Ara

Öfke


John Sutherland

Bir kahraman yazarına bu kadar mı benzer!
Edebi öfke: Tanrılar'ın bir hediyesi. Eğer bir adam hayatını kalemiyle kazanıyorsa, öfke iyiye işarettir. Eğer herhangi biriyse, öfke, öç peşindeki kadınların o adamlara yönelttiği şeydir. (İngilizcede 'Furies' olarak geçen Erinyes de Harpya -kadın başlı işkenceci kuş- gibi daima kadındır.) Dua edin, Erinyes bir elinde makası diğerinde fermanınız, tırnakları sivriltilmiş, size yetişemesin...
Bu kitabı yazdığı sıralarda olmalı, Salman Rushdie'ye rastlamıştım. Los Angeles'ta '2000 Yılında İngiliz Edebiyatı' konulu uluslararası bir konferanstaydık. Organizatör sıkıcı eleştirmenlerle beraber pratisyenleri de davet etmişti. Martin ve Ian de oradaydı (yazık ki Julian yoktu). Bu şöhretli yazarların etrafında da paparazzi. Rushdie, tabii ki, programda duyurulmamıştı.
Enfes giyinmiş büyük yazar içeri girdi, yanında da güzel refakatçisi -ince, Hintli ve arkamdaki bir sesten öğrendiğim üzere 'yarısı yaşında, şanslı piç'. Flaşlar patladıkça, bir yandan da zehirli fısıldaşmalar dolaşıyordu: "Şimdilerde özel bir antrenörü varmış, biliyor muydunuz?", "Ne zaman bir roman yazsa, başka bir yayıncı iflas ediyor", "Eğer onun hakkında kötü bir eleştiri yazarsanız, sizi arayıp telesekreterinize ağzına ne gelirse söyler. Adam telesekreter kaydını Sotheby's'de açık artırmada satacakmış", "Bir sonraki kitabını ona ithaf edecekmiş" (ve öyle oldu -gerisiyse sanıyorum doğru değil, çoğu dedikodu gibi). Dingin göründüğünü söylemeliyim, her şeyden çok da mağrur. Ama tabii Etna da patlayana kadar öyle görünüyor. İçinde, Rushdie'nin öfkeyle dolup taştığından endişe ediyor insan. Birkaç ay sonra, 'şirret' Londra'dan New York'a gitmek üzere ayrıldığını açıkladı.
Bu (Öfke), Rushdie'nin ilk Amerikan romanı... Rushdie'nin resmettiği New York, cehennemin, metropolitan öfkenin, büyük bir sıkıntının ve gürültünün merkezi: "Çöp kamyonları devasa hamamböcekleri gibi kükreyerek şehirde dolaşıyordu. Bir sirenin feryatları, bir alarm sesi, büyük bir aracın geri vites sinyali, çekilmez bir müziğin ritimleri kulaklarından hiç eksik olmuyordu." Gürültü, mantığa aykırı biçimde, şehrin çekirdeğini kendine liman yapmış. Bu kakofoninin içinde kim kendi içindeki öfkeli sesleri duyabilir? Bu kitabın -yaratıcısının ağzından konuştuğunu varsaydığımız- kahramanı Amerika'nın "kendisini yemesini... ve kendisine de bir parça vermesini" istiyor. ABD bunu lütfedecektir. Özgürlük Anıtı kocaman göbekli bir canavar.
Özetlemek gerekirse, ki bu konu Rushdie olduğunda hiç kolay değildir: Baş karakter, Malik Solanka, elli beş yaşında (Rushdie'yle aynı yaşta). Mumbai'de doğmuş (aynen), Warden Yolu'nun dışında Methwold'un Villaları'nda (Geceyarısı Çocukları'nı hatırlayan?). 1980'lerde, King's College, Cambridge'deki makamını (Rushdie'nin okulu), akademik dünyanın "dar görüşlülük, kayıtsızlık ve aşırı taşralılık" sebeplerinden dolayı bırakıyor. (Rushdie de Londra'yı terk ederken aynı sebepleri göstermişti).
Malik, akademik hayattan, televizyon için 'felsefi oyuncak bebekler' yaparak gösteri dünyasına geçiş yapıyor: yarı Wittgenstein, yarı Thunderbirds. Sonradan kendi hayatlarını kuran küçük insanlar yaratıyor. Onları kafir ilan eden ilk bölüm haricinde, büyük başarı sağlıyorlar. Malik'in oyuncak bebekleri, büyük bir 'franchise endüstrisi'ni doğuruyor -aynı Rushdie'nin favorilerinden olduğu anlaşılan Star Wars gibi. Malik Solanka'nın ensesi kalın.


