Ara

Bu ara masada neler var..?





-Pigme, Palahniuk
(yatakta gözlerim yarı kapanıkken, 2-3'er sayfa gidiyorum; yavaş gitsin... tatil çantasına yatay kondu. o ne zaman biteceğini biliyor. bu beyi hızlı tüketmemek lazım, ölüm pornosu'ndan yeterince ders aldık.)


-Almanca Dersi, Siegfried Lenz 
(başüstü okunacak, tatilde sabah denizinden sonra, vakitlice... planlı ve görev bilinciyle bitirilecek! hazır adolf eichmann'ı yeniden izlemişken, hannah arendt'in ruhuna üfleyip göndermişken, hızır gibi yetişti.)


-Baden Baden'de Yaz, Tsipkin
(iyi biyografi yazarına açken güzel iniyor mideye... monografi-biyografi ayrımı için de değerli. dostoyevski okudukça onun hep şişman biri olması gerektiğini düşünürdüm. zayıflığını kitaplarının kalınlığına ve sapkınlığına, hele hele muhafazakarlığına konduramazdım. bu saçmalamalarıma gereken cevabı tsipkin'den alıyorum. "sus, otur yerine" kitabı.)


-Cumhuriyet ve Antropoloji, Zafer Toprak
(makale makale gidiyorum, epey bir yol aldık, tek seferde okumaya kalkınca midem kaldırmıyor, tırtıklayarak bitirmek en iyisi. çok önemli bir iş.)


-Zanaatkâr, Sennett
(duygusal emek ve romantik marksizmde üretim üzerine düşünürken, yeniden okumam gerektiğini fark ettim. tekrar başlandı, nereye kadar giderse artık...)


-Tarih: Ne ve Neden?, Beverly Southgate 
(çok sağlam tarih deneme-derlemesi, bitmek üzere, ayakları yere basan post-modernizm için iyi bir giriş. son makale, tarihte yöntem eleştirileri için harika)


-Aşkın Beş Hali, Özlem Kumrular
(içeriğinden ziyade hanfendiye hayranlığımdan okuyorum. o ne yazsa bana kızıl görünüyor; yazdıkları da, kitabı kapattıktan sonra etrafımda gördüklerim de... saygı.)


-Politikanın Çağrısı, Fatmagül Berktay
(ernst bloch'a selam durarak başladığı için, kitabın literatüre esaslı ve sakin bir başkaldırı tartışması yürüteceğini sanmıştım. hele hele politikanın tanımından falan girince, dedim "tamamdır", bacaklar masa altında düşünme, sallanma moduna alınsın. meğer, henüz başlangıç düzeyinde bir davet mektubuymuş okura, konunun besmelesini belletme derdindeymiş. yine de öğretmiyor açıkçası, tartışıyor. ders kitaplarında çok da başarılmış bir uygulama değil, harika... en güzel yanı şu: hani bazı konularda hafiften derinleştikçe asıl çaptan koptuğunu sanırsın, kafan karıncalanmaya başlar, kafadaki muhtemel karışıklığın etkisiyle gömleğinin yakasını düzeltirken kendine çat diye en temel tanımları sormaya kısa soru-cevaplardan başlarsın ya, bu kitap da o işe yarıyor. abartmamak kaydıyla "gözenekaçar" niyetine kullanılabilir.)


-Vali, Güngör Aydın
(ilgimi çeken kısmı, valilik dönemini "nasıl" anılaştırdığı, geçmişi anı türü üzerinden nasıl kurguluyor? valiliği sırasında yaşadıkları benin için daha arka planda, şimdilik. o şehirlerde ne yaşadığı, bürokrasinin evrimine bakışından ziyade, bir bürokrat olarak "anı" türüne nasıl yaklaştığına bakıyorum. anıyı araçsallaştıran, "şunları yaşadım, haydi yazayım" nesirciliği mi, yoksa anı biçimine, iyi kötü bu iskelete dair bir tercihle mi kaleme alınmış, bunun peşindeyim...
devlet yönetiminde bulunma, yazı yazma sürecini nasıl belirliyor acaba? güngör aydın, anılarını birer rapor, resmi metin gibi mi yazıyor, yoksa anı türüne ilişkin özel bir eğilimle mi hareket ediyor? öyleyse nedir bu eğilim? bu yüzden, kitapta valilik dönemi sonrasında yazdığı kısa makaleleri ve bazı yerlerdeki konuşmalarının deşifrelerini okumadan geçtim.)




-"Gönül Dağında Bir Garip": Neşet Ertaş Kitabı, Söyleşi: Haşim Akman
(ellerine sağlık ama zor okuyabiliyorum. soruları akmıyor, Neşet Ertaş'ı yeterince konuşturamıyor, o konuşurken araya giren soru, konuyu derinleştiremiyor, söze çelme takmış gibi... sonundaki notasyon çok değerli, sırf onun için kütüphanede tutulabilir.) 



-Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum, Özdemir Asaf
Özdemir Asaf'ın seslendirdiği şiirleri, kitap ve dvd birlikte yayınlandı. "r"leri söyleyememesi şiirine başka bir güç katmış sanki. zevkle dinliyorum. yky'nin bu dizisinin hayranıyım.

Almanca Dersi

30 ülkede yayımlanan, yaklaşık 22 dile çevrilen ve 22 milyon baskıya ulaşan Almanca Dersi şimdi Ayşe Sarısayın'ın çevirisiyle Türkçede!

 




Bir ıslahevinde bulunan Siggi Jepsen, Almanca dersinde verilen "görev tutkusu" konulu kompozisyon ödevini yapmadığı için cezalandırılır. Ancak Siggi'nin gerekçesi, bu konuda anlatacak çok şeyinin olmasıdır: Kasabanın polisi olan babası, 1943'te nasyonal sosyalistler tarafından ressam Max Ludwig Nansen'i resim yapmaktan men etmek ve yasağa uyup uymadığını denetlemekle görevlendirilmiştir. Aldığı talimatları harfiyen ve hiç sorgulamadan yerine getirmekte tereddüt etmeyen polis, bu "görev"ini savaştan sonra bile sürdürmekte kararlıdır.

Çağdaş Alman edebiyatının klasikleşmiş isimlerinden biri olan Siegfried Lenz'in en önemli eseri sayılan ve tüm dünyada yoğun ilgi gören Almanca Dersi, Turner tablolarındaki sessiz fırtınaları andırıyor. "Yalnızca itaat etmeyi bilenler emir verebilir," diyor Lenz Almanca Dersi'nde. Ölçüsüz bir şevkle itaat edenleri ele alırken, insanın görev duygusunun takıntı halini aldığında ne kadar ürpertici sonuçları olacağını da gözler önüne seriyor. Bu çarpıcı roman, şimdi Ayşe Sarısayın'ın bir o kadar etkileyici Türkçesiyle okurlarla buluşuyor.

darbe ve mülkiye

demirel, geçen gün, 27 mayıs darbeciliği ile mülkiye'yi ve kadrolarını özdeşleştirmişti. 

 gelin görün ki, "aynı" demirel, mart 1966'da, hür düşünce kulübü üyeleri abdülkadir aksu ve hasan celal güzel'in davetiyle mülkiye'deydi. hocalarla ve öğrencilerle buluşmuştu. bugün 27 mayıs ile mülkiye'yi özdeşleştiren demirel, bir siyasi tavır koyarak ya da güvenlik gerekçesiyle o dönemde fakülteye gelmeyeb
ilirdi. 
 
mart 1966
 

o gün tutup bugün atmakla memleketin demokrasisi ilerlemiyor. fakültenin farklı dönemlerinde darbecilerden daha çok darbe heveslisi, askersever, ikbali için arkadaşları hakkında asılsız dosya tutan, jurnalcilik yapan, "birgün bana da bakanlık teklifi gelir mi" ümidiyle koridorlarda lacivert takım elbisesiyle volta atan hocaları olduğu muhakkak... ne var ki, darbe ve yüzleşme tartışması, "radikal" gazetesinin haberleştirdiği biçimiyle ve demirel gibi bir okul geleneğine toptan yüklenerek yapılamaz.
 
 
radikal'in haberi:
 
 
mülkiyeliler birliği'nin yanıtı:

Arayış

Nahit Duru, "Arayış", İmge, 2012.

Ecevit'in çalışma anlayışını, kişiliğini, etrafındaki insanlara yaklaşımını, 12 eylül sonrasındaki duruşunu "arayış" dergisinin tarihini okumadan değerlendirirsek, bazı şeyler eksik kalıyor. kitabı ilgiyle okudum.

arka kapaktan

"Seni bir kez daha uyarıyorum, dergiyi bir an önce kapat... Yarın olacaklardan ben değil, sen sorumlu olacaksın... Dikkatli ol!.. Mert ve cesur bir çocuğa benziyorsun."

Bu sözler, Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Ergun'a ait. Karşısında oturan kişi, gazeteci-yazar Nahit Duru. 12 Eylül dönemi... Ülkenin her yerinde sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı var. Bülent Ecevit, darbenin karanlığına bir mum ışığı yakmak için bir avuç yürekli, özverili aydınla birlikte Arayış dergisini çıkarıyor. Nahit Duru da o derginin Yazı İşleri Müdürü.

