve savunma sürecine dair bir söyleşi yapmıştım. Somel’in aktardığına göre Pelizzon, bu çalışmasında, aralarında Wallerstein’ın bulunduğu jüriye modern dünya-sistemi analizinde eksik bırakılan yanları da işaret etmişti. Modern dünya-sistemi analizi, Wallerstein’ın Tarihsel Kapitalizm adlı kitabında da görüleceği üzere (Historical Capitalism, 1983; 103), “cinsiyetçilik-sexism” kavramı üzerinden konuya yaklaşıyor ve “cinsiyet” ile “cinsiyetçilik” arasında derinleştirilmiş bir ayrım gütmüyordu. Cem Somel’in yorumuyla sürdürürsek;



“Burada iki kavramı ayırt etmek lazım: ‘Cinsiyet ayrımcılığı’ (ya da cinsiyetçilik) bir tavırdır, davranıştır. Cinsiyet ayrımcılığı pekâlâ bir kadın düşmanlığından da kaynaklanabilir. Buna İngilizcede ‘sexism’ deniyor. ‘Toplumsal cinsiyet’ ise kadınların mizacı, yeteneği, zaafları üzerine bir kuram, bir ‘ideolojidir’. Bunun İngilizcesi ise ‘gender’dır. ‘Sex’ ile ‘gender’, Türkçede ‘cinsiyet’ kelimesine tekabül etmekle beraber, ‘sex’ daha biyolojiktir (erkek-dişi farkını işaret eder); ‘gender’ daha çok kavramsal, sosyolojiktir (eril, dişil kelimelerinin kullanıldığı bağlamlardaki farktır)…”



Wallerstein, toplumsal hiyerarşileşme süreçlerini ve bunların kurumsallaşmalarını analiz ederken, “cinsiyetçilik” kavramına en az “ırkçılık” kadar değer veriyor, fakat “toplumsal cinsiyet” üzerinden konuya yaklaşmayı tercih etmeyerek, cinsiyeti daha biyolojik(leştirilen) bir kategori olarak okuyup ırkçılık ile bağlantılandırıyor. Tarihsel Kapitalizm (Historical Capitalism, 1983; Türkçesi 1992; 87-88) adlı eserinde, “cinsiyetçilik-sexism” terimini şöyle anıyor:



“Tarihsel kapitalizm, daha önce hiç var olmamış, bugün ise cinsiyetçilik ve ırkçılık adını verdiğimiz ideolojik bir ezici aşağılama çerçevesi geliştirdi. Açıklayayım. (...) Önceki tarihsel sistemlerde gerek erkeğin kadın karşısındaki egemen konumu, gerekse genelleştirilmiş yabancı düşmanlığı, yaygın ve hemen hemen evrenseldi. Ama cinsiyetçilik, erkeğin kadın karşısındaki egemen konumundan; ırkçılık ise, genelleştirilmiş yabancı düşmanlığından fazla bir şeydir. Cinsiyetçilik, kadınların yeniden, kendilerinden istenen fiili işin belki daha da yoğunlaşması ve kapitalist dünya ekonomisinde üretken emeğin insan tarihinde ilk kez olmak üzere ayrıcalığın meşrulaştırılmasında temel duruma gelmesi bakımlarından katmerli bir aşağılayıcılığı olan üretken-olmayan emek alanına indirilmesidir. Bu durum, sistemin içinde çözülmesi olanaksız bir düğüm oluşturmuştur.


(...) Cinsiyetçilik ve ırkçılık, 'biyoloji'nin konum sağladığı toplumsal süreçlerdir. Biyoloji her tür dolayımsız anlamıyla toplumsal açıdan değiştirilemez olduğundan, görünüşe bakılırsa önümüzde toplumsal olarak yaratılmış ama toplumsal olarak parçalanmaya elvermeyen bir yapı vardır. Kuşkusuz gerçekte böyle değil. Doğru olan şu ki, cinsiyetçilik ve ırkçılık yapıları, kendilerini yaratan ve işleyişleriyle kritik biçimlerde ayakta kalmasını sağladıkları bütün tarihsel sistem parçalanmadan parçalanamazdı, bugün de parçalanamaz. Hem maddi hem de ruhsal (cinsiyetçilik ve ırkçılık) bakımdan mutlak yoksullaşma olmasının nedeni budur.“ (italik vurgular bana ait)



Şimdi de Wallerstein’ın bu analizinin Pelizzon tarafından nasıl eleştirildiğini Cem Somel aracılığıyla görelim:



“Wallerstein, yukarıda alıntılanan kısımlarda ‘sexism’ kelimesini kullanmaktadır (Historical Capitalism, 1983: 103; Türkçesi 1992; 87-88). ‘Toplumsal’ kelimesiyle ‘cinsiyetçilik’ kelimesinin aynı metinde geçmesi, Wallerstein’ın ‘toplumsal cinsiyet’ kavramını kullandığı ve bunu cinsiyet ayrımından (cinsiyetçilikten) tefrik ettiği anlamına gelmiyor. Bu bakımdan Pelizzon, Wallerstein’ın önemli bir kavramsal farkı gözden kaçırdığını tespit etmiştir. Wallerstein ve jürideki diğer üyeler, tezi kabul ederek bu eleştiriyi kabul etmiştir.”



“Toplumsal cinsiyet”, Pelizzon'un paylaştığı geniş toplumsal tabakalaşma sisteminin bir boyutu. Tabakalaşma açısından coğrafi etkinin, ilerlemeci ve indirgemeci tarih anlatısına karşı farklı ülkelerde feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmalarına kritik veriler sunduğunu söyleyebiliriz. Batı Avrupa'da çizgisel, türdeş bir kapitalizm ya da feodalizm tarihi olmadığına -vulger Marksizmin üretim ilişkileri şablonu beni andı!- bizi inandıracak kadar ayrıntıya inilmesi gerekiyor ki, Pelizzon kitap boyunca bunun izini sürmüş, birincil ya da ikincil kaynaklarda tıkandığı yerlerde ise çıkarsamalarla yoluna devam etmek istemiş. Pelizzon (2009; 33-34), “toplumsal cinsiyet”le birlikte, coğrafyayı, kır-kent ilişkilerini, ırk ve sınıf bağlantılarını da toplumsal tabakalaşma içinde sayıyor. İtalya'nın geç merkezileşen, birçok yönden modernleşmeye direnen ve ilkel-feodal-kapitalist formasyonları uzun süre bir arada yaşatan yapısı tezde ayrıksı örnek olarak sürekli hatırlatılıyor.



Modern Dünya-Sistemi Analizine Sorularla


“Toplumsal Cinsiyet” Boyutu Katmak



Biyolojik belirlenimcilikle ve liberal iyimser ilerlemecilik teorileriyle iç içe geçen kadının toplumsal rollerini annelikle, duygusallıkla, yapıcılıkla, genetikle, bahşedilmiş fizyonomilerle, üretken-olmayan ev emeğiyle sınırlayan bu anlayışların karşısına Marksistler, sanayi üretimine fabrikada proleter olarak katılan “kaslı-yoldaş kadınlar”ın savaşımını önemsemek dışında ne koyabildi? Kadın üzerinden de ilerletilebilecek, fakat büyük resmi görmeyi ihmal etmeyen bir feodalizmden kapitalizme geçiş tartışması neden sönük kaldı? Modern devletin ata'nın hâkimiyetiyle değil de, erkekler eliyle sürdürülen genel egemenliğine dair neler tartışıldı? Kapitalizmin erkek ve kadın tarihi -özellikle feodalizmden kapitalizme geçiş çağında- yalnızca bu “cins”lerin özel tarihine odaklanmadan nasıl yazılabilir? Toplumun kadına bakışının zaman içindeki değişimlerinin analizi, genel yasal-kurumsal düzenlemeler ve toplumsal ritüellerdeki değişim hesaba katılarak nasıl yapılabilir? Sadece Batı Avrupa özelinde örnekler vererek süreci izlesek de, Avrupa kapitalizminin yayılarak modern dünya-sistemi haline gelmesinde ve diğer tüm üretim biçimlerini kendi kodları doğrultusunda değiştirmesinde “öteki” algı”lar”ı (coğrafi, ırki, kültürel, siyasal, ekonomik açı”lar”dan sömürgecilik ve emperyalizm) nasıl değişimler geçirmiş olabilir?