İdeal bir evlilik
Paralı ama mutsuz. Malik iki defa evlenmiş, (aynı Rushdie gibi) ve henüz 2000 yılında ikinci Bayan Solanka'yı ve dört yaşındaki çocuğunu terk etmiş (burada yazarın biyografisini bir kenara bırakalım. Zaten onun da öyle yaptığını tahmin ediyorum). Malik'inki 'ideal bir evlilik'miş, ta ki bir gün iblisler onu kandırıp da, elinde bıçak, aklında Othellovari düşünceler, kendini, uyuyan karısının etrafında gezinirken bulana kadar. Bu katletme güdüsü de nereden çıktı? Şöhretin baskıları -ya da kendi deyimiyle 'şeytan bebekler' (çaktınız mı?) -onu zehirlemiş. Malik kaçıyor ama ailesinden değil, onlara yapabileceklerinden. Alkoliklerin 'coğrafyasal tedavi' dediği...
Romanın başlangıcında, Solanka, 'Bay Garbo'culuk oynadığı (New York'ta zengin entelektüellerin oturduğu) 'Upper Westside'daki dubleks dairesinde saklanıyor. Geçen sene (Bush ve Gore'un anketlerde başa baş gittiği, büyük ekranlarda Gladyatör'ün, küçük ekranlarda Euro 2000'in gösterildiği) bu zamanlar. Hikâye, ana karakterin öfkeye gömülmüş bilincinden yansıyor. Pek bir şey olmuyor. Malik çok içiyor, Polonyalı hizmetçisini işten atıyor. Yahudi karşıtı bir tamirci tuvaletini tamir ediyor. Terk ettiği karısı Eleanor ve küçük oğlu Asmaan'dan yürek burucu telefonlar alıyor. "Bizi terk ettin"diyor Eleanor, "ama biz seni terk etmedik. Evine dön, sevgilim. Lütfen eve dön." Yazık ki, masada, ani bir boşanma davasından başka bir şey yok.
Bu arada, Amerikan Sapığı'ndakilerden farksız, New York tarikat cinayetleriyle dalgalanıyor. Katiller, Disney kostümleri giyiyor, güzel kurbanlarıyla her türlü 'sapıklaştıktan' sonra onları sapıkça öldürüyor ve kafa derilerini yüzüyorlar. Malik, alkole bağlı şuur kayıpları yaşıyor ve bir seri katil olduğundan korkuyor. ("Çünkü bıçak olayı mümkünse bu da mümkündü.")
O da, Tony Soprano gibi, bir deli doktoruna mı gitmeliydi? "... Ama canı cehenneme, kurmaca bir karakterdi o" diye karar veriyor Malik. Onun yerine, çareyi, göz kamaştırıcı bir Sırp'ta buluyor: Mila Milo. 'Batı Yedinci Cadde'nin imparatoriçesi Bayan Mila' ensest bir ilişki yaşamış bir bilgisayar dahisi. "Bazıları eski evleri satın alıp yeniden dekore eder. Ben insanları onarırım."
Daha çok oral seksle onarıyor ki terapistinizden böyle bir hizmet alamazsınız (gerçi büyük Tony'nin umudu var). Mila'nın yardımı dokunuyor ama Malik kısa bir süre sonra daha göz kamaştırıcı bir 'çıtır' olan Hintli güzel Neela için terk ediyor. Central Park'ta yürüdüğü zaman, tai chi çalışanlar tepe taklak düşüyor, patenciler birbirlerinin üstüne çıkıyor, köpeklerin arka ayakları havada kalıyor, işemeyi unutuyorlar, koşuya çıkmış insanlar ağaçlara çarpıyorlar. Neela aynı zamanda çok da akıllı. Romanın birçok açısından birinden bakıldığında, bu edebiyat tarihinin en uzun aşk mektuplarından biri gibi görünüyor.
Malik Solanka, yazarının bir versiyonu, ama aynı zamanda sokaktaki herhangi bir adam. Rushdie'nin odaklandığı öfke, MÖ 2000'de evrensel-milenyumun çeşnisi. "Bugünlerde, fazla önemsenmeyen tanrıçalar daha aç, daha vahşiydiler ve ağlarını daha geniş bir alana atıyorlardı. Aile bağları zayıfladıkça, Furialar insan hayatına daha sık müdahale etmeye başlamışlardı." Okuyucu, bu senin de hikâyen.