Nahit Duru bu kitabında, 12 Eylül darbesinin henüz birinci yılında, çok zor koşullar altında verilen bir demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesini anlatıyor ve yakın tarihin pek bilinmeyen bir yönünü, Ecevit'in özel notlarıyla, Ertuğrul Özkök'ten Aydın Doğan'a, Murat Yetkin'den Oruç Aruoba'ya kadar, bugünden bakıldığında okura çok şaşırtıcı gelecek isimlerin çabalarına da yer vererek aydınlatıyor.


kitap yayınlanmadan önce yazarın bir makalesi:

http://www.yurtgazetesi.com.tr/arayis--gercegi-ve---ozkoku-yaniltan-hafizasi-makale,923.html

Seküler ve Dinsel

Metis Kitap, 2012, yazarın 7 makalesinin derlemesi.



Nilüfer Göle, seküler-dinsel ayrımını benlik, devlet ve kamusal alan açısından inceliyor ve günümüzde çatışma ve uzlaşmalarla, iç içe girişlerle, yeniden yorumlamalarla ikiliğin her iki teriminin de kayda değer biçimde dönüştüğünü ileri sürüyor. Yakın dönemde seküler modernliğin ve ona ait iktidar alanlarının ciddi bir sorgulamayla karşılaştığını, bu sorgulama ve karşılaşmanın en belirgin biçimde ortaya çıktığı yerin Avrupa olduğunu, İslam'ın Avrupa'daki varlığının hem Avrupa'nın hem de Müslümanların kendi benlik temsillerini dönüştürdüğünü, Avrupa Birliği'nin siyasal ve kültürel geleceği açısından bir tür turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü dile getiriyor.


Göle'nin farklı zamanlarda yazılmış yedi makalesini bir araya getiren bu kitabı, seküler modernliğin günümüzdeki güç kaybının nedenlerini ve aynı zamanda bunun sosyal ve beşeri bilimlerdeki yansımalarını anlamak için okunmalı.

özet değerlendirme için;

İnsanın Hikâyesi - His Story

James C. Davis, İşbankası Yay., çev. Barış Bıçakçı, 2007.






arka kapaktan:


İnsanlığın binlerce yıl önce neler yaptıklarını merak ettiniz mi? Nasıl avlandıklarını, neler yediklerini? Gelişim sürecine kafa yordunuz mu? Bu tarihi süreci okurken terimsel ifadelerin kullanılmasından ziyade hikayevari bir dili istediniz mi? Eğer cevabınız evetse bu kitap kütüphanenizde bir yeri hakediyor.

"İnsan" başlı başına çok değişik bir tür olduğu için yıllardır çoğu yazar, araştırmacı insanın gelişim sürecini, davranış yapısını, tarihini incelemiştir. Yazıların bazıları bilimsel bir dille bazıları da daha kolay anlaşılır yazılmıştır. Eğer siz de bilimle terimle işim olmaz, ben okuduğumu tamamen anlamak istiyorum diyorsanız hemen bir kitap dükkanına uğramanızda fayda var.

İnsanın Hikayesi hali hazırda okuduğunuz bir kitabın yanında meze gibi gidecek bir yapıya sahip. Sıkıldığınız bir anda içinden bir bölüm okumak hem kafanızı dağıtacak hem de kültür havuzunuzu genişletecektir.

Kitap "Yeryüzünü Dolduruyoruz" bölümüyle başlayıp; 1. Dünya Savaşı'na, Hitler'e hatta bilgisayar çağına kadar uzanıyor. Bu süreci bazen insan gelişimini görüp gülümseyerek bazen de savaşlara hüzünlenerek geçiriyorsunuz. Farklı kültürlerin nasıl yaratıldığını, coğrafi etkenlenlerin ne denli önemli olduğunun farkına varıyorsunuz.

Son olarak; hem en baştan gelen tarihin özetini bileyim hem de biraz kafamı dağıtayım diyorsanız kitabın elinizin altında durmasında fayda var. Kimbilir belki tarih derslerinize de yardımcı olur.

"Bazen şöyle şeyler duyabilirsiniz: 'İnsanlar başlangıçta burada değildi ve sonu geldiğinde de burada olmayacağız.' Bu doğru mu? Şunu sormak gerek: Gitgide artan egemenliğimiz düşünüldüğünde, türümüz başka bir türün bizi ortadan kaldırmasına izin verir mi? Herhangi bir tür bizi yok edecekse, bu hiç kuşkusuz kendi türümüz olacak."

Anket/Soruşturma Dediğin, İşin "Öz"üne İnebilmeli...

"Büyük Doğu", 30.5.1947

Yalnızlıklar




9.



Yalnızlık boşluktur

içimizde;

sisli yamaçlarında babalarımızın

dev gölgesi dolaşır.

Babalar ki,

bizde bitmeyen upuzun tiratlardır;

bir masal ağacına benzeyen ellerini uzatıp

ellerimizden

çocuklarımızı okşarlar.

Torunlarına baba derler sonra,

sürekli değişen sesleriyle

torun çocuğunda hortlayarak.



Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.

Kimi zaman asarlar kendilerini tütün dumanına

bir akşamın ince yerinde

yorgun yorgun,

kimi zaman iç kanamalı bir şilep gibi

rakıya demirlerler yüreklerini;

kimi zaman dayanamayıp kusarlar

bizi hızla,

kimi zaman silerler görüntümüzü

kızları olmamış bir kızla

ve dönüp dolaşıp baba kelimesinde yaşarlar.

Bu kelime biricik evleridir onların

ve onların,

koşulsuz sevmek gibi

sonsuz bir mahkûmiyetleri vardır;

severler.

Babalar ki, bizim tamamladığımızdır;

döverlerse,

yalnızca kendilerini döverler.

Erken çizilmiş karikatürlerimizdir babalar bizim;

onları tamamlaya tamamlaya

çocuklarımızla tamamlanmaya koşullanırız.

Elimizden biricik bir el eksilse,

yanağımızdan küçücük bir ağız düşse

ya da

kulak mememizde asılı duran

ve zamanı örtündükçe

inatla sesimize benzeyen o ses

sessizliğe dönüşse;

telaşlanırız hemen.

Ellerimizi yitiririz birdenbire, yokturlar;

yanaklarımız tozlu bir ülkedir

unutulmuş masallarda

ve şuramızda

bir gökyüzü sürekli kuşsuzluğa doğurur kendini

ve eşyalar

aslında birer boşluk olduklarını anımsarlar ansızın

sonra boşluk taşar boşluk kelimesinden,

taşar.

Artık ne yapsak yapmıyoruzdur,

ne yıksak yıkmıyoruzdur.



Babalar ki, yalnızlığın en uzun tarihidir

içlerinden gelip geçtiğimiz.

 Yalnızlık,

çocuk kılığında bir babadır

torunların büyüttüğü.

Ve

her terekede bir yalnızlık vardır

sulh hakimlerinin göremediği.


HASAN ALİ TOPTAŞ

Sahte


bir roman'ın "canlı" yazımına tanıklık ettiniz mi, nasıl olur ki? "ahh, bir geçmiş gerekiyor bana!" diyerek yola çıkan, karakterlerini okurunun gözü önünde yaratan, yıkan, tüm yazı mutfağını açan ve konusu kendi kurgusunu, cümlelerini yıkmak, yalanlamak olan "hasta ruh"lu bir kitap bu...

editör ile yazarın yer değiştirdiği bir çalışma... kitabın promosyon dönemi ve alternatif arka kapak yazısı da roman'ın kurgusuna dahil.

yayıncısından kopmak isterken, editöre dönüşen bir yazarın sancıları. kitap yazma-yayınlatmanın tüm aşamaları 140 sayfaya sıkışmış. sonunda "ben roman değilim"e varıyor. elde kocaman bir hiç. helal!


yayıncının yazar olduğu, yazma süreci ile yayınlatmanın başaşağı döndüğü, bölümlerin durup dururken birbiriyle yer değiştirdiği, "canlı" bir kitap okuyorum. adı; "sahte". gerçek hayatında editör olan bir yazarın, yazarlık kurumu ve yayıncılık mesleğine ironik yaklaştığında ne derece önemli bir kurgu çıkarabileceğinin göstergesi...




Mehmet Erte, "Sahte", YKY, 2012


yazarın değil, yayınevinin arka kapağı:

"Sahte bütünlüklü bir anlatı kurmanın imkânsızlığından filizlenen, kendisini temsil etmek üzere kurulabilecek bütün cümleleri önceden tasarlayarak yalanlayan ve zaaflarının farkına vardığı anda onları silmek, ortadan kaldırmak yerine alay konusu yapan cins bir roman.

Erte haşarı bir çocuk olarak büyük yazarların mutfağına giriyor ve her şeyi birbirine karıştırıyor."


sıla

Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ve Anayasa Önerileri

Fazıl Hüsnü Erdem, Yunus Heper


SETA'nın hazırladığı anayasa çalışması farklı anayasa önerilerini bir araya getiriyor ve bu önerilerin zaman içinde nasıl bir değişim çizgisi izlediğinin görülmesini sağlıyor.


1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği günden beri sürekli tartışılan bir metin oldu. Çünkü devleti merkeze alan ve özgürlüğe karşı duran bir zihniyetin eseri olan bu anayasa, toplumsal sorunları çözüme kavuşturmak bir yana, sürekli sorun üreten bir işlev gördü. Yirmi bir kez değişikliğe uğradı ama yapılan geniş çaplı değişikliklere rağmen, otoriter ve antidemokratik özünü muhafaza etti.

Bugün gelinen noktada, Türkiye’de toplumun çok büyük bir kesimi, bu Anayasa’yla devletin ve toplumun yol alamayacağını düşünüyor. Anayasa’ya kaynaklık eden düşüncenin, artık çağın dışına düştüğünü görüyor, dolayısıyla ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın, bu Anayasa ile değişime ayak uydurulamayacağını ve farklı toplumsal kesimlerin taleplerinin karşılanamayacağını biliyor. Bundan ötürü de, bir “anayasa değişikliği” değil, “yeni bir anayasa” talep ediyor ve bu talebini her geçen gün daha yükselen bir sesle dillendiriyor.

Yeni anayasa talebi, aslında yeni bir talep değil. Türkiye, anayasa tartışmasına yeni başlayacak da değil. Bu konuda toplumun hatırı sayılır bir birikimi bulunuyor. Sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, akademisyenler, düşünce kuruluşları, çeşitli platformlar ve inisiyatifler, öteden beri, Türkiye’nin yeni toplumsal sözleşmesinin nasıl olması gerektiği konusunda önemli çalışmalar yaptılar ve son derece değerli bir külliyatın oluşumuna katkıda bulundular. Anayasaya ilişkin birçok sorunun cevabını bu çalışmalarda görmek mümkün.
Ancak bu çalışmaların dağınık olması, anayasa çalışmaları yürütenler için önemli bir sorun oluşturuyor. Çünkü Türkiye’nin anayasal arayışlarını derli-toplu bir biçimde bir arada görmek ve anayasal taleplerin izlediği seyri karşılaştırmalı olarak gözleyebilmek mümkün olmuyor. Özellikle yeni bir anayasa yapma konusunda toplumsal irade ile siyasi iradenin kesiştiği bu zamanda, Türkiye’de bugüne kadar yapılan anayasa çalışmalarını bir araya getirerek kamuya sunmanın ne kadar yararlı olacağı açıktır.


Bu düşünceden hareketle hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ve Anayasa Önerileri (Madde Karşılaştırmalı) adlı çalışma, sadece değişik önerileri madde karşılaştırmalı olarak bir araya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda, hem farklı grupların üzerinde uzlaştığı ve ayrıştığı noktaların tespitini hem de anayasa önerilerinin/taleplerinin, zaman içinde nasıl bir değişim çizgisi izlediğinin görülmesini de sağlıyor.
İÇİNDEKİLER
1982 ANAYASASI VE TÜRKİYE’DE ANAYASAL ARAYIŞLARIN SEYRİ
1. Anayasalar ve Anayasacılık Düşüncesi
2. 1982 Anayasasının Ruhu ve Felsefesi
3. Anayasal Arayışların Serencamı
4. Yeni Anayasa Çalışmalarına Katkı için Karşılaştırmalı Anayasa Önerileri
1982 ANAYASASINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN DEĞİŞİKLİKLER
ANAYASALAR VE MADDE ÖNERİLERİ
KAYNAKÇA





Kaynak:








Nar




"Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. Bizi bir arada tutan kabuk, birbirimize duyduğumuz inançtır. Nar; bir kadının kendi adaletini aramasıyla başlayan bir öykü. Nar, apayrı şeylere inanan dört kişiyi bir evin içinde, yarım gün gibi kısa bir sürede adalet konusunda, kendilerine yarattıkları inanç dünyaları konusunda ciddi bir sorguya tabi tutuyor."

Sermaye Muamması


David Harvey, Sermaye Muamması (The Enigma of Capital),
Sel Yay., 2012 Nisan, çev. Sungur Savran



harvey,"sermaye muamması"nın sonsözünde,finans krizinin dünü-bugünü üzerine yazılmış birçok iyi işe öyle güzel cila çekiyor ki... saygı.



arka kapaktan

Beden için kan dolaşımı neyse, günümüz toplumunun "politik bedeni" için sermaye akışı da odur. Bu akış yavaşladığında, kesintiye uğradığında ya da durduğunda gündelik hayat da duruyor. Ancak kapitalizmde krizler yalnızca kaçınılmaz değil, aynı zamanda 'gerekli'. Dolayısıyla her an patlak vermeye hazır olsalar da, ekonomi politikalarına yön verenler tarafından nedense asla 'öngörülemiyorlar'. Sermaye akışının nasıl sürdüğü ve neden kesintiye uğradığı ise kavrayış yoksunu burjuva iktisatçıların makaleleri, raporları, öngörüleri, analizleri ve ekonomi haberleri arasında kaybolup gidiyor. Teşhis yok, tedavi de.

Bu esnada kapitalizm toplumların ve bireylerin yaşamında yıkımlar yaratarak dünyaya egemen olmaya devam ediyor. Peki, anti-kapitalist hareketimizi nereden başlatmalıyız? Zihinsel kavrayışlardan mı? Doğa ile ilişkilerden mi? Toplumsal ilişkilerden mi? Teknolojiler ve organizasyonel biçimlerden mi? Emek süreçlerinden mi? Kurumların ele geçirilmesi ve devrimci biçimde dönüştürülmesinden mi? David Harvey, krizlere rağmen sermayenin hâkimiyetini nasıl sürdürdüğünü sorgularken "ne yapmalı?" ve "kim yapacak?" sorularına da cevap arıyor. Hem sermayenin egemenlik kurduğu hem de kapitalizme karşı mücadelenin gelişeceği 'faaliyet alanları'nın haritasını çıkarıyor.

 

Baba, Oğul ve Kutsal Roman

Murat Gülsoy, "Baba, Oğul ve Kutsal Roman", Mart 2012, Can Yay.




"Yüzü olmayan adam rollerine çıkıyorum artık. Bu saatten sonra, karanlıkta her şey, her şeye dönüşebilir. Ay ışığı vurduğunda bir garip Âdem. Karanlıkta yüzü olmayan adam. Daktilonun gırtlağını sıkıyorum. Babamdan kalma. Baba, oğul ve kutsal roman adına, diye haykırarak saldırıyorum yazmaya. Yaşlı metal bacaklar titriyor. Üst üste basıyor a ve e harflerini. Âdæm çıkıyor siyah maddeden pırıl pırıl. Ara tür. Melez. Parçalı bir resim.

Murat Gülsoy okurları bilir: Âlemler Süreklidir. Zamanda kaybolan Tanpınar, oyunda kaybolan Oğuz Atay, rüyada kaybolan Borges, şehvette kaybolan Nabokov, davasında kaybolan Kafka, kendi hikâyelerinden kaçıp gelen Olric, Gollum, Doktor Ramiz ve daha pek çok yaratıcı ruh, Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ın labirentinde birbirlerini arıyorlar.

Murat Gülsoy bu romanında kurduğu fena halde eğlenceli ve kendine özgü âlemde, hem büyü yapmaya hem büyü bozmaya davet ediyor okurlarını. Karanlığın aynasına koyu bir ironiyle, acımasız bir yalınlıkla güle oynaya giriyor, kırıp parçalarına ayırdığı bir hayatı gözlerimizin önüne seriyor. Baba, Oğul ve Kutsal Roman, edebiyatın başkalarının hayatlarına kaçıp saklanmanın değil kendi dehlizlerinde dolaşmanın bir yolu olduğuna inananlar için..."

(kaynak:



Burası Ankara

"Burası Ankara", Phoenix Yay, Mart 2012.


Yayına hazırlamaktan keyif aldığım, onur duyduğum bir kitaptı. Hocanın "Yönetim" kitabının yeniden hazırlanmasında da benzer bir heyecanı taşıyordum (http://okaybensoy.blogspot.com/2011/02/ideal-yonetimi.html).

Bu kitabın kapak fotoğrafı için Özlem Dağ ile Ulus-Kale'nin buzlu yollarını arşınlamıştık, değdi. Sağolsun... Aşağıdaki şehir fotoğrafları da Özlem'in o günkü çekimlerinden...




Söyleşi: Adnan Gerger

"Habertürk-Ankara" eki, 11 Nisan 2012. 


 



"Kentin Yaprakları"nı bu kente mal olmuş insanların yanısıra Ankara sokaklarını ve hikayelerini bilen insanlarla paylaşacağımı daha önce söylemiş miydim? İşte bu insanlardan birisidir, Kurthan Fişek... Duayen gazetecilerden... Tanımayan yok gibidir... Esprileriyle insanları gülmekten kırıp geçiren, meslektaşlarının gönlüne taht kuran usta bir gazeteci-yazar. Sokakları, caddeleri ta ilk kurulduğundan beri karış karış bilir, desek yeridir. O aynı zamanda iflah olmaz bir kent aşığı ... Aşkını da ölümsüzleştirmek için, yazdıklarını 'Burası Ankara' adlı kitabında toplamış. Her an Ankara'yı, gözünü, siluetini kuşbakışı seyrettiği evinde, kitabıyla ilgili söyleştik. Elbette, yine kahkahalar arasında....


ODTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü'nde öğrenciyken, Erdal İnönü'den ‘Fizik', Süleyman Demirel'den ‘hidrolik', Necmettin Erbakan'dan ‘mekanik', Turgut Özal'dan ‘matematik' dersi almış. Almış da Kurthan Hoca 1983 yılında Mülkiye'den Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı istediği için görevine son verilince hocalığı bırakarak 17 yaşında başladığı gazeteciliğe geri dönüvermiş. Hocaları başkası olsaydı, Kurthan Hoca ne mi olurdu? Yine gazeteci...



Kurthan Hoca'nın balkonundan Ankara manzarası




- 'Burası Ankara' diye bir kitap yayınladınız. Ta kitabın girişinde dank diye, 'Ankara Türkiye'dir' diyorsunuz. Neden?

Çünkü Ankara devlettir. Devlet her ne kadar yasama yürütme yargı diye tarif edilse de ben de akademisyen olarak değişik tarif ediyorum. Devlet bürokrasi daimi ordu ve siyasi polistir ve bu Ankara'dır. Çünkü devletin merkezi Ankara'dır, daimi ordunun merkezi Ankara'dır, siyasi polisin merkezi Ankara'dır diye. Bu nedenle Ankara Türkiye'dir diyorum.

- Ya Ankara neresi?

Ankara da Kızılay'dır.

-
Neden?

Ankara'nın kesişme noktasıdır. Kızılay (kitabımda dediğim gibi), aynı zaman da Türkiye'nin siyasal kavşağıdır. Neler gördü neler. Ne eylemler?

- Şimdi gidiyor musunuz Kızılay'a?

Gitmiyorum. İki nedenden dolayı... Birincisi artık yaşlandık. İkincisi dolaşmak da istemiyorum. Artık Kızılay çok kalabalık oldu. Çok tıkış tıkış oldu. Her yer tıkış tıkış. Nüfus artışı çok... Biliyor musunuz? Ben bu kitabı, benim zamanımda Ankara Böyleydi demek için değil, böyleydi, böyle kalması gerekirdi, diye yazdım.






Kale



- Değişen sadece binalar, caddeler mi?
(Kurthan Hoca, yüzüme bakarak acı acı gülümsüyor, sonra yanıt veriyor)

Siyaset solurduk. Siyaseti yaşardık. Yani demek istediğim duyarlıydı herkes her şeye karşı. Anket yapın. Deyin ki bir önceki cumhurbaşkanı kim? Kimse yanıt veremeyecektir, size. Ancak bir sahne sanatçısını sorun, şarkıcıyı, mankeni. Yedi şeceresini sayarlar. İlgili alanların, zevkler, merak alanları değişti. Şehirleşme, kent kültüründen uzaklaşıldı.



-Kent-insan ilişkisinde Ankara'nın yapısı nasıl değişiyor?



Ulus Heykel





- Ben hep derim, Ankara'nın en iyi tarafı, İstanbul'dan dönülmesidir. Nüfus çoğalıyor. Göç alıyor, Ankara. Nüfus arttıkça iletişim de azalıyor. İnsani ilişkiler de kayboluyor. İnsanlar geldiği köy kültürüyle yaşar gibi yaşamak istiyorlar. Kent kültüründen yoksunlar. Hayatın telaşı, geçinme kaygısı içerisinde böyle bir yaşamı öğrenmeye vakitleri olmuyor. Kimse de öğrenmelerini istemiyor, gerçekten.



- Atatürk Orman Çiftliği'nin bugünkü durumuna ne diyorsunuz?

AOÇ denilince ben hep siyasi krizleri hatırlarım. Çünkü siyasi değişime uğratılıyor.




Habertürk-Ankara, 11 Nisan 2012



- Ankara sokaklarını nasıl oluyor da bu kadar çok iyi biliyorsunuz?

Eskiden polis bizi kovalardı. Biz de polisten kaçmak için sokaklara dalardık. Bu nedenle sokakları çok iyi biliyorum. (Gülüşmeler) İşin şaka yanı. Böyle bir soru, bana yıllar yıllar öncesi Doğan Taşdelen'in (Çankaya eski belediye başkanı) ‘Demokrat Çankaya' diye çıkarttığı gazetede benimle yapılan bu röportajda da sorulmuştu. Kitabımda da anlatıyorum. Ben şöyle yanıt vermiştim:
Çocukluk ve gençlik yıllarımda Ankara'nın merkezi Ulus ve çevresiydi. O yıllarda Ulus Meydanı'ndaki Atatürk Anıtı daha dikilmemişti. Sıhhiye'den Bakanlıklara kadar olan bölüm ise boş alandı. Çocukluk yıllarım, Bakanlıklar, Selanik Caddesi, Mithatpaşa Caddesi ve Meşrutiyet Caddesi'nde geçti. O tarihlerde Gaziosmanpaşa ve Kavaklıdere civarında üzüm bağları ve bağ evleri vardı. Okul hayatıma Mimar Kemal İlkokulu'nda başladım ve oradan mezun oldum. Daha sonra Kolej'de (TED) okudum. Üniversite yıllarım ise ODTÜ'de geçti. ODTÜ o yıllarda Meclis'in arkasındaydı.
Bir doğma büyüme Ankaralı olarak elbette bu kentin sokaklarını, caddelerini iyi bilirim. Hem bu kadar karmaşık bir kent değildi. Planlı ve çok düzenliydi. 1931 yıllarda Konur, Selanik, Meşrutiyet. Tek tük evler. Bomboş bir şehirdi. Sokakları temiz ve güzeldi. O sokaklara damgasını vuran ya da o sokağı kuran insanların isimleriyle anılırdı. Ama şimdi...



Ulus Meydanı




- Yani Ankara'nın tarihi sokak ve cadde isimleriyle mi oluşur?

Pek sayılmaz. Şimdi keyfe göre, siyasi konjonktüre göre isimler konuluyor. Durmadan sokakların isimleri değişiyor. İnsanların alışkanlığı vardır. Örneğin, Köroğlu caddesine Uğur Mumcu Caddesi dediğiniz zaman – ki Uğur Mumcu bir alt sokakta katledildi ve o sokağın ismini de ‘Uğur Mumcu'nun Sokağı' olarak herkes benimsedi- kimse alışamadı. Taksiye biniyorsunuz Uğur Mumcu Caddesi'ne deyince şaşırıyor. Ama Köroğlu dediğinizde herkes biliyor. İsimler böyle keyfe keder değiştirilince insan yabancılaşıyor, o şehre.

- Belediye başkanların projelerinden geçilmiyor? Ne diyorsunuz, bu projelere?

- Para kaynağı. Başka bir şey söylemem. Anlayan anlar.

- ODTÜ'ye Kimya Mühendisliği'ne girmeniz, Türkiye'nin geleceği açısından ne gibi etkisi oldu. Sizin için değil, öğretmenleriniz açısından söylüyorum.



Kale'ye çıkmayan dolmuş



(Kahkahalar...) Ya, yok sanıldığı gibi değil. Yani olayın bir siyasi yönü yok. O zamanlar hiç biri siyasette aktif değil. Dördünün de ortak özelliği 1924-1925 yaşlarında doğmaları. Hepsinin derdi askere geç gitmek. 27 Mayıs'da hepsi askere alınıp yedek öğretmen olarak gönderiliyor, ODTÜ'ye. Kendi iradeleri değil yani, askeri tayin....

- Kitabınıza sizin meşhur Ankaralı hayvanlar yazınızı almışsınız. Hani, Ankaralı hayvanları (mecazi değil, sahici!) yazdıktan sonra size yakın siyasi ve bürokratik çevrenizden soru yağmış. " Benden ne zaman bahsedeceksiniz? Haberim olsun, birkaç bin tane alıp seçmenlerime dağıtayım..." diye. Verdiğiniz yanıtı siz söyleyin?

Yanıtımı da yazarak vermiştim. Kitabımda da var. Kendilerine zor anlattım. "Bu politik bir yazı değildir. Ankara'nın sahici hayvanlarından söz ediyorum. Sonradan olmalarından değil..." (Kendimizi artık tutamıyoruz, kahkahaları koyuveriyoruz)



Adnan Gerger-Kurthan Fişek... Hocanın evinde.


- Peki şu andaki Ankaralı hayvanlarla (sahici) o zaman ki hayvanlar (sahici) fark görüyor musunuz?

Artık, inek, keçi, at göremiyorum. Kedi-köpek görüyorum. Bir de yeni çıktı. Ankara Kedisi. Söyle, Sebep? Sebep, şehre artık inek, eşek, öküz sığmıyor. Bu nedenle kedi-köpek sayısında artış var.

- Kuğulu Parkı'n müthiş öyküsü var, kitabınızda. Ben onu anlatmayacağım. Şu anda Kuğulu Park kime ne çağrıştırıyor?

Kuğulu Park, şehre uymuyor. Kırsal güzelliği var. Kırsal çağrışımları var. Oysa kentleşmeye kurban edilmek isteniyor. Düşünün canım, yerini. Orada 5 Kuğu olacağına, çocuklar o ağaçların altında nefes alacağına, dikersin AVM'yi... İşte bu mantık da kimilerinde çağrışım yaptırıyor...


Neyran-Kurthan Fişek...
42 yıl, dile kolay...



- Yani, bu mantık kentin değişim mantığım mı? Neden?

Evet, aslında gerekçelerinden biri bu. Mevcudiyet geçmişe ayak uyduramıyor. Geçmişi değiştiremediği için unutturuyor.

- Son soruyu yine kitabınızdan soralım. Ankara, isyanlar kenti diyorsunuz. Ankara isyanları oynamıyor mu, artık?

- İsyanları oynamıyor. Uysallaştı.

- Son söz?

Ben yine de bu kenti çok seviyorum. Hiç olmazsa hâlâ bir siyasi kimliği var.



 

Kitap hk. diğer yayınlar:


trt türk, sabah haberleri, 2 mayıs
http://www.youtube.com/watch?v=9zsfW4C4K5I