Pelizzon, bu soru(n)lar ve saptamalar doğrultusunda, kadının edilgenleştirilişini 1100'lerden 1600'lere dek Batı Avrupa’da dönemler halinde irdeliyor. Farklı tarihsel kesitlerde ve coğrafyalarda kadının konumunun sürekli kötüleştiğine ya da iyileştiğine dair mutlak bir yorum yapamayacağımızı savunurken, kapitalist geçiş süreçlerine direnen yerel güçleri ve varlığını sürdüren anahanlıkları (ataerki değil) da hesaba katıyor, merkezi modern devlet'in “doğum sancıları”na kulak dayıyor. Antropoloji, sosyoloji ve tarih disiplinlerinden beslenerek ortodoks Marksizm ve feminizm-ötesi bir Wallersteincı modern dünya-sistemi yorumu getirmeye çalışıyor. Belgelerin yetersiz kaldığı yerde, bulgularını varsayımlarla genişleterek -kimi yerlerde aşırıyorum'a kaçarak- bir dönemi aydınlatmaya uğraşıyor. Feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmalarına kendinden önceki literatürün katkılarını göz ardı etmeden yeni yaklaşımlar katıyor, boşlukları disiplinlerarası bakışın tanıdığı fırsatla dolduruyor. Bu açıdan, Wallersteincı modern dünya-sistemi analizinin kadın ve “toplumsal cinsiyet” konusunda açık bıraktığı teorik boşluğa önemli bir katkı koyuyor.



Kaynakça



Ağaoğulları, Mehmet Ali, “Jean Bodin: Egemen Devletin Belirmesi”, Kral-Devlet ya da Ölümlü Tanrı, içinde, İmge Kitabevi Yayınları, 4. Baskı, 2009, s. 9-63.



Hobsbawm, Eric, “Feodalizmden Kapitalizme”, Feodalizmden Kapitalizme Geçiş, içinde, çev. Müge Gürer ve Semih Sökmen, Metis Kitap, 3. Baskı, 1984, s. 172-178.



Pelizzon, Sheila Margaret, Kadının Konumu Nasıl Değişti?: Feodalizmden Kapitalizme, çev. Cem Somel ve İhsan Ercan Sadi, İmge Kitabevi Yayınları, 2009.



Wallerstein, Immanuel, Tarihsel Kapitalizm, çev. Necmiye Alpay, Metis Kitap, 3. Baskı, 2002; (Özgün İngilizce) Historical Capitalism, Verso Books, 1983.






*"Rosinante", ODTÜ Ekonomi Topluluğu Dergisi, Kasım 2010.

Bu eleştiri-tanıtım yazısını hazırlarken birkaç yerde tıkandım. Ustam Cem Somel imdadıma yetişti, çevirisi üzerine uzun uzadıya konuştuk. Önceden aldığım notlar beni siyasal düşünce tarihine ve antropolojiye doğru çekiştirirken, söyleşi sonunda bir de baktım ki, hoca beni çoktan ekonomi-politiğe yönlendirmiş bile; yönetmeden! Özgün İngilizce metne dair çocuk ısrarcılığı taşıyan usandırıcı sorularıma her zamanki anlayışlı tavrıyla yanıt verdi. Kendisine müteşekkirim.

Yüzyıllık iyilik



Ziya’ya Mektuplar, iki şair dostluğunun kalıcı ve sürekli olabileceğini, ölünceye kadar çok zarif bir biçimde sürebileceğini gösterdiği için ‘örnek’ mektuplardır. Bu mektuplara küçük bir roman, ‘İki Şairin Romanı’ ya da ‘Bir Dostluğun Şiiri’ diyebilirsiniz. Yüzyıllık iyilik, Türk şirinde Cahit Sıtkı ile Ziya Osman Saba’nın şiiridir, romanıdır, dostluklarıdır.


İnsan nereden başlayacağını bilemiyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya Osman Saba’ya yazdığı Ziya’ya Mektuplar’ı (ilk baskı, 1957) yeniden okuyunca, bunun aslında bir ‘novella’ olduğunu düşündüm, küçük bir roman ‘İki Şairin Romanı’da diyebilirsiniz, ‘Bir Dostluğun Şiiri’ de. Ben ikisini de dedim, hatta yazılarımda bu mektuplardan örnekler vermediğim için kendime kızdım. Elbette iki dost şairin ilkgençliklerinden başlayıp ne yazık ki sadece songençliklerine kadar sürebilen kısacık yaşamlarının üzüntüsü de bir kez daha tekrarlandı bu mektupları okurken. 2010 yılının Ziya Osman Saba’nın 100. doğum yılı (30 Mart 1910 İstanbul) olduğunu biliyordum, yıl boyunca hep Saba ile ilgili bir yazı yazmak istedim, hatta gidemediğim bir etkinlikte “Ziya Osman Saba ve İyiliğin Şiiri” başlıklı bir konuşma yaparak ‘şiirin iyiliği, iyiliğin şiiri ve iyi şiir’ kavramları etrafında, bakmayın ‘kavram’ dediğime, iyilik ve şiir sözcükleri buluştuğunda kavram değil hayat olur, duracaktım. Nedense Cahit Sıtkı’nın da 100. doğum yılı (4 Ekim 1910 Diyarbakır) olduğunu unutmuşum. İyilik hatırlatır, iyilik iyiliği çağırır ve iyiler, iyilikler mutlaka birbirini bulur. Bu bazen Cahit ile Ziya’da olduğu gibi ‘erken iyilik’ olur, ki yaşamlarının kısacık olduğuna baktığımızda geç bile kalmış olduklarını düşünebiliriz. Erken ya da geç, ama bunun ‘yüzyıllık iyilik’ olduğuna, yüzyılın iyiliği olduğuna hiç şüphe yok. Şiirin demek ki kimseye iyiliği dokunmasa da şairlere dokunuyormuş! Eh bu da şiirin bir ‘teselli’ olduğunu düşünen Cahit Sıtkı’yı doğruluyor.


57 ‘candan’ mektup


1930-1946 yılları arasında yazılmış 57 mektup, Diyarbekir, Paris, Lyon, Ilıca, Burhaniye ve Ankara’dan İstanbul’a postalanmış hep. Galatasaray Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarından Cahit’in II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bulunduğu Paris’e, Almanların Fransa’yı işgali üzerine bisikletle (vasıta bisiklet olunca insan bunda bile bir şairlik buluyor!) Cenevre’ye geçip oradan Türkiye’ye döndüğü yıllara ve seferberlik nedeniyle sürekli uzatılan, böylece üç yıla yakın süren askerliğine uzanan bir dönemde yazılmış 57 ‘candan’ mektup, bu iki iyi şairi de yeniden ve bu mektupların, bu ‘novella’nın, bu hatıraların kılavuzluğunda okuma arzusunu duyuruyor. Üstelik bilhassa Cahit’in bazen ima ettiği, ama çoğu kere mektuplarından bir çığlık gibi duyulan yalnızlığın insanı gözyaşlarına boğacak derecede kuvvetli olduğunu da ekleyerek. Cahit “hareketin şairi”, kendi deyişiyle “yaşamanın Don Juan’ı”, ne var ki bu sıfatlar, yakıştırmalar yalnızca mektuplarda kalıyor, ne hovardalık ne çapkınlık yapmasına yetiyor, en yakın arkadaşı Ziya’ya yakınmakla kalıyor yalnızca. Yalnızlığı, kendini fiziksel olarak beğenmemesi, Ziya Osman’ın da yazısında işaret ettiği gibi “aynalara düşmanlığı”, onu şiir tutkusu kadar kesif bir alkol tutkusuna sürüklüyor. Yıllardır aradığı mutluluğu ‘yuva’sında bulmuşken, 1951’de nihayet evleniyor, 1956’da da vefat ediyor.


Küçük ama esaslı bir ‘anlatı’ Ziya’ya Mektuplar, bendeki ikinci baskı, yine Varlık’tan çıkan 2001 baskısı. İlk baskısını da Ziya Osman Saba’nın öldüğü yıl, 1957’de Varlık yapmıştı, yani Cahit’in ölümünden bir yıl sonra. İnsan tabii iyiliğin daha uzun ömürlü olmasını istiyor, iyilerin de. Biri 46, diğeri 47 yaşında, songençliklerinde ‘erken iyilik’lerini bu dünyaya bırakıp gitmiş iki şair, iki adam, iki insan, iki büyük iyilik. Cemal Süreya, Edip Cansever’in ve Turgut Uyar’ın ölümlerinin ardından küçük şiirler yazmıştır, küçük ama dokunaklı şiirler. Yazdığı en kısa yazı ise Ziya Osman Saba üstünedir, Şapkam Dolu Çiçekle (Ada Yayınları, 1976) kitabında ‘küçük bir mücevher’ gibi durur ya da ‘elmas bir şiir’ gibi: “Hep beyazı söyledi Ziya Osman Saba.../ Şiiri küçük dayının şiiridir. Günün birinde trafik kazasına kurban gidecek bir dayının. Vazgeçişten serinlikler çıkardı. Yetinmeyi bir mutluluğa dönüştürmek istedi. Sofanın şairidir.” Birkaç cümle aldım yazıdan, belki birkaç cümle de eklemek gerekebilir: “İyilikle yetindi” demek gerekebilir belki de, o yüzden şiiri de ‘büyük’ bir şiir olmadı. İyilikle yetinmekte elbette bir ironi var, ama ne fark eder, ironi ya da gerçek, iyilikle de mümkün olan pek çok şey yok mudur ve bunların da başında şiir gelmez mi bazen? Şiirle de “bütün mümkünlerin kıyısında” hissetmez miyiz kendimizi? Saba’nın “Bütün Saadetler Mümkündür” diyen şiiri, yetindiği o iyiliğin ‘hakiki’ şiiridir: “Bütün saadetler mümkündür.../ Şu kapının açılması,/ İçeri girivermen,/ Bahar, kuşlar, gündüz./ Ve bütün dünya/ Bir an içinde gürültüsüz./.../ Bütün saadetler mümkündür.../ Bahtsızların biraz gülümsemesi... / Körlerin gün görmesi,/ Mümkündür bütün mucizeler.../ Ana, baba, evlat, bütün kaybolanlar.../ Ebedi bir sabahta buluşmamız bir daha./.../ Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...” (1943)


‘Bütün saadetler mümkündür’


Birbirlerinin şiirlerini, Cahit’in asıl şiiri keşfettiği Galatasaray Lisesi yıllarından beri, çünkü Baudelaire ile orada tanışmıştır Cahit, şiddetle değil ama samimiyetle eleştiren, yol gösteren, düzelten ve ‘şöyle yazsan’ diye önerilerde bulunan iki şairin ‘eleştirel’ dostluğu da yansır bu mektuplara, örnekleriyle. Sözgelimi yukarıya yazdığım şiirin ilk hali için Cahit, Ziya’ya şunları yazacaktır: “‘Koşuvermesi topalların,/ Körlerin gün görmesi’ mısralarından birini atmak icap eder. Farkında olmadan aynı şeyi söylüyorsun; zira ikisi de bir fizik noksanın ansızın tamamlanması ve normale avdeti manasına geliyor. Bütün şiire bu gözle bakarsan aksayan mısraları derhal fark edersin. Bütün saadetler mümkündür! Ne güzel! Keşke mümkün olsa!” Ziya da öyle yapacaktır.


Hayatla şiirin iç içeliğini gösteren, günahlarla sevapların, zaaflarla erdemlerin bir arada yaşadığını yalansız biçimde ortaya koyan ‘hakiki’ örneklerle doludur Ziya’ya Mektuplar. İki şair dostluğunun kalıcı ve sürekli olabileceğini, ölünceye kadar çok zarif bir biçimde sürebileceğini de gösterdiği için ‘örnek’ mektuplardır. Kaldı ki mizaçları, alışkanlıkları, hayat karşısındaki tutumları neredeyse taban tabana zıt olmasına, üstelik iki şairin şiir anlayışları ve düşünceleri arasında da çok ciddi farklar bulunmasına karşın, hiç eksilmeyen, aksine gittikçe güçlenen sevgileri, hiç kopmayan bağları ve birbirlerine her koşulda bağlılıklarıyla da bence ‘şiir’ olmuş bir arkadaşlık ve dostluktur bu.


Yarısı şiir, yarısı hayat


Tek özlem şiir yazmak, daha iyi şiir yazmak değildir elbette, bu mektupların yarısı şiirse yarısı da hayattır, hem içimizdeki hem dışımızdaki hayat. Yuva özlemi, yar özlemi, evlenmek, mesut olmak ve artık şiirlerini bu duyguyla yazmak da şiir kadar yakıcı özlemlerindendir Cahit’in. Yalnızlık ve ölüm duyguları kadar kadın, yar ve yuva özlemiyle doludur bu mektuplar. Necatigil onun “Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem” dizesini bir dua gibi sık sık tekrarladığını söyleyerek, Tarancı’nın şiirinin hayata giden yolları, yaşamanın güzelliğini gösterdiğini belirtir. Ama o kapıyı erkenden açıp gitmiştir.


Yüzyıllık İyilik:Herhalde Türk şirinde Cahit ve Ziya’nın şiiridir, romanıdır, dostluklarıdır.



Haydar Ergülen, "Kitap Zamanı-Zaman Kitap Eki", 4 Ekim 2010.

Güven'in Suçu Ne?

Vedat Türkali'nin 'Fatmagül'ün Suçu Ne?' adlı senaryosu, yıllar önce

"Bir Türk erkeği başkalarının tecavüz ettiği kızla evlenmez" gerekçesiyle

sansür kurulu tarafından reddedilmiş.

GÜLDAL KIZILDEMİR, RADİKAL 2, 24 EKİM 2010.

Atatürk, Samsun’a çıkmadan altı gün önce doğmuş Vedat Türkali. Türkiye’nin çok çekmiş komünistlerinden biri. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı yıl hala birlikte olduğu Merih hanımla evlendi. Oyuncu Deniz Türkali (o da Fatmagül’de oynuyor) ve senarist yönetmen Barış Pirhasan’ın babası. 1951 tevkifatında dokuz yıl hapse mahkum edildi ve yedi yıl yattı. Vedat Türkali’nin edebiyatımıza kazandırdığı ‘Bir Gün Tek Başına’, ‘Mavi Karanlık’, ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’, ‘Güven’ gibi birçok eseri var. 1960 yılında Atıf Yılmaz’ın çektiği ‘Dolandırıcıların Şahı’ adlı ünlü film onu senaristliğe de başlattı ve daha sonra ‘Otobüs Yolcuları’, ‘Karanlıkta Uyananlar’ gibi ses getiren filmlere de senarist olarak katkıda bulundu. Önümüzdeki ay ‘Bir Gün Tek Başına’nın çekimleri başlıyor. Türkali senaryoyu bir yılda kendisi yazdı. Filmi torunu Yusuf Pirhasan ve oğlu Barış Pirhasan birlikte çekecekler. Diğer torun Zeynep Casalini ve kızı Deniz Türkali’nin oynayıp oynamayacakları bilinmiyor. Yolunuz Cihangir’e düşerse zımba gibi Vedat Türkali’ye rastlamak sizi hiç şaşırtmasın.

Fatmagül’ün Suçu Ne, filmin çekilmesinden neredeyse 25 yıl sonra yeniden zirveye oturdu. Ne diyorsunuz?
Ben de duyuyorum, dizi zirveye oturmuş. Vaktiyle sinema filmi olarak rahmetli Süreyya Duru çekmişti. Hülya Avşar oynuyordu Fatmagül’ü. Film zamanında, o porno filmlerinin hakim olduğu dönemde zirve yaptı. Çok sevildi, çok seyredildi.


Fatmagül’ün hikayesi nasıl çıkmıştı ortaya?
Fatmagül’ün hikayesini, güneyde, Fethiye’de buldum ben. İstanbul’a geldim, Lütfü Akad’a anlattım. Hiç unutmuyorum, bizim evde kahve içiyorduk, iki üç cümleyle anlattım. İyi bir filmin konusu iki üç cümleyle anlatılır. Lafı uzatıyorsanız ortada iyi bir hikaye yok demektir. Lütfü durdu. “Bu hikaye fazla güzel Abdülkadir; nefis bir hikaye. Bunu ben yapayım” dedi. Olmaz dedim, “Bu filmi ben yapacağım.” Rahmetli yapımcı Naci Duru’ya da kabul ettirdim. Heyecanla işe başladık, yarışmalar düzenledik oyuncuları seçtik. Bu arada da senaryoyu da yazdım yolladım.

Nereye?
Ankara’ya, Sansür Kurulu’na. Öyleydi o zaman, senaryoyu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı kurula yolluyorsunuz onay için. Haber geldi ki, kurul senaryomu ittifakla reddetmiş. Böyle bir olasılık hiçbirimizin aklına gelmemişti. Prodüktör Naci Bey, bize inanarak yatırımlar yapmış. Bütün hazırlıklar tamam. Çekim için Fethiye’ye gideceğiz. Naci beyin ağlamaklı üstelemesiyle kalktım Ankara’ya gittim; sansürcülerle konuşup kararı değiştirteceğim! İşin başında bir kadın vardı, polis komiseriymiş. Hukuku bitirmiş. Beni karşısında görünce “Haa, siz misiniz o senaryonun yazarı?” dedi. “Evet” dedim.
Kadın şöyle bir baktı “Hiç bir Türk erkeği, arkadaşlarının tecavüz ettiği kızla evlenir mi?” dedi. Dedim ki “Hanımefendi, siz de bilirsiniz, toplu olarak bir suç işlendiğinde, bunlardan biri bağışlanırsa hepsi birden beraat eder. Bu bir genel hukuk kuralıdır. Ben kafamdan uydurmadım, Türk Ceza Yasası’nda da bu madde var. Ona dayandım.” Bir durdu şöyle bir bana baktı “Biz kanunda olan her şeye müsaade ediyor muyuz?” dedi.

Tecavüz edilen bir kadınla evlenilmesinden mi rahatsız olmuşlar?
Öyleymiş. Ben hikayeyi ve bu ret olayını unutamıyorum. Bir gün Bodrum’da oturuyorduk. Bizim rahmetli sinemacı Hürrem Erman geldi, sansür üstüne dertleşiyoruz. Ben de benim olaydan açtım, konuyu da anlattım. Bir durdu bu. ”Hoca yaa,” dedi, “şu sırada Ayvalık’ta biz bu filmi çekiyoruz”. “Nasıl çekiyorsunuz?” dedim. “Bayağı çekiyoruz” dedi, “İşte tam bu anlattığın konuyu çekiyoruz, ben setten geldim buraya”. Dava açacağımı söyledim ve açtım. Rahmetli Hürrem de tanıklık etti.

Nasıl olmuş?
Şöyle olmuş, Lütfü Akad, Hürrem Erman’la da birlikte çalışıyor o zaman. O sırada benim senaryoyu anlatmış, çok beğenmişler, bize yapsana bu filmi demişler. Lütfü de “Bana vermez, kendi yapmak istiyor” demiş. Gelsin bize, konuşalım demişler. Bana bunu söylemişlerdi ama o zaman ben Naci beyle çalışıyorum. Hikayeyi de biliyorlar, Erdoğan adında bir senarist vardı, (Tünaş) alelacele bir senaryo yazdırıyorlar ona ve ‘Batsın Bu Dünya’ diye bir film çıkartıyorlar bizim hikayeden...

Orhan Gencebay’ın filmi...
Evet, berbat bir filmmiş, ben görmedim. Param olsa, anında toplatacağım filmi...

Açtığınız dava nasıl sonuçlandı?
Mahkeme yıllarca sürdü... Sonunda davayı kazandım, hem yönetmenlik hem de senaristlik ücretimi aldım. Sonra yapımcı Naci Duru’nun oğlu Süreyya “Ben yapayım filmi” dedi. O çekti.

Hülya Avşar nasıl seçildi rol için?
Hülya Avşar’ı ben önermiştim. Süreyya da ilk planı çektikten sonra Hülya Avşar’ın ne kadar doğru bir seçim olduğunu anlamış zaten. Rahmetli bana demişti ki “Haklıymışsın. Hülya mahkemeden çıktıktan sonra kocasının ardından sokakta bir yürüyüş yaptı, ‘kız sen bunu güzel oynayacaksın’ dedim...” Hülya çok iyi oyuncudur.

Memnun kaldınız mı sonuçtan?
Film zayıf çıktı bence. Senaryoda öyle hatalar yaptı ki rahmetli... Biri için hâlâ içim yanar. Fethiye’nin karşısında bir ada var, adada mangal kömürü yapılıyor. Hülya Avşar’la Aytaç Arman parasız kalınca gidip orada çalışıyorlar. Mahsus koydum o sahneyi. Çalışırken kirleniyorlar, yüzleri gözleri kapkara oluyor. Bir gün bunlar işten çıkıyorlar, sahilde giderken önce birbirlerine sonra etrafa bakıyorlar, çırılçıplak soyunup denize giriyorlar. Suya girince yüzlerinden o karalar akıp gidiyor.

Çok metaforik...
Evet, bir arınma olayı var, müthiş şiirsel. Ama görüntü olarak da mükemmel. Şimdi ben de seyrederken heyecanla filmde bu sahneyi bekliyorum. Bir de baktım ki, ormanda bir kulübe yapmışlar, Hülya çıktı, arkadan Aytaç da çıktı. Suratları tertemiz, döndüler popolarını, soyundular, çırılçıplak yanyana koşuyorlar uzağa doğru. Midem bulandı. Hâlâ içim yanar o sahne için... Cinler tepeme çıkıyor düşündükçe, hiç konuşmayalım bu konuyu...

Siz şimdi filmi çekiyor olsaydınız, Fatmagül rolü için kimi düşünürdünüz?
O kadar büyük bir kudretim olsaydı, ilk filmin çekildiği günlerdeki Hülya Avşar’ı oynatmak isterdim. Hülya, Fatmagül karakteri için çok biçilmiş kaftandı çünkü.

Yeni Fatmagül’ü nasıl buldunuz? Beren Saat’i?
Ara sıra bakıyorum. Kulaklarım artık iyi duymadığı için Türk filmi izleyemiyorum pek, altyazı olmadığı için... Ama o kız uymuş. Oyuncuların hemen tümü üstlendikleri rolün üstesinden geliyorlar. Üstün başarı gösterenler de var. Aslında dizideki çoğu tipler benim tiplerim değil. Benim senaryomda tecavüz edenler teenager’lardı... 16, bilemedin 17 yaş civarında... Bu dizidekiler çok büyük. Ama bir bakıma sınıfsal ayrım keskinleşmiş, kötü de olmamış sanırım.

Siz yazarken, karakterler tümüyle belirir mi zihninizde?
Yazarken önce onlarla ben tanışırım. Onlar benim evime, odama gelirler. Kafamda inanılmayacak derecede somutlaştırırım. Konuşurum, ederim. Doğru söylüyorum. Biri görse deli der.

Tüm yönleriyle, yazmadıklarınız dahil, tanıyor musunuz gerçekten?
Tanıyorum, asıl önemlisi tanışıyorum onlarla. Unutmamak gerek ki, onlar yaşamdan alınmışlardır ama aslında roman kahramanlarıdırlar. Onlar bana kendilerini anlatacak kadar yakınlık duymazlarsa zaten bu işi yapamam. Romanda ele aldığım karakterleri tipik karakterler yapmak, yaşayan canlılar haline getirmek için çalışıyorum. Gerektiğinde diretsin bana. Bakın, ben bir kaza geçirdim, o sırada ‘Kayıp Romanlar’ı yazıyorum. Ameliyata gireceğim, oğluma “bana bir kayıt cihazı getirin” dedim. Ölürsem o tamamlayacak. Romanda bir Ermeni var, Vasken adında. Sonunda ölecekti. Sonra ben kurtuldum, çıktım romanı bitirdim. Okudu Barış, “E baba, ölüyordu hani bu adam” dedi, “Yok ölmedi” dedim. Razı olmadı. Direndi. Ben illa ki öldüreceğim diye öldürecek olursam anlar onu okur. Siz istediniz diye ölmüyor ki! Bakın, işte tipik bir karakter olmak böyle bir şey.

“BENİM TERCİHİM GÜVEN”
Gençler üzerindeki etkinizi daha doğrusu gençlerin Vedat Türkali hayranlığını neye bağlıyorsunuz? Özellikle Bir Gün Tek Başına gençlerin çok ilgisini çekiyor...
Bence siz bu soruyu onlara sorsanız daha iyi edersiniz. Ama şunu söyleyeyim, bana en sevdiğin kitabın hangisi deseler, ‘Bir Gün Tek Başına’ demem.

Sizin tercihiniz hangisi?
‘Güven’. Neden diyeceksin, çünkü ‘Güven’i benden başka kimse yazamazdı. O yazılanları bir anlamda yaşadım ben. Güven TKP’nin gerçek tarihine oturtulmuştur. Bu konuda yapılabilecek en dürüst çalışmadır. Moskova’ya gittim, Leningrad’a, Odessa’ya, Stalingrad’a, Kiev’e, Bakü’ye, Tiflis’e gittim... İkinci Cihan Savaşında yıkılmış Berlin’den kalan nazi devleti kalıntılarını, çeşitli bölgelerdeki nazi kamplarını dolaştım. Komüntern döneminde çalışmış eski TKP’lilerin yaşadığı, çalıştığı yerleri gördüm. Soruşturmalar yaptım. O zaman açılmış olan komüntern arşivindeki Türkiye ile ilgili tüm belgelerin fotokopilerini topladım ve yerinde kullandım. 12 yılda tamamladım kitabı... O dönemin siyasal tarihiyle ilgili belgeleri, kitapları okudum. Belgelere ulaşmak da yetmiyor, ben bu hareketin içinde büyüdüm. 17 yaşında partili oldum. Bütün aşamalarını yaşadım gibi. Benden başka kim yazabilirdi bu kitabı...

Sizce en yoğun ilgiyi neden Bir Gün Tek Başına gördü?
‘Bir Gün Tek Başına’, o günkü beklenti içinde Türk aydınlarının özleminin ifadesi oldu. O günlerin heyecanını duydular o kitapta.

Hoşnut değil gibisiniz...
Hoşnutum ama,’Bir Gün Tek Başına’nın bu kadar abartılması bir çok romanımın itilip kakılmasına, haksızlığa uğramasına neden oldu. Sözgelimi imzaya gidiyorum, yepyeni kitaplarım var önümde, bekliyorum. Geliyor, bakıyor, ediyor, Bir Gün Tek Başına’yı alıyor imzalatıyor. O kadar çok sıkıldım ki bu işten... En sonunda isyan ettim. “Durdurun ya,” dedim, “basmayın artık bu kitabı bir süre!”

Bütün romanlarınızda aşk var...
Aşk hayatta var. Kim ne derse desin, seks konusuna tabu gibi yaklaşılırsa aşkı anlatmak da kolay değildir. Ama bu yüzden nasıl saygısız saldırılara uğradım, bir bilseniz... Ben Türk solu içindeyim. Onlara yazıyorum. En anlamayanlar da onlardan çıkıyor. ‘Güven’in başına da aynı şey geldi. Ben o zaman bu yarışmalara katiyen katılmak istemiyordum. Benden habersiz yayınevi başvurmuş. Önce çok sinirlendim, sonra “dur bakalım, ne olacak” dedim kendi kendime.

Ödül almadı değil mi?
Almadı ama enteresan bir durum. Jürinin çoğu solculardan oluşuyor. Doğan Hızlan var. Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, ki o zaman keskin sol. Füsun Akatlı... Yenilerden Semih Gümüş vardı galiba. Çıkan karar şu: Bu sene değerlendirmeye değer roman bulunmamıştır diye roman üzerine yazılmış bir kitaba ödül verdiler. Sonra Merih, eşim, Bodrum’da Hilmi Yavuz’a rastlamış, O ‘Güven’i çok sever, “E yahu, sen nasıl ‘Güven’e oy vermezsin” diye takılmış. Hilmi Yavuz da “Ben Güven’i okumadım. Jüriye öyle bir kitap gelmedi” demiş. Bir gün Diyarbakır’da otelde Doğan’a rastladım. “Doğan” dedim, “Sen jürinin başkanıydın, nasıl oldu bu iş?” “Biliyorsun, ben bu işlere karışmam, sorar araştırırım, neticeyi bildiririm” dedi. Öylece kaldı. Sonra bu kitapla ilgili solcu geçinen adamlar bana nasıl saldırdılar; ne pislik, herkes cinsel yönden gördü, değerlendirdi. Orayı görüyorlar, başka bir şey görmüyorlar ki... Ne yaparsan yap, oraya bakıyor olmalılar!

TOPTAŞ, ANAR ve PAMUK
Yeni yazarları izliyor musunuz?
Bütün yazarları izlediğimi söyleyemem kuşkusuz ama okuduklarım içinde Hasan Ali Toptaş’ı beğeniyorum. Hiç görmedim, tanımıyorum bu kişiyi ama geçen yaz altı kitabını okudum. Romancı olarak ne yaptığını da görüyorum. Roman anlayışımız bakımından pek bir ortak yönümüz yok ama dili, Türk şiirinin bugünkü düzeyinde en çekici ögeleri, biçemi taşıyor. Seviyorum Hasan Ali Toptaş’ı, saygı duyuyorum. Bir de Oktay Anar var. Oktay Anar, eski kültürü, dilini bugünkü dile yakınlaştırma anlamında ironik, sıcak , derinlikler taşıyan bir biçemde kullanabiliyor.

Beğendiğiniz başka yazarlar?
Orhan’ın iki romanını severim. Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı. Onların da eleştirdiğim yanları olmakla birikte güzel romanlar. Ama Kar, hele bu yeni yazdığı Masumiyet Müzesi bir nevi, bu global kültür var ya hani; teneke, emperyalist Amerika’nın pompaladığı kültür, onun çizgisinde, rant peşinde bir kitap gibi görünüyor bana. Ama ben Orhan’ı elimden geldiğince desteklemekten geri durmadım. Türk edebiyatına iki tane roman kazandırmış bir adam. Sonra Yaşar Kemal’in çok güzel romanları var. Mesela ‘Ortadirek’ bir başyapıttır.

Son bir soru: 1919 doğumlu olduğunuza göre cumhuriyet döneminin bütün siyasetçilerini yaşadınız. Sizce bütün başbakanlar arasında hangisi bir roman kahramanı olabilir?
Hiçbiri benim roman kahramanım olmaz. Mesela Recep Tayyip Erdoğan için Orhan Pamuk demiş galiba, yazar olarak insanın ağzını sulandırıyor diye... Hiçbiri benim burnumu bile sulandırmaz. Bu ülkede insanın yaşam boyu gözleri sulanır ancak...

hani o hain okumalar..!

Juli Zeh, "Oyun Dürtüsü", çev. Itır Arda, Metis, 2007.



"Juli Zeh, bu romanında Bonn’da bir özel okulda birbiriyle karşılaşan iki sıradışı öğrencinin, fikirlerin, ideo-lojilerin, dinlerin, barışa inancın, insan haklarının ve demokrasinin yerine pragmatizmi koymuş olan Ada ile Alev’in öyküsünü anlatıyor. Babasından, insanların kararlarının aslında mükemmel prova edilmiş bir oyun olduğunu öğrenmiş olan ve oyunun, kendisine kalan son varoluş şekli olduğunu düşünen yarı Mısırlı Alev ile kendi kendini yaratmanın o yalancı, çekici, kolaycı yolu olan nitelik edinmeyi gereksiz bulan, aptallığa duyduğu nefreti zehir gibi sözlerle dile getiren Ada’nın öyküsünü... Kendilerini nihilistlerin torunlarının çocukları olarak tanımlayan bu ikili, tüm değer yargıları ellerinden alınmış olanların elinde kalan tek şey olan oyun dürtülerini Polonya’dan iltica etmiş olan öğretmenleri üzerinde tatmin etmeye karar vererek Ada’ya olan ilgisini kötüye kullandıkları Smutek’e şantaj yapmaya başlar.


Zeh, “iyi-kötü” ayrımının yerini “işlevsel-işlevsel olmayan” ayrımına bırakmış, ahlağın bir endüstri normuna dönüşmüş olduğu ve gerçekliğin, kendi kopyalarını taklit ettiği çağımızda, insani bir şey hissedebilmek için kalp piline gerek duyan neslin bu iki üyesiyle ölümden önce bir hayatın varolduğuna inanan Smutek’in yaşadıklarını anlatırken, bir yandan da Greenpeace ile El Kaide, Hollywood ile 11 Eylül arasındaki bağlantılara da değinerek dünyamızın bugünkü durumuna, toplumların yapısına ve insanlar arasındaki ilişkilere alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor. Hukuk eğitimi de görmüş olan ve gerek analiz yeteneği gerekse üslubu ile eleştirmenlerin takdirini kazanan yazar, bu romanda değerler ve yasaların değişen zaman karşısındaki durumunun yanı sıra adalet, hukuk, dil ve gerçeklik kavramlarını da sorguluyor."

-arka kapaktan-



son zamanlarda okuduğum en yetkin çeviri, en sarsıcı sinsilikteki roman... bana söylediğinden ziyade söylettiği o kadar çok şey oldu, oluyor ki... metin o kadar çok metafora boğu(lu)yor, her adda ya da kavramda o kadar çok şey çağrıştırıyor ki bana, bazen yazarın vermek istediği zincirden kopup kendi hatırlamalarımla devam ettiriyorum romanı. kolaycı "ve" müşkülpesent bir tercih bu. romandan hareketle, kavramlarımı ve kişilerimi günlüğümden cesaret alarak hepten değiştirebildim, bazen günlükle romanı kardım, romanın tüm siyasal içeriğinden koparcasına başka türlü bir gündelizm'e buladım sayfalarını. "metin yazarın elinden çıktığında artık onun değildir" sözünü, iltifata dönüştüren bir çalışma...


postmodernizmini metne ustaca yediren bir yazar, belki tercih ettiği kurgunun nankör ideolojisinden ötürü, içten içe her "aksi" geridönüşe hazırlıklıdır... metnin asla tek mesajlı olamayacağını ya da "asıl verilmek istenen"e uymayacağını bilerek, isteyerek oturmuş ve kalkmıştır masadan.


oturma-kalkmaları arasındaki "hayırlı" bölünmelerini, pide-pizzaya doğru genişlemeyen kahve molalarını mesai karşıtı ve anti-bürokratist arka planına yedirebildiyse; bu "ara"larının da metne dahil olduğunu "çok çalışanların" bohemlik yaftasına karşı, göze sokmadığı bir yanıt gibi işleyebilmişse; hatta bu yanıt öylesine estetik bir fon kurup metinde ağza yakışan çirkinlikte bir küfre dönüşebilmişse; metnindeki "tek" ısrar noktasının, yani mutlaka anlaşılmasını istediği şeyin, mutfaktaki bu direniş kokusuna sindiğini paragrafına kabul ettirebilmişse; savrulmalarını ve zayıf noktalarını, zabıtadan kaçarken düşürdüğü pırtılar gibi, hazırlıksızlığını geri dönüp dağınık biçimde kurarak metne saçabilmişse, tadından da yenmez gerçi!


böyle bir yazar, "yapı"ları şahlandırır, parlatırken, o yapının ve ayrıntıların dahi okur hattında-merkezinde bambaşka sürüklenmelere açık olduğunu tasarlayabilir ama hatları ve merkezleri işaret edemeyeceğini "bilir", en azından... eliyle göstermenin ayıp sayıldığı aile terbiyesinden geçmesi beklenir zira. hatta metnin herhangi bir anda elinden kayabileceğine, kaytarabileceğine dair bir çekince bile taşıyabilir. çekincesi bir kıskançlığa da evrilebilir... özenle çattığı kelimelerinin bile metnine ihanet edercesine, piyasa icabı tayin edemeyeceği okur'un kolunda ve tamamen romanın dışında salınabileceğini derin bir kıskançlık ve ter boşalmasıyla kendine itiraf etmelidir belki de...


bu roman, işte bu yüzden en çok sustuğunda güzeldi. kendisine değil, bana soru sordurdu. yordu ve çöpe atılma hakkını kazandı. her şeyiyle kurgusunu ve yapısını bana teslim edip onu nasıl anlamamı bana bıraktığında, bittiğinde ondan geriye hiçbir şey kalmadığında anlamlı ve hâlâ ordaydı. bittiğinde çöpe atabileceğim kadar varlığını yadsıdığım, içime başka bir düzenekle gerilmiş bir kitaptı bu...


çevirmenine ayrı bir teşekkür şart.

O Mavilik Derdi


Beni uykudan uyandırır uyandırmaz
Dünyanın bütün huyları yüzünde
Ben bunlardan birini seviyorum en çok
Sana bir nar kesip uzatıyor ya doğa
Tutsam tanelerini
Sevincin gözyaşları derdim buna.

Bir süre bakışıyoruz karşılıklı
Ben uykudan uyanır uyanmaz
Benimle şiir gibidir bu
Tam karşımda ama yazılmamış
Durmadan bileniyor aklımda.

Seni unutarak baktığımda bile
Dünyanın her yerlerinden geçiyorsun
Yayılıyorsun kalabalıklara
Yalnız yayılmak mı
Aşkın en büyüğü, en dayanılmazı demeli buna.

Özlenirsin, alabildiğine varsın da
Daha da var oluyorsun gün günden
Olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
Bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
Bir kuş olsa mavilik derdi buna.


Aynı masada oturmama hakkı!

Bal filmi Türkiye'nin başına gelmiş en iyi şeylerden biri. Hani, bir 'iyi şeyler' listesi yapmaya kalksam Bal en üst sıralarda haklı yerini alır.

Bunu ne Semih Kaplanoğlu ile arkadaşlığımdan ne de sevgili Leyla ile ahbaplığımdan söylüyorum. Bal'ı izlediğim ilk günden bu yana bende yarattığı iyilik duygusu hiç azalmadı. İzleyen çoğu kimsede benzer bir etki yarattığını biliyorum. Öyle ki, insanları Bal'ı izleyenler ve izlemeyenler diye ayırmak bile istiyorum bazen! Bal'dan önce ve sonra insan! Kalbin yapabileceklerinin sınırını görenler ve görmeyenler ayrımı gibi bir şey.

Geçen kıştan bugüne, Türkiye'de işler kötüye gittiğinde, siyasetin kaosu yorduğunda biraz olsun ferahlamama sebep olan şey Bal filmi oluyor; kendi kendime 'ya o kadar da kötü değil. Bal gibi bir film çekilebildi bu ülkede' diyorum.

Hepimize başka türlü bir algının sınırlarını açan o sinemanın yaratıcısı Semih Kaplanoğlu, Kusturica krizinin hedefine yerleştirildi.

Semih'in haklı olarak işaret ettiği ve uzağında durmayı tercih ettiği gayri insani tavrı polemik konusu yapanlar, onun filmlerini izleseler, verdiği mesajın hangi insaniyetle ilişkili olduğunu anlarlardı.

Semih, Emir Kusturica'nın festival başkanlığından çekilmesiyle sonuçlanan kriz sonrası kendini anlatmaya çalışıyor. Verdiği röportajlarda, çıktığı televizyon programında meramını anlatıyor; Bosna savaşındaki tavrını, gayri insani duruşunu eleştirdiği Kusturica ile aynı masada oturmak istemediğinin altını çiziyor. Alınan tavrın sebebini anlamak isteyenler onun bu cümlesini dikkatli dinleseler keşke. Düğüm orası çünkü.

Semih'in tavrını politik hesaplara yoranlar, duruşunu eleştirdikleri biriyle aynı masada oturup muhabbet etmenin sahteliğini içlerine sindirebiliyorlar demek ki.

Özetle mesele, Kusturica'nın sineması değil. Vaktiyle hepimizin sevdiği Çingeneler Zamanı, Arizona Dreams, Babam İş Gezisinde filmlerinin sinema değerinden söz etmiyor Kaplanoğlu. Hatta Sloven düşünür Zizek'in ağır eleştirilerine maruz kalan Underground filmi bile değil konu.

Kusturica'nın sinemasını ayrı değerlendirmek gerektiğinin herkes farkında. Ama sanatın etik ve insani değerler de ölçü alınarak yarıştırıldığı bir festivale jüri başkanlığı yapacak kişinin uygun vasıfları taşıması da zorunlu. Kusturica gibi bu konularda sicili bir hayli bozuk birinin başkanlığını yapacağı ödüle gölge düşerdi her şeyden önce. Kaplanoğlu ve ekibi festivalin de haysiyetini kurtaran bir müdahalede bulundular aslında. Bosna savaşında tecavüze uğrayan kadınlar için, 'çok abartıldı' beyanatları veren biriyle aynı masada oturmamak haklarını kullandılar.

Diğer yandan Kusturica krizini yaşanan kutuplaşmanın bereketli zemininde köpürtmeye çalışan kalem sahipleri büyük bir aymazlık içindeler. Dünyadaki pek çok etkinlikte protestolarla karşılaştığını bilmedikleri gibi, Kaplanoğlu'nun uyarısıyla da öğrenmeye niyetli değiller. Cannes Film Festivali başta olmak üzere gittiği pek çok yerde protestolarla karşılaşıyor Kusturica. Belki de gördüğü bu tepkilerden yorulduğu için, Sırbistan'da kurduğu festival köyünde sanatçı dostlarını ağırlıyor! Tıpkı kurduğu grupla müzik yapmaya çalışma tesellisi gibi. Filmografisini bilen, yaptığı bütün filmleri izleyen biri olarak en son belgeselini üzülerek izlemiştim. Müzik grubunun hikâyesini anlattığı belgeselde sinemaya inancını yitirmiş biri vardı.

Sinemaya inancını yitirmiş bir yönetmenin dramı elbette acınmayı hak ediyor. Ama ondan çok önce, Kusturica ile aynı masada yemek yiyip şen kahkahaların sahteliğine düşmek istemeyen Semih Kaplanoğlu'nun duruşu saygıya değer.

Siyaset öyle bir alan ki, vakumuna giren her güzelliği hızla lekeleyebiliyor.

Semih'i Bal yolculuğunda bu anlamsız tartışmaların odağına çekmeye çalışacaklar. Umarım Bal'ın mucizesi, yaşanacak haksızlıkları aşmasına yardım eder. Sevgili Semih, Bal'ın hakikatine emanet...

Bejan Matur, Zaman, 13 ekim.

serendipity

Bugün bahçede bir sözcük ağırlayalım istiyorum. Çok sevdiğim, içimi karıştıran bir sözcük. Batı dillerinin hemen hepsinin ortak olduğu bir sözcük: Serendipity.
İngiliz siyasetçisi, aristokrat yazar Horace Walpole’un türettiği bir sözcük.

Sir Horace Mann’a yazmış olduğu 28 Ocak 1754 tarihli
mektupta, şöyle anlatıyor: “Bu buluşumun kendisi bir serendipity ürünü; çok kullanışlı bir sözcük, daha nasıl desem bilemiyorum, iyisi mi anlamındansa nereden türediğini anlatayım. Saçma bir peri masalı okumuştum, adı ‘Serendip’in üç prensi’ idi. Haşmetliler gezdikçe kazayla ya da ferasetleri sonucu, durmadan peşinde olmadıkları şeyleri keşfediyorlardı.”
Walpole, özlü sözleri ve mektuplarıyla sivrilmiş, gotik edebiyatın temsilcilerinden. “Hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedidir” sözü pek ünlü.
Serendip, Seylan’ın, yani şimdiki Sri Lanka’nın kadim adı. Sanskritçe Sinhaladvipa’nın (Sinhala adası) bozuşmuşu. Walpole’un sözünü ettiği masal da eski bir İran masalı. Sultan Cafer’in, üç oğlunu, dünyayı gezip tanısınlar diye yolladığı seyahatte karşılaştıklarını anlatıyor.
Serendipity, aramazken bulunan, mutlu tesadüf. Mutlu kaza. Zaten Fransızca karşılığı da ‘hasard heureux’. Talih ve tehlikenin aynı sözcükte buluştuğunu da bu fırsatla buraya not ediverelim.
Biz de gelin bu sözcüğe ‘serendipçe’ diyelim. İsteyen daha iyisini türetebilir elbette.


Ben de şu aralar Umberto Eco’nun ‘Serendipity; Dil ve Delilik’ adlı kitabını okuyorum. Eco, her dem şimşekler çaktıran zekâsı ve diliyle tarihe farklı bir okuma önerisi getiriyor. Hataların, yanlışların, insanlık tarihinde çok önemli buluşlara, sıçramalara yol açmış olduğunu anlatıyor. Şu yeisle terbiye edildiğimiz günlerde serendipçeyle ruhumu serinletmeye çalışıyorum kısacası. Bu beceriksiz yazının amacı, size de aynı şeyi önermek.


İkide bir, “Ya aramadıkları bir şeyi bulurlarsa” diye iç geçiriyorum. Ya niyetlenmedikleri, hatta fikrinden
bile çok korktukları bir ışımaya neden olursa itişmeleri?
Ya kapalı kapılar ardında yürüttükleri pazarlıklarda belki bir dil sürçmesi sonucu, belki havaların da kışkırttığı bir huysuzluk haliyle gözlerimizin önüne fırlayıp burada sürdürürlerse hesaplaşmalarını?
Ya toplum olarak hiç de meraklısı değilken, hatta kaçarken yakalanıverirsek aynalara?
Diyelim mülkiyet kalelerine temel kazarken geçmişimizin kemikleriyle karşılaşıverirsek? Sonsuza dek bulamayalım diye, torunlarımızın torunları da bulamasın diye en derine gömmüş olduğumuz o kemikler birden bize hayatımızın neden bu kadar kısır, mutsuz ve bereketsiz olduğunu anlatırsa?
Ya oradan başlayarak yepyeni bir hayatı hak ettiğimiz duygusuyla tanışırsak? Ya Serendip’in prensleri gibi hırsızlıktan yargılanırken bilgelikle ödüllendirilirsek?
Ya satın almaya gönül indirmediğimiz şanslı bir piyango bileti gibi havadan süzülerek tepemize inerse mutluluk?
Ama serendipçeye kavuşmak için bile gereken malzemeden yoksun olduğumuzdan korkuyorum. Gördüğümüzde tanıyabilecek, bulduğumuzda keşfedebilecek miyiz? İşittiğimizde duyabilecek, kokladığımızda algılayabilecek miyiz? Ya sonsuza kadar kopkoyu bir inkârla lanetlendiysek?
Serendipçe, aramasa bile bakınmayı gerektiriyor çünkü? Kristof Kolomb, Hindistan’a varma umuduyla çıkmıştı yola. Amerika kıtasını rüyasında görmemişti.


Bakmak gerek. Görmek için, bakmak gerek. Durmadan, her yere, her şeye dikkatle bakmak gerek. Şaşkınlığın arkasına saklanmış bir körlükten kurtulmak için. Duymak için, dinlemek gerek. Herkesi, her şeyi dinlemek gerek. Belki Serendip diyarı yanı başımızda usul usul demleniyor.

Yıldırım Türker, 11 Ekim, Radikal.

Tanpınar katbekat açılırken...



Edebiyat eleştirmeni Mehmet Kaplan, Tanpınar'ın öğrencisiydi. Dergâh Yayınları kurulurken, yayınevine Tanpınar'ı yayınlamaları konusunda ısrarcı olmuş. Prestij ve para açısından Tanpınar'ın onlara uzun vadede çok getiri sağlayacağını iddia etmiş.
Dergâh, Tanpınar'ın çok okunan romanlarını alsa da beş altı kitap Yapı Kredi'de kalmış. Bir yazarın kitaplarının, hangi nedenle olursa olsun, farklı yayınevlerinden çıkmasına gıcık oluyorum. Birörnek kapak tasarımlarıyla ve aynı logoyla çıkmasını, sürekli bir editör grubuyla çalışılmasını, kitaplar farklı olsa da kitap iskeletinin bana aynı kitabın sayfalarını açıyormuş duygusunu hissettirmesini isterim. Neyse ki bu sıkıntı ortadan kalkıyor, en azından Tanpınar için...


Bugün, Yapı Kredi'nin elinde bir-iki Tanpınar kitabı kaldı. Geçenlerde kendi kitabevine baktım, "Mücevherlerin Sırrı"nın rafta durmaktan artık uçları sararmış. Dayanamayıp aldım bi tane daha, kurtardım onu, o küfe davetkâr azaptan. Sonuncular da rafında tükenince, yeni baskıları Dergâh'tan çıkacak. Tüm Tanpınar'lar artık Dergâh tezgâhında olacak. İnci Enginün'ün bu konudaki yoğun çalışmalarını, Tanpınar için sürekli bir şeyler düşünmesini, edebi mevlidini ihmal etmemesini saygıyla karşılıyorum. Her ne kadar Enginün'ün çıkardığı işler için Enis Batur'un düştüğü editöryal şerhlere katılsam da, önemli bir katkı koyuyor Tanpınar külliyatına Enginün. Hazır bu dizi tamamlanırken, yeni Tanpınar araştırmaları da basılıyor...


Edebiyatçı Orhan Okay, hem Mehmet Kaplan'ın hem de Tanpınar'ın öğrencisi... Dergâh'tan çıkan monografisi, hacimli bir kaynakçaya, iyi bir bölümlendirmeye ve detaylı analizlere sahip. Bunca kaynağı sınıflandırırken, arşiv taramasını metne yedirirken belli ki sağlam emek harcamış. Ancak bu mesaide paragrafları ve ana bölümleri birbirine bağlamak uğruna edebiyat parçalamanın, süslü sözler kullanmanın, bazı yerlerde ise fuzuli yere sesli düşünmenin ne anlamı vardı! Yazarken ne kastettiğini sürekli açıklama derdine düşüyor Okay, bu çabası bazen ana metinden kopmasına, Tanpınar analizlerinin çoraklaşmasına neden oluyor. Kendi cümleleriyle hesaplaşmaya, onu buraya bunu oraya bağlamaya çalışıyor. Ayrıca, bu mutfak sürecini servis yaptığı müşteriye anlatıyor uzun uzadıya... Müşterinin yemek dışında bir şey dilemediğinin, arka tarafı merak etmediğinin farkında değil gibi...
Acı verici... Üstelik, ne kastetmediğini, onu neden öyle değil de böyle yazdığını açıklayan dipnotları yok mu, aman Yarabbi..! Okura yorum gözeneği bırakmadığı, her şeyin kendi anlattığı gibi anlaşılmasını istediği çokça sayfa var. Tanpınar eleştirmenleri üzerine araştırma yapan bir kişi için bulunmaz nimetler, şifreler barındırmış Orhan Okay. Kendi kendisini bu yaklaşımı nedeniyle başlı başına bir doktora tezine dönüştürmüş. Eleştirmenin eleştirilmesi konusunda gayet uygun bir zemin kurmuş araştırmacıya.
Terbiyesizlik edip şöyle bir şey düşündüm: Aynı malzeme Nurdan Gürbilek'in elinde olsaydı, nasıl bir metin ürerdi..? Gürbilek, Tanpınar'ın dilinden bir Tanpınar monografisi yazar mıydı? Ya da Prof. İnci Enginün, kitabın yayına hazırlayanı değil de yazarı olsaydı aynı malzemeden kaç çeşit yemek çıkarırdı?
Adı ve bahsettiğim bu ilginç yaklaşımları dışında, kitaba tebrikler...


Orhan Okay, "Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar", Dergâh.

Cumhuriyet'in Hamalları: İşçiler


Emek tarihi, ne yazık ki yeterli ilgi görmemiş “alanlardan” biri. Oysa dünü bilip, bugünü anlayıp, yarına ışık tutmak açısından emek tarihinin sınıf mücadelesindeki yeri çok önemlidir. Üniversitelerde çok sayıda “tarih” ve “çalışma ekonomisi” ve “endüstri ilişkileri” bölümleri bulunmasına rağmen konuya yönelik akademik ilginin de çok yetersiz olduğu görülüyor. Bilim dünyası için oldukça bakir olan bu alana yönelik ilginin azlığını anlamak kolay olmasa gerek. Bu ilgisizliğin doğrudan sonuçları kadar vahim olan dolaylı sonuçları da bulunmaktadır. İlgisizlik çeşitli kurumların arşivlerinin korunamamasına yol açarak emek tarihinin önemli belgelerinin yok olmasına neden olmuştur.
Emek çalışmaları alanındaki boşluğun azaltılması yönünde anlamlı bir çabayı oluşturan Cumhuriyet’in Hamalları: İşçiler, bugün olduğu gibi dün de bir ülkeyi sırtında taşıyan emekçilerin dününe, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yaşananlara dair “giriş” niteliğinde bazı “anları” göstermeyi amaçlıyor. Bu nedenle, “büyük anlatının” parçası olan “küçük öyküleri” inceleme konusu olarak ele alıyor; dün ile bugün arasında bağ kurulmasına katkıda bulunmak istiyor.


Yüksel Akkaya, "Cumhuriyet'in Hamalları: İşçiler", Yordam Kitap, Eylül 2010.



Orhan Pamuk'tan 'parçalar'



Bundan iki yıl önce yine ağustos ayında İletişim’den haber geldi. Orhan Pamuk’la yeni romanını konuşabilecektik. Bu, tatil sırasında yaptığım okuma planının zevkli bir şekilde değişmesi anlamına geliyordu. O zaman kitap henüz yayınlanmamış, hatta basılmamış olduğu için elimde A4 sayfalarından oluşan tuğla gibi bir fotokopiyle geçirdim günleri. Dışarıda bir yerde okuduğumda, ne okuduğumu gören olmasın diye ilk sayfanın üzerine bir boş kağıtla kamuflaj yapıyordum.
Bu kez röportajdan beş-altı gün önce ana karadan uzakta olduğum için bilgisayardan başladığım hızlı okuma seansını, bulunduğum adada postayla iletişime katkıda bulunan bir esnaf aracılığıyla kitabın bizzat kendisiyle sürdürdüm. Bu kez kitabı, ilkokuldan bu yana ilk kez yaptığım bir işi yaparak, güzelce kaplayarak sakladım. Sonra fark ettim. Bu iş için eski bir dergiden kopardığım sayfalarından biri Stockholm’ü tanıtıyordu. Nobelli yazarımıza uygun bir kitap kabı oldu.
Herkes biliyordur artık, kitabın adı ‘Manzaradan Parçalar: Hayat, Sokaklar, Edebiyat’... Yazarın çoğu zaman romanına aktardığı gözlemleri, tecrübeleri, ilişki biçimleri hayatından, ailesinden, yakın çevresinden, bunları oturttuğu fikir, zemin ve çerçeve de sokaklardan, İstanbul’dan, tarihten, sanattan besleniyor. Ama romanlara giremeyen ya da tam tersi, onları bizlere hissettirmeden şekillendiren, yazarda iz bırakan ilişkiler, hatıralar ve eserler de var. Onların bir kısmını ‘Öteki Renkler’ ve ‘İstanbul’da okuduk. Daha fazlası ise bu kitapta.
“Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar” cümlesiyle biten, Nobel Ödülü konuşmasında da karşımıza çıkan babasıyla ilgili yazı bunlardan biri mesela. Romanlarından ‘Benim Adım Kırmızı’daki fikri, Bellini’nin küçük ama önemi büyük bir tasvirini anlattığı yazıda hissediyoruz. Genç bir Osmanlı nakkaş ya da hattatının çalışma halini gördüğümüz bu 15. yüzyıl resminin yazara ne ifade ettiği, bu kitapta, ‘Manzara’dan Parçalar’da.

Okuyunca, romanın anlattıklarını da bir kez daha düşünüyoruz. Hatta adı olmayan o nakkaş/hattat da ‘Benim Adım Kırmızı’nın bir karakterine dönüşebiliyor zihnimizde. Ya da yazarın (ve de okurun) yakalamaya çalıştığı ‘mana’ya dair dertleri, onlar da bu kitapta. Ağacın salt gövdesini değil de, manasını görmeye çalışmak ne kadar çok şey anlatıyor. Kitabın ‘Siyaset ve Diğer Vatandaşlık Dertleri’ bölümü de manalı bu arada. Yakın tarihimizi ve bugünü iyi hatırlatıyor.
Bu kitap okurda bir eksiklik, bununla beraber bir açlık hissi de yaratıyor bazen. Bunun nedeni, okurun kendisini özdeşleştirdiği yazarın dünyasının ne kadar geniş ve katmanlı olduğunu görmesi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı nasıl anlamalıyız? Hepimiz Dostoyevski okumuş olabiliriz, ama Dostoyevski’yi nasıl anlıyoruz? Nabokov neden büyük bir yazar? Çok genç yaşlarda Faulkner’ı okumuş olsaydık, bizim de hayatımız değişir miydi? Edebiyat âleminin biraz daha derinlerine gidebilseydik bugün kim olurduk? Büyük yazarları daha çok okumuş olsaydık... Onları ve anlattıklarını böyle, Pamuk’un bize anlattığı gibi anlayabilecek miydik? Okur Orhan Pamuk’un öğrencisi oluyor, manzaranın bu parçalarını yazarın incelikli rehberliğinde geziyor. ‘Edebiyat-Kitaplar’ bölümünü ya da yazarın, Flaubert’in -sansürlendiği için birçoğumuzun bilmediği- İstanbul ve Türkler’e ilişkin can acıtan tespitlerinden söz ettiği bölümleri okurken insanın içini daha çok okuma, sözü edilen eserlere tekrar dönüp farklı bir gözle bakma isteği kaplıyor.
Kitapta yer alan yazılardan birkaçı İletişim’den çıkan kitaplarda önsöz olarak yer aldı, bazıları yayınlanan konuşma metinleri ya da yabancı gazete/dergilerde, mesela önemli edebiyat dergisi Paris Review’da yayınlamış ve bunların bu şekilde bir araya gelmesiyle ortaya güçlü bir ‘mana’ çıkıyor.

İlk kez yayınlananlara gelince... Bilgisayarda yapılan neşeli karalamalar ya da gençlik yıllarında yapılmış, Paşabahçe vapurunun dumanının yuvarlana yuvarlana yükseldiğini gördüğümüz bir resim. İlk kez yayınlananlar arasında ‘Kara Kitap’, ‘Kar’ ve ‘Benim Adım Kırmızı’ için yazılmış, ama romanlara girmemiş parçalar, yazarın el yazısı notları önemli. Mesela ‘Benim Adım Kırmızı’da Şeküre’nin çocuklarıyla beraber oturduğu evin planını bile düşünmüş yazar. O plan gerçekten de bir 16. yüzyıl İstanbul evi planı ve doğru bir senaryo yazılması açısından önemli. O senaryonun oluşabilmesi için günlük hayatın hayalini yazarın Osmanlı narh defterlerini tarayarak da oluşturduğunu görüyoruz.

‘Masumiyet Müzesi’ için yapılan müze ziyaretlerinde tutulan notlar, müze için Orhan Pamuk’un bizzat yaptığı çizimler de bunlara eklenince, yazarın nasıl bir emekle bilgi topladığını, gözlem yaptığını, biriktirdiğini ve sonra nasıl bir sabırla o birikimi romana dönüştürdüğünü anlıyoruz. Buna yazarın anlatım becerisi de eklenince, hayranlık uyandıran, dünyanın bambaşka noktalarında, kültürlerinde okunan o eserler ortaya çıkıyor.
Yazar, Nabokov için diyor ki: “Hepimizin bildiği şeyleri şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı, göz yaşartıcı bir kesinlik ve doğrulukla, tam da gerekli yere, bizim aklımıza hiç gelmeyecek şekilde yerleştiriyor.” Aynı şeyi, belki bunlara ‘bilmediklerimizi’ ekleyerek, Orhan Pamuk için de söyleyemez miyiz?
Banu Güven, Radikal, 28 Ağustos.