Hayatın kenarı
Hikâye, Larkin'in parkta oynayan çocuklarını seyreden annelerle ilgili şiiriyle, çok güzel bir biçimde bitiyor: Bir şey onları itiyor/ Kendi hayatlarının kenarına. Erinyes'ten kaçtı mı? Roman bunları söylemiyor.
Rushdie büyük bir romancı (bizim en büyük romancımız-yoksa şimdi onların mı?). Yazdığı her şeyde büyük romancılığının rengi var. Ama nerede yatıyor büyüklüğü diye soracaksınız (en çok da Rushdie'nin işlerini küçümseme modası sebebiyle) Öfke'nin, çırak mertebesindeyken yazdığı Grimus'un değil de, mesela Geceyarısı Çocukları ya da Şeytan Ayetleri'nin liginde olmasının sebebi ne? Bu sorunun cevabı kolay değil ve muhtemelen gazete eleştirmeninden ziyade, tedbirli ve sağduyulu edebiyat eleştirmenince yanıtlanması daha iyi olur.
Benim inancım şu ki, son tahlilde, edebi eleştiri Rushdie'yi, işleri kolayca romanlara bölünebilir bir yazar olarak görmeyecek. Zahmetle ve dikkatle bir araya getirdiği şey 'yaratı': yaşamı boyunca biçimlendireceği bir yapı. Bu, onu, 'Booker'lanabilirden ziyade, Fransızlar'ın söylediği gibi 'nobelabilis' yapıyor. Rushdie'nin de sıkça kullandığı bu kelime, "İsveçli olanını almaya uygun, Martyn Goff'un cehenneme kadar yolu var" demek.
Yine de, Öfke büyük bir sürpriz. Bu yazarın evliliğin ıstırabını bu kadar nüktedan ve bilge bir biçimde anlatacağını kim beklerdi? "Yıkılan her evlilik devam edenleri sorguya çeker. Bizim ilişkimiz hâlâ iyi gidiyor mu? Tamam, o zaman ne kadar iyi? Bana söylemediğin şeyler var mı? Bir sabah uyandığımda yatağımı bir yabancıyla paylaştığımı fark etmeme sebep olacak bir şey söyleyecek misin? Yarın dünü nasıl yeniden yazacak, gelecek hafta geçen beş, on, on beş yılı nasıl bozacak?" İstatistiklere göre, bu yeniden yazış beş çiftten ikisi için geçerli. Yalnızca Rushdie bunu bu kadar iyi yazabiliyor. Rushdie kurgusal edebiyatta çok ilginç yerlere gidiyor. Benim tavsiyemi soracak olursanız, onu takip edin.

The Guardian, 2001. Çeviren: Dilay Yalçın.

http://www.canyayinlari.com/BookDetails_OFKE_2499.aspx

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder